‘Türkiye’nin insan hakları sorununun en önemli halkası Kürt meselesidir’
Diyarbakır (Rûdaw) – Diyarbakır Barosu, İHD Diyarbakır Şubesi, DTO, TİHV ve HAK İnisiyatifi tarafından yapılan ortak açıklamada, Türkiye’nin insan hakları ve demokrasi sorununun en önemli halkasının Kürt meselesi olduğu belirtilerek, “Bu sorun barışçıl ve demokratik yolla çözülmediği sürece Türkiye’deki insan hakları ve demokrasi sorunları çözülemez” denildi.
İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şubesi, Diyarbakır Barosu, Diyarbakır Tabip Odası, Türkiye İnsan Hakları Vakfı Diyarbakır Temsilciliği, Hak İnisiyatifi Derneği Diyarbakır Temsilciliği, 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü vesilesiyle ortak bir basın açıklaması yaptı.
Ortak açıklama metni İHD Diyarbakır Şube Başkanı Av. Abdullah Zeytun tarafından okundu.
Diyarbakır’da, 28 Kasım 2015 tarihinde Dört Ayaklı minare önünde katledilen insan hakları savunucusu Tahir Elçi’nin anıldığı açıklamda, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde belirtilenen barış, adalet, eşitlik, özgürlük ve insan onuru ve hakların korunması, güvence altına alınması amacıyla hak, hukuk mücadelesine devam edileceği belirtildi.
“Kürt meselesinin demokratik, barışçıl ve adil çözümünü savunmakta ısrarcıyız”
Açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“Türkiye’de sürdürülen güvenlikçi politikaların etkisiyle ülkenin temel sorunlarının giderek daha da ağırlaştığı, diğer yandan kuvvetler ayrılığı ve yargı bağımsızlığının ortadan kalktığı, seçme ve seçilme hakkını ortadan kaldıran kayyım uygulamalarının sürdürüldüğü, TBMM’nin işlevsiz hale getirildiği, tüm siyasal gücün tek elde toplandığı koşullarda otoriter uygulamalar, siyasal iktidar açısından insan haklarına dayalı bir rejim fikrinden topyekûn uzaklaşmanın bir aracı haline gelmiştir.
Türkiye’nin insan hakları ve demokrasi sorununun en önemli halkasının Kürt meselesi olduğu ve bu sorunun barışçıl ve demokratik yolla çözülmediği sürece Türkiye’deki insan hakları ve demokrasi sorunlarının çözülemeyeceğini bir kez daha vurgulayarak, Kürt meselesinin demokratik, barışçıl ve adil çözümünü savunmakta ısrarcı olduğumuzu da bir kez daha dile getirmekteyiz.”
“Covid-19’a mücadele şeffaf bir şekilde yürütülmedi”
Dünya genelinde 1 milyon 640 bin insanın ölümüne neden olan Covid-19 virüsünün Türkiye’de de etkisini gösterdiği anımsatılan açıklamada, Türkiye’de 14 bini aşkın insanın yaşamını yitirdiği, ancak buna rağmen yetersiz önlemler nedeniyle, kriz yönetme becerisi gösterilemediği ve güçlü bir sosyal politikanın hayata geçirilemediği ifade edildi.
Açıklamada, “Salgının başından beri bilimsel veriler ışığında halkın katılımını sağlayarak sürecin şeffaf bir şekilde yürütülmesi çağrıları maalesef karşılık bulmamıştır. Salgında pandemi ile canla başla mücadele eden sağlık çalışanlarını temsil eden sağlık meslek örgütleri il pandemi kurullarına dâhil edilmediği gibi yerelde tabip odalarının yöneticilerinin (Mardin, Urfa, Van) toplumu bilgilendirmeye yönelik yaptıkları sosyal medya paylaşımları ve basın açıklamaları gerekçe gösterilerek açılan soruşturmalarla baskı altına alınmaya çalışılmıştır” denildi.
“Kişi özgürlüğü-güvenliği ve işkence yasağı da ihlal konuları arasında yer alıyor”
“Türkiye’de öteden beri yaygın bir şekilde ihlal edilen düşünce ve ifade özgürlüğü 2016 yılında ilan edilen OHAL ve devam eden süreçte giderek artan bir şekilde kısıtlamaya ve daraltılmaya devam edilmiştir” denilen açıklamanın devamında şu sözlere yer verildi:
“Kimi hükümet yetkililerinin kişi, grup ve kesimleri hedef alan söylemleri sonrası yapılan gözaltı ve tutuklamalar, yine sosyal medya paylaşımlarına ilişkin gerçekleşen tutuklamalar, 2020 yılında da artarak devam etmiştir. Yine Anayasanın 34. Maddesi ile güvence altına alınan toplanma, gösteri ve yürüyüş hakkı, Valilikler ve Kaymakamlıklar tarafından alınan yasaklama kararlarıyla sistematik bir şekilde kısıtlanmaktadır. Türkiye’nin pek çok kentinde açık hava toplantıları, demokratik gösteri, yürüyüş ve etkinlikler, ‘güvenlik’ gerekçesiyle süresiz veya her ay yenilenerek yasaklanmaktadır. Bu yasaklamalar sonrasında, gösteri ve yürüyüş hakkını kullanan yurttaşlara güvenlik güçleri tarafından müdahalelerde bulunulmakta, bu müdahaleler sırasında orantısız ve gereksiz güç kullanımı nedeniyle yurttaşlar yaralanmakta ve kötü muameleye maruz kalarak gözaltına alınmaktadır.
