Hafta sonunda Bitlis Eren Üniversitesi’nin ev sahipliğinde düzenlenen II. Uluslararası Bitlisli Düşünce ve Bilim Öncüleri Sempozyumu, İdris-i Bitlisi’yi tarihî kalıpların ötesinde yeniden düşünmek için önemli bir fırsat sundu.
Bu anlamlı sempozyumda, birbirinden değerli bakışların ve tarihî kaynakların ışığında yeniden gündeme gelen bu tarihî şahsiyet, bizi kaçınılmaz olarak şu soruya götürüyordu: İdris-i Bitlisi, tarihin bize anlatılan yüzünden mi ibaretti, yoksa henüz yeterince anlayamadığımız başka bir hikâyenin kahramanı mıydı?
Bu sorunun izini sürmek için isterseniz tarihin tozlu sayfalarını biraz geriye çevirelim.
Yıl 1501. Yer, Akkoyunlu payitahtı Tebriz. Ulu Camii’nde cuma vaktini bekleyen cemaatin kulaklarını zangır zangır titreten o aralık ayı soğuğu yalnızca bedenlere nüfuz etmiyor, birazdan şehrin üzerinde kopacak fırtınanın da haberciliğini yapıyordu. Minberin etrafında ise henüz çocuk denecek yaştaki Şah’ın dervişleri, on iki yivli kızıl başlıklarıyla fedailer gibi dizilmiş bekliyordu. Derken tarihin yönünü değiştirecek o destur, genç Şah’ın ağzından çıkıvermişti:
“Kapıları kapatın!”
Bu desturla caminin ahşap kapıları kapanmış, ancak bu sefer tarihin kanlı kapıları açılmıştı. Cemaat, ilkin bu iki kelimenin ağırlığını tam olarak kavrayamamıştı. Fakat aralarında, söylenenin ardında söylenmeyeni de işitebilen biri vardı: Bitlisli İdris, namıdiğer Mevlana İdris-i Bitlisi.
İdris, genç Şah’ın desturunun sıradan bir mezhep propagandası olmadığını hemen anlamıştı. Cemaatin önünde bir tercihten ziyade bir mecburiyet bulunduğunu ilk o görmüştü. Cemaat ya genç Şah’ın dayattığı yeni mezhep düzenine boyun eğecekti ya da bu itirazın bedelini kafataslarında şarap içilmesi suretiyle bir hayli ağır ödeyecekti. İdris’in o gün Tebriz’de şahit olduğu şey, henüz rüştünü ispatlayamamış bir Şah’ın öfkesi filan değildi tabii; İran’ın değişen yeni yüzüydü. Minberden yükselen o tehdit, yaklaşan yeni siyasetin ayak sesleriydi. Bu siyasetin istikameti de kadim Sasani sınırlarının yeniden çizilmesi olacaktı. İşte o gün o camide İran’ın yeni yüzünü ve yeni stratejisini aynelyakin görmüştü İdris. Ona göre İran bundan sonra yalnızca bir ülke olamayacaktı; (tıpkı bugün de olduğu gibi) mezhep, siyaset ve iktidarı aynı eksende buluşturan yeni bir güç merkezi olarak şekillenecekti. İdris, tarihin henüz yürümeye başlamadığı yerde hangi yöne doğru yürüneceğini görebilen bir vasfa sahipti çünkü…
Peki, Tebriz’deki bu İdris kimdi?
Bugün ismini duydukları anda fırtınalar koparan kimi kesimler bu İdris’i nasıl biliyordu acaba? Modern zaman insanı olarak çoğu kez her şeyi tek bir kelimeye indirgemeyi seviyoruz ya. Öyleyse soralım, kimdi bu İdris? Katı bir Sünni âlimi mi? İflah olmaz bir Alevi düşmanı mı? Kürt mü? Osmanlıcı mı? İrancı mı? Merkezci, muhalif, Safevi casusu mu? Neydi? Hangi düşünceyi, hangi mezhebi, hangi kimliği temsil ediyordu? Ne de olsa bugünlerde tartışıldığı gibi, dün de onun hakkında aynı sorular sorulmuş, aynı iddialar gündeme gelmişti. Gerçi tarihî kişilikleri bu tarz etiketsel sınıflandırmalara tabi tuttuğumuzda onların iç dünyasındaki gerilimi kaybediyorsak da soruyu yine de soralım: Kimdi bu İdris?
