1867 yılında Hewlêr’e bağlı Şeqlawa’da dünyaya gelmişti Şêr. Babası Yakup ona havarilerin çağından gelen kadim isim Adday’ı uygun görmüş, Şêr olan (soy) ismini de olduğu gibi oğluna bırakmıştı. Erken yaşta annesini kaybetmişti Adday. Bu durum ileriki günlerde onun asketik yaşama yoğunlaşmasının en büyük ruhsal sebeplerinden birisi olacaktı. Daha küçük yaşlarda kilise avlularında Keldanice ilahilerin, Aramice duaların ve kadim Mezopotamya hikâyelerinin arasında büyümüştü. 1880 yılında Musul’daki Dominik Okulu etütlerine katılmış, eğitim hayatı boyunca bölgede konuşulan tüm dilleri öğrenmişti. Doğduğu Şeqlawa nahiyesi iki dilliydi. Bu yüzden Kürtçeyi anadili Keldanice gibi zati olarak konuşuyordu. Arapça, Fransızca, Latince, İbranice ve Farsça gibi dilleri ise eğitim hayatında görüp öğrenecekti. Teoloji ve felsefe dersleri almıştı. 1889 yılında, eğitimindeki üstün gayretlerinin sonucunda Patrik İlyas Abbo tarafından Musul’daki Meskenta Katedrali’nde rahiplik rütbesine yükseltilip, kutsanmıştı. Memleketi Şeqlawa’ya daha öncesinde öğretmenlik yaptığı kilisenin okuluna gönderilmişti. Ardından Kerkük Piskoposluğu’na patrik vekili olarak tayin edilmişti. Ara sıra Kerkük’teki Kadiri-Talabani Dergâhını ziyaret edince burada Şeyh Rıza Talabani gibi sivri dilli Kürt şairlerle nüktedan atışmaları dahi olmuştu. Kısa sürede Kerküklü Türkmenlerden Türkçeyi de öğrenmiş ve bu dile de hâkim olmuştu. Diller arasında dolaşan bir köprü gibiydi. Öyle ki bazı litürjik kilise dualarını hem Kürtçeye hem de Türkçeye çevirmişti. Çünkü o, insanların kalbine ancak kendi dilleriyle ulaşılması gerektiğini bilenlerdendi.
1892 yılında Siirt Keldani Piskoposluğu’na atandığında, en büyük arzusu gerçekleşecekti. Zira taşradaki yoksul kiliselerde hizmet vermek, çeşitli halkların tarihini gün yüzüne çıkarıp mazlumları onurlandırmak için bundan daha iyi bir fırsat olamazdı onun için. Kısa sürede bu arzusunu gerçekleştirecek ilk pratik adımları atacaktı…
Taşra kiliselerinden Avrupa kütüphanelerine
Siirt’e yerleşir yerleşmez Avrupa yollarına düşmüş, saraylardan manastırlara, kütüphanelerden arşivlere uzanan o uzun seyahatlerinde tarihçi, şarkiyatçı ve devlet adamlarıyla görüşmüştü. Sultan II. Abdülhamid’i, Papa Aziz X. Pius’u ziyaret etmişti. Müslüman-Hristiyan demeden çeşitli âlimlerden ve kilise kütüphanelerinden önemli materyaller toplamıştı. Topladığı her belgeyi, bulduğu her satırı, kaybolmakta olan bir hafızanın parçası gibi arşivliyordu.