Kişi özgürlüğü-güvenliği ve işkence yasağı da yine ihlal konuları arasında yer almaktadır. Gözaltı merkezlerinde, gözaltına alırken veya gözaltı yerleri dışında işkence ve kötü muamele, yasadışı sorgu ile muhbirlik dayatmasının yaygın ve sistematik bir biçimde yaşandığına tanık olunmaktadır. Kolluk kuvvetleri tarafından düzenlenen operasyonlar sırasında gerçekleşen ev baskınlarında, maalesef yurttaşlar kötü muameleye maruz kalmakta, köpekli saldırıya maruz kalmakta, darp edilmekte ve keyfi biçimde kişisel eşyalarına zarar verilmektedir.
Anayasa’nın ve Türkiye’nin de bir parçası olduğu evrensel hukukun mutlak olarak yasaklamasına ve insanlığa karşı bir suç olma vasfına rağmen işkence olgusu 2020 yılında da Türkiye’nin en başat insan hakları sorunu olmuştur. 2020 yılının ilk 11 ayında; TİHV’e işkence ve diğer kötü muameleye maruz kaldığı iddiasıyla toplam 573 kişi başvurmuştur. Başvuranların 295‘i aynı yıl içinde işkence ve kötü muamele gördüklerini belirtmişlerdir.”
2020 yılı içerisinde de Diyarbakır’da sivil toplum çalışanları ile mesleki faaliyetleri nedeniyle çok sayıda gazeteci, sağlık çalışanı, avukatlarında dahil olduğu “haksız soruşturmalar” nedeniyle gözaltına alınıp tutuklandığına değinilen açıklamada, “TTB’nin Yüksek Onur Kurulu Üyesi ve insan hakları savunucusu arkadaşımız Dr. Şeyhmus Gökalp’ın tutuklanması da, meslek örgütü özerkliğine müdahale ve son dönemde tüm sivil toplum örgütlerine ardı ardına yapılan saldırıların devamı niteliğindedir” ifadelerine yer verildi.
“Pandemi sürecinde cezaevlerinde işkence ve kötü muamele arttı”
Açıklamada şunlar kaydedildi:
“Pandemi sürecinde cezaevlerindeki işkence ve diğer kötü muamele uygulamalarında büyük bir artış görülmektedir. Salgın gerekçe gösterilerek cezaevlerinde mahpusların zaten kısıtlanmış olan hakları daha da kısıtlanarak, hukuka aykırı yeni bir ‘normal’ düzen yaratılmak istenmektedir. Cezaevlerinde çeşitli gerekçelerle (çıplak arama, kelepçeli muayene, ayakta tekmil vererek sayım uygulamalarına itiraz gibi) girişte ve sonrasında devam eden kaba dayak, siyasi nedenlerle tutuklanan kişilerin ‘terörist’ olarak yaftalanması ve bu gerekçeyle şiddete maruz kalmaları, her türden keyfi muamele ve keyfi disiplin cezaları, hücre cezaları, sürgün ve sevk uygulamaları yakın tarihte görülmedik boyutlara ulaşmıştır.
Mart ayında tespit edilebilen 591’i ağır olmak üzere 1564 hasta mahpus bulunmakla birlikte ancak bugün bu rakam artmakta, hasta mahpusların yaşamış oldukları sorunlara karşı sağlıklı bir çözüm üretilmemiştir, pandemi sürecinde mahpusların yaşamını tehdit etmektedir. Hasta mahpusların durumuna karşı ilgililerin yaşadığı kayıtsızlık nedeni ile 2020 yılında en az 49 mahpus cezaevinde yaşamını yitirmiştir.”
“Açlık grevindeki mahpusları da açlık grevi eyleminden vazgeçmeye davet ediyoruz”
“Anayasa Mahkemesi kararına rağmen İmralı Yüksek Güvenlikli Hapishanesinde devam eden tecrit uygulamaları ve hapishanelerde yaşanan hak ihlalleri nedeniyle Türkiye hapishanelerinde bulunan mahpuslar, ne yazık ki süresiz dönüşümlü açlık grevleri eylemleri başlatmıştır” denilen açıklamada, “Kurulduğu günden bu yana ulusal mevzuata aykırı bir şekilde yönetilen, burada tutulan mahpusların, Anayasa ve yasa ile güvence altına alınan haklarından mahrum bırakıldığı bu çifte standarda son verilmesini talep ediyoruz” sözlerine yer verildi.
