Üniversite kampüslerinde siyasal mücadele yürüttüğümüz 1990'lı yılların heyecanlı günlerinde büyüklerimiz, “Nabe lawo, nabe; zor e, pir zor e” derlerdi: Olmaz evlat, zor, çok zor. Nedenini sorduğumuzda yanıt değişmezdi: “Yekîtiya me tune. Serokên me tune.” Birliğimiz yok, liderlerimiz yok. Bugün ise başka bir soru sormalıyız: Birlik olmak için hepimizin aynı düşünmesi, aynı partiye veya lidere bağlanması mı gerekiyor?
Kürtler, yüz yılı aşkın süredir baskıya, asimilasyona ve siyasal dışlanmaya karşı dillerini, kimliklerini, topraklarını ve haklarını savunuyor. Ağır bedellerle kazanılan bu direniş mirası, ortak hafızamızın temelidir. Ancak hak mücadelesi, kendi içimizdeki ilişkileri kendiliğinden demokratikleştirmez. Devletlerden talep ettiğimiz demokrasiyi kendi içimizde de kurmalıyız. Geçmişte ödenen bedeller, bugünkü kararları tartışılmaz kılmaz.
Çalkantılı Kürt siyasetinde demokratik ve barışçıl siyasete geçiş, yalnızca mücadele araçlarının değişmesinden ibaret değildir. Emrin yerini iknanın, sadakat sınavının yerini özgür tartışmanın alması gerekir. Çünkü sözün özgürleşmesi, silahların susması kadar önemlidir.
İçimizdeki kışla kültürü
Montesquieu, Kanunların Ruhu adlı eserinde iklimin insanların mizacı, alışkanlıkları ve yasalar üzerindeki etkisini tartışır. Ancak Ortadoğu’nun siyasal sertliğini coğrafyanın kaderi olarak görmek yanıltıcıdır. Asıl sorgulamamız gereken, kuşakları biçimlendiren siyasal iklimdir. Savaşlar, darbeler, tek parti yönetimleri ve dayatılan kimlikler ortak alışkanlıklar yarattı: okulda itaat, kışlada disiplin, siyasette lidere biat.
Bu durum aynı zamanda Kürtlerde bir kuşaklar sorunudur. Kürt hareketlerini biçimlendiren kuşaklar antidemokratik koşullarda yetişti. Karşı çıktıkları devletlerin okullarından ve kışlalarından geçtiler. Baskıya direnmek, baskıcının siyaset dilinden bütünüyle kurtulmak anlamına gelmedi. Özgürlük isteyen örgütlerde de sorgulanamaz otoriteler ve katı hiyerarşiler oluşabildi.
Fransızların “sıcak patatesi fırlatmak” dedikleri bu durum, muhatabına sorunu devretmek anlamına gelir. Bu yakıcı miras, uzlaşmanın zayıflık, eleştirinin itaatsizlik, muhalefetin ihanet sayıldığı toplumumuzda adeta kuşaktan kuşağa aktarılıyor. Farklı düşünen kişi, eşit bir muhatap olarak görülmek yerine hizaya getirilmek isteniyor. Halk adına konuşanlar, bazen halkın kendi adına konuşmasına tahammül edemiyor.
Eleştiren aydın düşman değildir
Bir stratejiyi sorgulayan aydını rakip partinin sözcüsü, bir kararı eleştiren gazeteciyi işbirlikçi ilan etmek, tartışmayı başlamadan bitirir. Söylenenin doğruluğu yerine söyleyenin geçmişi ve sadakati sorgulanır. Fikirlerin yerini niyet okumaları alır. Parti ve lider, adeta ulusal çıkarların üzerine yerleştirilir. Örgütsel, mezhepsel, aşiretsel aidiyetin güçlü olduğu toplumumuzda bağımsız düşünmenin bedeli ağırlaşabiliyor. Eskiden sorulan “Hangi köydensin, hangi aşirettensin?” sorusunun yerini bugün “Hangi partiden, hangi siyasi çevredensin?” alıyor. Oysa bir düşüncenin değeri, sahibinin hangi safta durduğuyla değil, ne söylediği ve bunu nasıl temellendirdiğiyle ölçülmelidir. Birey statüsüne henüz tam olarak ulaşamadığımız için bir kolektifin parçası olarak ele alınıyoruz ve yargılanıyoruz.