Sonunda unutulmaya karşı bir hafıza manifestosu niteliğindeki o “Keldani-Asuri Tarihi”ni yazmıştı. “Siirt Vekâyinâmesi”, “Nusaybin Akademisi” gibi dinler tarihi alanındaki paha biçilmez eserleri yok olmaktan kurtarmıştı. Doğu Kilisesi’ne ait yazmaları gün yüzüne çıkarmış, Doğulu azizlerin hagiyografilerine müthiş katkı sunmuştu. Ceddi İbnü’l-Vahşiyye el-Keldani’nin tarihteki ilk Kürtçe alfabe ve eserlere dair kalem oynatması gibi o da Kürtlerin kültürüne ve Kürdistan tarihine dair kıymetli çalışmalar yürütmüş, “Kürdistan Tarihi”ni de yazmıştı. En uzak diyardaki dağ köylerini ziyaret etmekten çekinmemişti. Keldani-Asuri ve Kürtlerle ilgili yazılı ne bulsa toplamış ve Kürt ileri gelenleriyle de bir hayli sıcak ilişkiler geliştirmişti. Samimi dostluk kurduğu bu Kürtlerden birisi de Cizri-Botan Mîri Bedirhan Bey’in küçük oğlu Yusuf Kamil Bedirhan’dı…
Hafızaya meydan okuyan bir dostluk: Kızıl Profesör ile Şêr Piskopos
Adday Şêr’in, Türk siyasi tarihinin Marksist ideoloğu Hikmet Kıvılcımlı’dan çok önce “Kızıl Profesör” lakabıyla anılmış Yusuf Kamil Bedirhan’la kurduğu dostluk, insani yakınlığın tarihsel kırgınlıkları aşabileceğinin nadir örneklerindendi. Zira Bedirhani adı, Keldani-Asuri hafızasında hâlâ geçmişin acı hatıralarını ve kapanmamış yaralarını çağrıştırıyordu. Bu nedenle Adday’ın bir Bedirhani ile kurduğu bu samimiyet, kendi cemaatinin bazı mensuplarında hayret, hatta zaman zaman hoşnutsuzluk yaratmıştı. Adday ise bütün bu itirazların ötesinde, insanları (soy)adlarıyla değil, şahsiyetleriyle değerlendiren Mesihî bir tavra sahipti.
Benzer şekilde Kızıl Profesör’de kendi mahallesinden muzdaripti. Bir dönem İstanbul’da Kürt Tamim-i Maarif ve Neşriyat Cemiyeti’nin kuruluşunda yer alan, Tiflis’te Kürt dili ve tarihi üzerine çalışmış bu Kızıl Profesör, bugün bile Kürt düşünce tarihinin en fazla ihmal edilmiş simalarından biri olmaya devam edecekti. Adı zaman zaman Bedirhani ailesinin gölgesinde anılsa da entelektüel mirası çoğu kez hak ettiği ilgiyi görmeyecekti. Kendi metinlerine bakmaktan ziyade birbirini referanslarla yeniden üreten “üniversiteli Kürt akademisi” için bugün bile o Kızıl Profesör, layıkıyla keşfedilebilmiş bir isim değildi. Oysa sürgün, ihtilal ve siyasal mücadelelerle geçmiş bir hayatın ötesinde, Kürt dili, eğitimi ve kültürel hafızası üzerine yürüttüğü çalışmalar bile onu döneminin dikkate değer münevverlerinden birisi olarak değerlendirmeye yeterdi.
Adday Şêr ise ondaki o cevheri, henüz yirminci yüzyılın başlarında fark etmişti. Kızıl Profesör’ün Rus himayesindeki özerk Kürdistan ideallerini paylaşıp paylaşmadığı bilinmese de aralarındaki dostluğun derinliği konusunda şüpheye yer yoktu. Farklı dünyalara mensup olsalar da onları birbirine bağlayan şey ilme ve kaleme duydukları hürmetti, bir de halklarının hafızasını koruma gayretleri…
Cehaletin Kasırgası: 1915
Nisan 1915 yılında, Cevdet Paşa komutasındaki Osmanlı kuvvetleri Ruslarla yapılan Van Muharebesi’nden ağır bir yenilgiyle çıkmış, Bitlis üzerinden güneye doğru çekilmek zorunda kalmıştı. Bu mağlubiyetin bıraktığı derin travma ve öfke elbette birilerine ödettirilecekti. Başta Hıristiyanlar olmak üzere bölgenin çeşitli kesimleri, yaklaşmakta olan felaketin gölgesini hissetmeye başlamıştılar…
Adday sıranın Bet-Mbadre’ye (Siirt) geleceğini görmüş olmalıydı. Bu yüzden piskoposluk arşivinde muhafaza edilen bazı kıymetli yazmaları önceden Fransa’ya göndermeyi akıl etmişti. İyi ki de öyle yapmıştı. Çünkü mayıs ayında piskoposluk binası, Osmanlı valisinin emriyle askerler tarafından basıldı. Askerlere silahlı Kürt milisler de eşlik ediyordu. Baskına gidenlerin ilk yöneldiği yer ise piskoposluk mahzeniydi. Yüzyılların sessiz tanıkları olan yazma eserler, kitaplar ve belgeler mahzenden çıkarılarak kilisenin avlusunda üst üste yığıldı.