İdris, evvela büyük tarihî kırılmaların içinden geçen entelektüel bir insandı. Genellikle kendisini tek bir kimlikle ifade etmemişti. Çoğul kimlik taşıyan bir isimdi. Bitlis merkezli Kürt mirliklerinin yerel hafızasını, İran coğrafyasının şiirsel ve irfanî mirasını, Osmanlı sarayının merkezî dilini aynı tarihsel gövdede buluşturmuş, nev-i şahsına münhasır biriydi.
Ancak o, bugün özellikle Alevi çevrelerde farklı, Sünni çevrelerde ise daha farklı algılanan bir isim olarak karşımıza çıkıyor. Alevi hafızasında Bitlisi, Osmanlı-Safevi çatışmasının yalnızca iki devlet arasındaki iktidar kavgasının değil, inançların, toplulukların ve hayat tarzlarının kıyasıya çarpıştığı tarihsel bir kırılmanın başat aktörlerinden biri olarak görülüyor. O, bu iki güç arasındaki çatışmanın önemli isimlerindendi, doğru. Yavuz Sultan Selim dönemiyle birlikte bu hafızada devletin Sünnileştirici ve merkezileştirici politikalarıyla, kıyımlarla ve dışlanmalarla birlikte hatırlanan isimlerindendi. Bitlisi’nin bu siyasal döneme eşlik eden bir tarihçi ve devlet adamı olması, onun adının Alevi düşün dünyasında travmatik anlatının içinde sıklıkla anılmasına yol açmıştı.
Bu bakışın kendi tarihsel gerekçeleri vardı elbet. Fakat Bitlisi’yi yalnızca bu siyasal bağlamdan ibaret görmek, onu salt bu alana hapsetmek yanıltıcı olurdu. Onun çeşitli disiplinlere özgü olarak kaleme aldığı eserlerindeki karmaşık düşünce dünyasını anlamayı eksik bırakırdı. Nitekim Sünni çevrelerde de Bitlisi’nin çoğu zaman Osmanlı siyasal düzenine katkısı öne çıkarılırken onun tasavvufi ve İranî entelektüel kaynaklarla ilişkisi ikinci plana itilir. Böylece o, devletin kullandığı bir kaleme, düzenin kendisini açıklayan bir zihnine indirgenir. Oysa Bitlisi’nin zihin dünyası, devletin resmî sınırlarından daha geniş bir coğrafyada dolaşmıştı.
Bugün Bitlisi özelinde karşılaştığımız yaklaşımlar, örneğin Alevilerin onu salt Osmanlı siyasetine bağlı, Alevi kıyımında parmağı olan bir tarihçi; Sünnilerin ise sadece mezhebî merkeziliğin parlak temsilcisi olarak görmesi, onun düşünsel bütünlüğünü anlamamaktan kaynaklanan eksik okumalardır. Burada “anlamamak” kelimesini kaba bir bilgisizlik anlamında kullanmıyorum. Daha derin bir nükte olarak ele alıyorum. Çünkü maalesef her topluluk, tarihî şahsiyetleri kendi yaşadığı acıların, gururların ve savunma reflekslerinin içinden okuyor. Böyle olunca da kişi, kendi sözleriyle değil, o kişi hakkında oluşmuş hafızalarla konuşmaya başlıyor. Bitlisi’nin gerçek sesi de işte bu hafızaların gürültüsü arasında kaybolup gidiyor.