Bu sosyolojik realite Kürt medyası ve entelijansiyasında da bariz şekilde görülüyor. Yazarlar, sanatçılar ve araştırmacılar yalnızca ortak davayı anlatmakla yükümlü değildir. Rahatsız edici sorular sormaya, yerleşik kabulleri sorgulamaya da hakları vardır. Onları partilere olan siyasi yakınlıklarına göre değerlendirmek, toplumun düşünsel zenginliğini yoksullaştırır.
Aydının etik sorumluluğu burada öne çıkıyor. Kürt sorunun olduğu devletleri eleştirirken gösterilen titizlik, yakın hissedilen siyasi hareketlerden esirgenmemelidir. Kendi çevresinin yanlışlarını susarak korumak destek değil, yanlışları onaylamaktır. Eleştiri de kanıta dayanmalı, kişilik haklarına saygı göstermelidir.
Gazetecilik bir sadakat sınavı değildir
Kürt medyası, haber vermenin ötesinde dilimizin, kültürümüzün ve toplumsal hafızamızın korunmasında önemli bir rol oynadı. Ancak bu tarihsel katkı, yayıncılığı eleştiriden muaf tutmaz. Yakın görülen hareketin başarılarını büyütüp hatalarını örtmek, rakibin olumlu adımlarını görmezden gelmek, kamuoyunun gerçeğe erişimini sınırlar.
Demokrasinin dördüncü kuvveti olarak anılan medya, iktidarı izlemek ve denetlemekle yükümlüdür. Gazetecilik, bir partiyi veya lideri sürekli haklı çıkarma mesleği değildir. Haber ile yorumun ayrılması, iddiaların doğrulanması, yanıt hakkı tanınması ve yanlışların düzeltilmesi, siyasal yakınlığa göre değişmeyecek ilkelerdir. Bağımsız ve ilkeli gazetecilik, Kürt toplumunun kendi kurumlarına güvenini ve ulusal mücadelesinin uluslararası meşruiyetini de güçlendirir.
Sosyal medyanın rolü de çift yönlüdür. Bu medya ağları bilgiye erişimi genişletirken beraberinde bilgi kirliliğini de çoğalttı. Hakaret cesaret gibi, saldırganlık kararlılık gibi sunulabiliyor. Farklı düşünenler kolaylıkla hainlikle damgalanıyor. Oysa birini susturmak, düşüncesini çürütmek değildir. Bu dil yalnızca insanların onurunu zedelemiyor, kamusal tartışma alanını da daraltıyor.
Birlik, farklılıklarla anlam kazanır
Bir davanın haklılığı, onun adına kullanılan her yöntemi haklı kılmaz. Özgürlük savunulurken düşünce alanı daraltılıyor, çoğulculuk istenirken farklı sesler susturuluyorsa amaç ile uygulama arasında ciddi bir çelişki vardır. Siyasal ahlak, rakibin de hakları ve söz hakkı bulunduğunu kabul etmekle başlar.
Demokratik kültür yalnızca iyi niyet çağrılarıyla kurulamaz. Siyasi partilerin eleştiriye açık işleyişlere, medyanın bağımsız yayıncılık ilkelerine, sivil toplumun şeffaf karar süreçlerine ihtiyacı var. Aidiyet liyakatin önüne geçmemeli, eleştiri cezalandırılmamalı, aynı demokratik ölçütler kendi siyasi çevremiz için de geçerli olmalıdır.
Ülkede ve diasporada yetişen yeni kuşaklara yalnızca direnişin hafızasını bırakamayız. Kendi sorularını özgürce sorabilecekleri, liderleri onaylamak zorunda kalmadan söz alabilecekleri demokratik bir kamusal alan da bırakmalıyız.
Kısacası, atalarımızın ulusal birlik özlemi hâlâ anlamlıdır. Ancak birliği tek renkli bir mermer gibi düşünürsek farklılıkları tehdit sayarız. Oysa farklı renklerin uyumlu kompozisyonundan oluşan bir mozaik, asırlara meydan okuyabilir. Buna da siyasette demokrasi kültürü denir.
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir da örtüşmeyebilir.)