Geçmişte birçok mahpusun açlık grevi eylemleri nedeniyle hayatını kaybettiği, birçoğunun da vücudunda kalıcı hasarlar bıraktığına dikkat çekilen açıklamada, yetkililere, mahpusların ulusal ve uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarını titizlikle yerine getirmesi, açlık grevindeki mahpuslara da açlık grevi eyleminden vazgeçmeleri çağrısında bulunuldu.
“Seçme ve seçilme hakkı ihlal edilmiştir”
2020 yılında da HDP’li belediyelere yönelik görevden alma ve kayyım atamaları devam ediğine vurgu yapılan açıklamada “Seçme ve seçilme hakkı ihlal edilmiştir. Halkların Demokratik Partisi (HDP), 31 Mart 2019 Yerel Seçimlerdeki kazandığı 3'ü büyükşehir, 5'i il, 45'i ilçe, 12'si belde toplam 65 belediyeden 6'sına mazbata verilmezken, 48’ine de kayyum atanmıştır. 2016 yılından bu yana HDP/DBP’li belediyelere yönelik başlayan kayyum uygulamalarının, 31 Mart 2019 tarihinden itibaren HDP’li belediyelere yönelik kendini tekrar etmesi, yerel yönetimlerde kayyum uygulamalarının kalıcı ve sistematik bir politikaya dönüştüğünün, seçimlerin işlevsiz kılınarak seçmen iradesinin ve demokrasinin askıya alındığının açık göstergesidir” denildi.
Açıklamada şu ifadelere yer verildi:
İnfaz Yasasında ayrımcı maddeleri içeren ‘Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’ 15 Nisan 2020 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Bu kapsamda adli suçtan hükümlüler suç türüne göre ayrılarak yasadan yararlandırılmış, politik saiklerle cezaevinde tutulan mahpuslar düzenleme dışında bırakılarak Anayasanın temel ilkeleri çiğnenmiştir. Ayrımcılık ve eşitsizlik içeren bu yasa ile Terörle Mücadele Kanunu çerçevesinde haksızca cezalandırılan muhalifler ve hak savunucuları bu yasanın kapsamı dışında tutulmuş, var olan haksızlıklar derinleştirilmiştir. Yine aynı şekilde Baroların yapısını ve işleyişlerini değiştiren antidemokratik, siyasal iktidarın taleplerine uygun hareket eden meslek kuruluşu getirme gayesi taşıyan düzenleme de bu süreçte yasalaştırılmıştır. Savunmanın bağımsızlığını, dokunulmazlığını ve hukukun üstünlüğünü ortadan kaldıran tasarı, Barolar ve demokratik kamuoyunca sert şekilde eleştirilmiş ve kabul edilemez bulunmuştur. İtiraz eden Baro Başkanlarına yönelik kolluk güçlerince sert müdahalede bulunulmuş, kendilerine onur kırıcı muamelede bulunulmuştur. Hakeza Sosyal medyada sansür düzenlemelerini içeren teklif yasalaştırılarak düşünce ve ifade özgürlüğü hakkına yönelimlerin ve müdahalelerin artmasına neden olmuştur.”
“Kadınlara yönelik şiddet ve kadın cinayetleri de, artarak devam etmiştir”
2020 yılı kadınlara yönelik şiddet ve kadın cinayetlerinin artarak devam ettiği ifade edilen açıklamada, “2019 yılında en az 418 ve 2020 yılının ilk 11 ayında en az 355 kadın, erkek şiddeti nedeniyle hayatını kaybetmiştir. 2020 yılının Mart ve Nisan aylarında covid-19 salgını sebebiyle aile içi şiddetin tırmandığı bir dönem yaşanmıştır. Evde kalma sürelerinin artması ve bu süreçte İnfaz Yasasında yapılan değişiklikler sonucu şiddet uygulayan erkeklerin serbest kalması ve yaşanan ekonomik sorunlar nedeniyle kadınların şiddete maruz kalma oranları da artmıştır” denildi.
Açıklamada, İstanbul Sözleşmesi'nin etkin şekilde uygulanmaması nedeniyle birçok kadının yaşamını yitirdiği belirtildi.
Açıklamanın sonunda, “Son söz yerine; Barışçıl, demokratik, insan haklarına dayalı bir ortak yaşam idealini geliştirmek için çok daha fazla çaba göstereceğimiz aşikârdır. İhlalsiz, gözyaşının olmadığı, sömürüsüz bir dünya umuduyla… Görüyoruz, susmuyoruz, mücadele ediyoruz...” denildi.