Bugün onunla ilgili dile getirilen rivayetler, aslında her bir çevrenin kendi korkularını, bağlılıklarını ve suskunluklarını anlatıyor. Bu bakımdan yalnızca 16. yüzyılın bir âlimi, siyasetçisi, münşisi ya da tarihçisi olmaktan çıkarılıyor ve farklı toplulukların zihninde farklı suretlere bürünen bir tarih aynasına dönüşüyor. Birileri için Osmanlı siyasal aklının güçlü kalemlerinden biri oluyor. Sünni düzenin entelektüel savunucusu ve Yavuz Sultan Selim’in tarihçisi; birileri içinse Safevi-Osmanlı çatışmasının gölgesinde okunması gereken, Alevi hafızasında mesafeyle ve öfkeyle karşılanan, yeminli bir Alevi düşmanı ve Alevi katliamlarında parmağı olan bir isme dönüştürülüyor. Oysa aynı Alevi çevreler, hatta Kürt ve Kızılbaş Aleviler dahi, Şah İsmail’in Kürdistan’da yürüttüğü hâkimiyet mücadelesi sırasında meydana gelen katliam ve yıkımları çoğu zaman görmezden geliyor. Hâlbuki 1510’lu yıllarda Cizre ve çevresinde yaşananlar, bu meselenin anlaşılması bakımından başlı başına önemli bir tarihî örnek olabilir. Ustaclu Muhammed Han ve Safevi kuvvetlerinin bölgedeki katliamlarını anlatan Süryanice kaynaklar, Cizre ve çevresinde meydana gelen ağır tahribatı ve bunun Kürtler üzerindeki yıkıcı sonuçlarını açık biçimde kayda geçirmişti çünkü. Dolayısıyla Alevi katliamları şeklinde okunan ve bundan dolayı birinci derecede İdris’i suçlayan yaklaşımın, Safevilerin Anadolu ve Kürdistan’da gerçekleştirdikleri Sünni katliamlarına duyarsız kalması bilimsel bir yaklaşım olamayacağı gibi, Bitlisi’nin düşüncelerinin bütünüyle kavranmasının önüne de set çekecektir. Çünkü Bitlisi’yi tek bir siyasal kimlik cümlesine sığdırmak mümkün değildir. Mesela onu yalnızca “Sünni Osmanlı tarihçisi” diye tanımlamak, eserlerindeki derin felsefi damarları görünmez kılar. Onu yalnızca mezhep sınırlarını aşan bir ruhani olarak sunmak ise siyasal tercihlerinin, Osmanlı merkezileşmesine verdiği desteğin ve tarih yazıcılığındaki konumunun da üzerini örter. Bitlisi, tam da bu iki basit hükmün arasındaki gri alanla anlaşılabilir; ancak o gri alanın adı da metadoksiyye kimliktir.
İdris’in metadoksiyye kimliği
Metadoksi kimlik, ortodoksi ile heterodoksi kimlikler arasındaki gri alanda pratikleşen bir kimlik tanımıdır. Bir mezhebi diğerlerine üstün tutarak mezhepsel aidiyetleri belirleyici kılmamaktır. Daha çok, farklı dinî ve fikrî geleneklerin sınırlarında dolaşabilen, kendi konumunu birden fazla kaynaktan besleyen ve kimliğini sabit bir kalıba hapsetmeyen entelektüel bir tavrın adıdır metadoksiyye. Dolayısıyla İdris-i Bitlisi’yi yalnızca nominal bir Sünni kimlik içerisinde değerlendirmek, onun mezhebî ve tasavvufi dünyasının taşıdığı o karmaşık dokuyu gözden kaçırmak olur. Sünniliği basit ve yekpare bir mezhep aidiyeti değildir; aksine, farklı tasavvufi ve mezhebî damarların birbirine temas ettiği bir ara formüldür. Buradaki metadoksik kimlik, Sünniliğin tasavvufi mirasla birlikte düşünüldüğünde katı ve kesin sınırlarla tanımlanamayacağını, farklı inanç ve geleneklerin etkisiyle daha geçirgen, eklektik ve çeşitli unsurları bir arada barındıran bir yapı kazandığını ifade eder. Bitlisi’nin dünyasında Sünni merkez ile bâtıni ufuk, İranî kültür mirası ile Osmanlı siyasal düzeni, tasavvufi sezgi ile devlet aklı birbirini bütünüyle dışlayan kutuplar değildir. Bunlar, onun zihninde zaman zaman çatışan, zaman zaman birbirini tamamlayan damarlar hâlinde var olmuştur. Her ne kadar İdris kendisini siyasi ve mezhebî açıdan açıkça Sünniliğin içinde konumlandırmış ve Safevilerin yükselişi karşısında Sünniliğin siyasi savunucularından biri hâline gelmişse de babası Hüsameddin Bitlisi’nin Nurbahşiyye ile irtibatının da gösterdiği üzere, fikrî ve tasavvufi dünyası, mezhebî sınırların bugünkü kadar keskin olmadığı bir mirastan beslendiğini hatırlatmaktadır. Bu nedenle İdris’in konumu, görünürde Sünni, fikrî arka planında ise mezhebî sınırları daha geçirgen bir dünyanın mirasçısı olan bir “metadoksi mezhep” olarak okunabilir.
