İstihdamın adil yolu: Sektörel tahsis

Nurettin Aydın

 

 Ekonomi konuşulduğunda gözlerimiz hep ışıltılı plazalara, devasa holding binalarına ve her köşe başında mantar gibi biten zincir marketlerin tabelalarına çevriliyor. Medya, "devler ligi"nden bahsederken, zihnimizde bu şirketlerin ülkeyi sırtladığına dair bir algı oluşuyor. Oysa rakamların soğuk gerçekliğine baktığımızda, bu algının büyük bir "istihdam ilüzyonu" olduğunu görüyoruz.

Gelin, ekonominin röntgenini çeken çarpıcı bir veriyi masaya yatıralım. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, ülkedeki toplam istihdamın yüzde 72,4’ünü KOBİ’ler (Küçük ve Orta Büyüklükteki İşletmeler) sağlıyor. Buna kamu sektörünün sağladığı yüzde 16,7’lik istihdamı da eklediğimizde, çalışan nüfusun yüzde 89,1’inin geçimini KOBİ’ler ve devletin sağladığı ortaya çıkıyor.

 Peki, her gün reklamlarını izlediğimiz, teşviklerle ve vergi indirimleriyle beslenen o "dev" şirketler nerede? Onların istihdamdaki payı sadece yüzde 10,9. Evet, yanlış duymadınız. Ekonomik gücü, siyasi nüfuzu ve piyasa hâkimiyetini elinde tutan bu devasa yapı, ülkenin iş yükünün sadece onda birini taşıyor. Dağ, kelimenin tam anlamıyla fare doğurmuş durumda.

İşte tam bu noktada, "sektörel tahsis politikası"nın hayati önemi ortaya çıkıyor. Mevcut sistemde büyük sermaye, yüksek teknoloji ve Ar-Ge gerektiren alanlara (savunma sanayi, çip üretimi, ağır sanayi vb.) odaklanmak yerine; bakkalın, kasabın, yerel lokantanın, nakliyecinin alanına girmeyi tercih ediyor. Çünkü bu alanlar risksiz, nakit akışı hızlı ve kolay kâr vadediyor. Ancak bu "kolaycılık", ülkenin sosyal dokusunu ve gelir adaletini parçalıyor.

Gelir adaleti ve "sızıntı" etkisi

Büyük sermayenin perakende ve hizmet sektörüne girmesi, yerel ekonomilerde korkunç bir "sızıntı" yaratıyor. Mahallenizdeki yerel esnaftan yaptığınız alışverişte para, yerel tedarikçiye, yerel çalışana ve yine o bölgedeki diğer esnafa dönerek bir "yerel çarpan etkisi" yaratır. Ancak ulusal bir zincir marketten alışveriş yaptığınızda, cironun büyük kısmı anında o bölgeden çıkıp genel merkeze, oradan da küresel sermaye hesaplarına akar.

Sonuç ne mi oluyor? TÜİK verilerine göre en zengin yüzde 20’lik kesim gelirin yarısını (yüzde 49,8) alırken, en yoksul yüzde 20 sadece yüzde 5,9 ile yetinmek zorunda kalıyor. Sermaye tabana yayılmıyor, aksine bir hortumla yukarıya, dar bir elit zümreye çekiliyor. Bu sistem, KOBİ’leri batırırken, büyükleri daha da büyütüyor ama istihdamı artırmıyor.

Şirketokrasi tehlikesi

Bu ekonomik dengesizlik, siyasi bir tehlikeyi de beraberinde getiriyor: Şirketokrasi. Dünya çapında faaliyet gösteren bazı dev şirketlerin bütçeleri, ulus devletlerin ekonomilerinden bile büyük hale gelmiş durumda. Bu ekonomik güç, siyaseti finanse etme, lobi faaliyetleri yürütme ve yasaları kendi lehine (örneğin vergi afları veya imar izinleri) şekillendirme gücüne dönüşüyor.

Devletin vergi toplama kapasitesi zayıflarken, sürekli çıkan vergi afları dürüst çalışan küçük işletmelerin aleyhine işliyor. KOBİ’ler "alt yüklenici" veya taşeron konumuna düşürülerek sermaye birikimi yapmaları engelleniyor.

Çözüm: Sektörel tahsis politikası

Bu karamsar tablodan çıkış mümkün. Çözüm, "sektörel tahsis" modelindedir. Bu model, ekonomiyi devletçi bir anlayışla değil, düzenleyici ve adil bir piyasa mantığıyla ikiye ayırır:

Emek-yoğun sektörler KOBİ'lere: Perakende, gıda, yerel taşımacılık, basit hizmetler gibi "insan emeğinin" sermayeden daha önemli olduğu alanlar yasa ile sadece küçük işletmelere tahsis edilmelidir. Bu alanlardan büyük sermaye kademeli olarak çıkarılmalıdır.

Sermaye-yoğun sektörler devlere: Büyük şirketlere ise "Gölge etmeyin, iş yapın" denilmelidir. Onların devasa sermayeleri, KOBİ'lerin yapamayacağı yüksek teknoloji, enerji, ilaç sanayi ve küresel rekabet alanlarına yönlendirilmelidir.

Bu modelin uygulanmasıyla;

  • İstihdam artar: KOBİ'ler birim başına büyük şirketlerden daha fazla istihdam yaratır.
  • Gelir dağılımı düzelir: Sermaye bir avuç zenginin elinde birikmek yerine, milyonlarca esnaf ve KOBİ üzerinden tabana yayılır.
  • Bölgesel kalkınma sağlanır: Anadolu'nun parası İstanbul'daki veya yurt dışındaki genel merkezlere akmaz, yerelde kalır.
  • Çarpan etkisi artar: Yerel işletmelerde para yerel üreticilere ve lojistikçilere gider, içerdeki döngüde daha çok kişi pay alır ve değer üretir.
  • Girişimci sayısı artar: Aile işletmeleri ve KOBİ’ler içinde girişim sermayesi ile birlikte deneyim de kazanılır. Böylece hem vergi mükellefi artar hem de sosyal güvenlik primi yatırılan kişi sayısı arttığı için SGK üzerindeki yük azalır.

Sonuç olarak; Türkiye'nin yüzde 89'unu sırtlayan o "sessiz dev"in, yani KOBİ'lerin ve çalışanların hakkını teslim etme vakti gelmiştir. Emek yoğun sektörlerin KOBİ'lere tahsisi, bir lütuf değil, sosyal adaletin ve ekonomik aklın gereğidir. "Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" devri bitmeli; "bırakınız KOBİ'ler yaşatsın, devler icat yapsın" devri başlamalıdır.

(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)