O sırada Adday, kalabalığın içindeki Kürtlere Kürtçe seslenmiş, çaresizce onları vazgeçirmeye çalışmıştı: “Ji bo Xwedê nekin, nekin dîrok û zimanê we jî di nav wan da hene!” (Allah rızası için yapmayın, yapmayın, sizin tarihiniz sizin diliniz de var bunların içinde!) demişti. Çünkü yakılmak üzere yığılanlar arasında yalnızca Keldanilerin değil, Kürtlerin de hafızası vardı. Fakat cehaletin gözlerine perde çektiği o insanlar onu dinlememişti. Derken ateş yakılmıştı. Melekleri bile ağlatacak cinsten bir manzaraydı bu. Yüzyılların ilmi, hatırası ve birikimi, kilisenin avlusunda yükselen alevlerin içinde kül olup göğe savruluyordu. O ateşte yalnızca Keldani-Asuri-Arabi kaleme alınmış eserler değil, Süryani ve Arap harfleriyle yazılmış Kürtçe metinler de yanıyordu. Bir halkın hafızası, başka bir halkın hafızasıyla birlikte aynı kor içinde eriyip gidiyordu...
Adday ile iki yardımcısı fidye karşılığında göz hapsine alındılar o gün. Evin kapısına da iki nöbetçi asker diktirilmişti. Artık dışarıyla olan bütün bağları koparılmış gibiydi. Ancak haber çoktan Kızıl Profesör’e ulaşmıştı bile…
Aslanı kurtarmak: Kızıl Profesör’ün canhıraş çabası
Kızıl Profesör hemen Tanzê (Kavaközü) köyünden Osman Ağa’ya haber göndermişti. Şêr kurtarılacak ve Botan-Cizre istikametinden Musul’a ulaştırılacaktı. Hazırlanmış atlar bir gece yarısı yürütülmüş, Şêr ve beraberindekiler kurtarılmıştı. Ancak bunun bedelini ilk Tanzêliler ödeyecekti. Askerler önce Tanzê’yi basmış, köy ateşe verilmişti. Adday ise Mışar Ovasından Aynê’ye (Bağgöze) götürülmüştü bile. Kovalamaca günlerce sürecekti…
Velhâsıl Kürtler, sîreti sûretinde zâhir bu Şêr’i dağ-taş, bayır-bucak saklamaya çalışmıştı. Onu korumak uğruna ne yedilerse ona da yedirmiş, ne giydilerse ona da giydirmiştiler. Ama sonunda Osman Ağa’nın “Beko” tinetli kardeşinin ihbarı sonucunda bölgeye sevk edilen askerler tarafından birçoğu yaralı olarak ele geçirilmişti.
Maalesef Kürtler, bu Şêr dostlarını koruyamamıştı. Ancak bunun için ellerinden gelenin de ötesine geçmiş, fazlasıyla bedel ödemiştiler.
Buna ve onca bedele rağmen 1915’in bütün günahını, muktedir karar vericileri görmezden gelip topyekûn Kürtlerin omuzlarına yükleyen “birtakım yaklaşımlara” da maruz bırakılmıştılar. Bu yaklaşım Mesihî adalet anlayışıyla ne kadar bağdaşırdı bilinmez. Ancak hakikati kavramak yerine, onu doğu edebiyatlarında azgın nefsin sembolü olan Nasıralı İsa’nın eşeğine özgü bir inat ve kör bir cehaletle okumaya kalkmak, müşterek acılarla örülmüş vicdanların kabul edebileceği bir yaklaşım olamazdı...
Ve o yaralı Aslan, 18 Haziran günü -yani bugün- gün batımında, parmağındaki piskoposluk yüzüğüyle infaz edildi… Ardında tamamlanmış ve yarım kalmış onlarca eser, kaybolmuş yazmalar, küle dönmüş kütüphaneler, Keldani-Asuri ve Kürde ait müşterek hafızanın muhafazası uğruna verilmiş büyük bir mücadele hatırasını miras bırakıp giderken batan güneşte kendisiyle beraber Mezopotamya’nın bir parçasını karanlığa gömüyordu…