Babadan kalan miras
Bitlisi’nin düşün dünyasında babasından intikal eden Nurbahşiyye geleneği, Sünni-Kübrevî köklerinden zaman içerisinde Şii ve heterodoks eğilimlere temas eden bir çizgiye dönüşmüştür. Nitekim Nurbahş’ın takipçilerinin önemli bir kısmı Safeviler döneminde Şiiliği benimsemiş, tarikatın bazı çevrelerinde ise mezhepler arasındaki farklılıkların aşılmasını hedefleyen daha kapsayıcı yorumlar ortaya çıkmıştır. Bu bakımdan Nurbahşiyye, Sünni ve Şii unsurları tasavvufi bir epistemoloji içinde buluşturan, katı mezhepsel sınırları aşan bir irfan çizgisiydi denilebilir. Hakikati yalnızca hukuki ve kurumsal aidiyetlerde değil, insanın iç dünyasında, manevi tecrübesinde ve ilahi feyze açıklığında arayan bir gelenekti bu ve birçok açıdan da heterodoks pratiklerle temas içerisindeydi. İşte Bitlisi’nin şahsi dili de bu temasın ve bu mirasın izlerini taşıyordu. Yani İdris, öyle Alevilerin sandığı gibi Yezid tinetli bir Sünni değildi. Mezhep, Bitlisi’de yalnızca siyasi bir bayrak gibi dalgalanmıyordu. Aynı zamanda bilgiye ulaşmanın, hakikati kavramanın ve insanı anlamanın bir çerçevesiydi. Fakat bu çerçevenin içinde velayet künhüne yakın olan tasavvufi bir esneklik vardı. Nehcü’l-Belâğa’ya duyduğu ilgi, bir oğluna Hz. Ali’nin Kerbela’da şehit düşmüş oğlundan neşet eden Ebu’l-Fazl adını, diğer oğluna ise Kürtlerin felsefi zihin dünyasını şekillendirmiş Şeyhü’l-İşrak’tan mülhem Emirek adını vermesi, şahsi mühürlerinde ve sembolik tercihlerinde görülen işaretler, onun mezhep dünyasının tek çizgili olmadığını göstermeye yeter ayrıntılarla doluydu. Bunlar elbette doğrudan mezhep değiştirme ya da açık bir siyasi tercihin kanıtı olarak okunamaz. Fakat Bitlisi’nin kültürel ve ruhani evreninin Sünni hukukçulukla sınırlı olmadığını göstermesi bakımından önemli işaretler sunar.
Sosyal medyanın üç cümlelik İdris’i
Bugünkü sosyal medya çağında İdris-i Bitlisi de diğer birçok tarihî şahsiyet gibi birkaç cümlelik hükümlere mahkûm edilmektedir. Bir paylaşımda “Alevilerin düşmanı”, başka bir paylaşımda “gizli Şii”, bir başkasında “Kürtlerin Osmanlı’ya taşıdığı devlet aklı”, hatta bazılarına göre de “bir Kürt miri (!) olarak sunulabiliyor. Her dört ifade de bir hakikati yakalamaya çalışırken insan bütünü kaybediyor. Çünkü tarihî kişilikleri bugünün siyasi kamplarına dağıtmak, geçmişi anlamak değil, geçmişten bugünkü kavgalara mühimmat taşımaktır.
Türkiye’nin güncel kimlik tartışmaları da bu basitleştirici dili besliyor maalesef. Kürt meselesi, Alevi yurttaşların talepleri, mezhepçilik, devletin merkezî dili ve farklı hafızaların tanınma mücadelesi hâlâ canlılığını korurken her topluluk kendi tarihinin görünür olmasını istiyor; fakat bazen kendi görünürlüğünü başkasının tarihini susturmak pahasına kuruyor. Oysa İdris-i Bitlisi, eserleriyle de pratiğiyle de bize başka bir hattı işaret ediyor: Kimliklerin esnekliğini!
Bitlisi’nin taşıdığı her kimlik esnektir. Sünni kimliği de diğer kimlikleri de. Kürtlük kimliği de bu bağlamda dikkatle ele alınmalıdır. Onu modern milliyetçiliklerin hazır kalıplarıyla açıklamak fazlasıyla anakronik olur. Bitlisi, modern anlamda bir ulusal kimlik siyasetçisi değildir; fakat belirli bir coğrafyanın, dilin, kültürel mirasın ve yerel siyasi aktörlerin tarih içindeki varlığını taşıyan bir entelektüeldir. Onun bu kimliği, bugünkü anlamıyla “ya o ya bu” biçiminde kurgulanmamıştır. O, aynı anda bir Bitlisli, bir Kürt entelektüeli, bir İran kültür çevresi mensubu, bir mutasavvıf ve Osmanlı siyasal aklının aktörü olabiliyor; bu esnek ve çoğulcu tercihleri sayesinde adını tarihe kazımış bir isimdir.
Eşikte duran bir adamdır
Bu çoğulluk, onu daha az tutarlı değil, daha sahici kılmıştır. İnsan zihni bir mahkeme salonu değilse, çelişkileri aynı anda taşıyabilir. Bu açıdan o, bize geçmişin kusursuz kahramanlardan ya da bütünüyle mahkûm edilmesi gereken figürlerden oluşmadığını gösteren bir isimdir de. Bir insan hem iktidara yakın olabilir hem de iktidarın dar kalıplarını aşan bir ufka sahip olabilir. Hem Sünni siyasal düzenini savunabilir hem de Şii ve tasavvufi kaynaklarla entelektüel temas kurabilir. Hem tarih yazabilir hem de tarihin tarafsız olmadığını hatırlatabilir. Bu düşünce yapısı da hayatının doğal bir seyridir. Dolayısıyla bugün Alevi hafızanın acısını küçümsemeden, Sünni hafızanın tarihsel birikimini inkâr etmeden, Kürt kimliğinin özgün tecrübesini romantik sloganlara hapsetmeden Bitlisi’yi yeniden düşünmek gerekir. Çünkü onu farklı görenlerin her biri, aslında onun bir parçasını görmektedir. Fakat hiçbiri tek başına bütünü temsil etmemektedir; filler ve körler misali.
Bitlisi’nin de dediği gibi: “İnsan, kendi hakikatini tek bir kapının ardında aramak zorunda değildir.” Bazen hakikat, o kapıların arasında, mezheplerin, dillerin, siyasal sadakatlerin ve tarihsel yaraların birbirine değdiği o karanlık fakat verimli eşiklerde saklıdır.
İşte İdris’e ait bu nev-i şahsına münhasır yaklaşımın hülasası, onun ölümüne kadar yanından ayırmadığı mührüne nakşettiği unvanında da gizlidir: “er-Râsıd li’l-feyzi’l-kudsi / Kutsal feyzi gözleyen!” Onun mührü üzerindeki “kudsi feyz” çevresinde şekillenen ifadeleri, kendisini yalnızca bir mezhebin sözcüsü olarak değil, ilahi kaynağa açık bir entelektüel ve ruhani özne olarak kurduğunu gösterir; yani mezhep sınırlarını aşan çoğulcu kimliğinin mührüdür bu.
İşte bu mührün taşıdığı anlamı tarihî kalıpların ötesinde tartışmaya açan Bitlis’teki hafta sonu sempozyumu, İdris-i Bitlisi’yi yeniden düşünmemize imkân tanıdığı kadar, geçmişi peşin hükümlerden arındırarak anlamaya çalışan kıymetli bir ilmî çabanın da nişanesi oldu. Bu vesileyle böylesine anlamlı bir buluşmaya öncülük eden Bitlis Eren Üniversitesi’ni ve emeği geçen herkesi tebrik etmek gerekir.
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir)




