Peşmergelerin Yozgat’a uzanan yolculuğu

Adnan Ateş

16 Mart 1988 sabahı…

Saat 10.45… Uzaktan helikopter sesleri geldi. Bu, kasabanın alışık olduğu bir ses değildi. Yine de heyecan vericiydi; pervanelerin ürkütücü sesi yaklaştıkça, dev metal gövde de sınıfın camından bakan çocuğa yaklaşıyordu.

Saat 10.50… Helikopterlerden atılan bombaların sesi herkesi dehşete düşürdü. Neler olduğunu kimse bilmiyordu. Ardından iki uçak daha geldi; onlar da bombalarını bıraktı. Herkes aynı anda elma kokusunu hissetti. Çocuk annesine, “Anne, elma kokusu geliyor” diyordu. Kimi sokakta yere düştü, kimi avluda, mutfakta, kimi beşikte bir daha gözünü açamadı. Kucağına bebeğini alan baba, kapının eşiğinde bebeğiyle birlikte can verdi. Ölüm onları öğleye doğru yakalamıştı; ölüm her zamanki gibi yine habersiz gelmişti. Uçaklar ve helikopterler onlara havadan ölüm yağdırmıştı. Tarafı olmadıkları bir savaşın kurbanı olmuşlardı. Ortalık ölen insan ve hayvan cesetleriyle doluydu.

Newroz’un güllerini koklamadan, sevgilinin elini tutmadan, bebeğini doyasıya koklamadan, okul sonrası eve koşamadan ölmüşlerdi. Halepçe kasabasının minarelerinden bir daha şiir sesi duyulmadı. Şehrin huzuru paramparça olmuştu. Geriye kalanlar, tarif edilemez bir acının içinde kaldılar.

Diyarbakır Valiliği

Yıl 1990. Haziran ayının ilk haftası… Babamla birlikte Silvan’dan Diyarbakır’a gittik. Rahmetli babam Melle Abdurrahman Ateş, valilikte birileriyle görüşüyordu; elinde birkaç A4 kâğıdı vardı ve katları dolaşıp imzalatıyordu. Ne olduğunu anlamamıştım. Valilikten çıktıktan sonra Sur’un dar sokaklarına girdik. Babam yolda bana, bir grup insanla trene bineceğimi, bu insanların Türkçeyi bilmediklerini ve onlara mihmandarlık yapacağımı söyleyip onlara göz kulak olmam gerektiğini tembihledi. Ben trene ilk defa binecektim. Diyarbakır’dan Bozkır’ın içine kadar gidecektim. Daha önce Diyarbakır’ın dışına çıkmamıştım.

Sur’un dar sokakları

Babam, mavi renkli, demir kapılı, iki katlı bir evin kapısını çaldı. Kapıya gelen adamın kıyafetlerini ilk defa görmüyordum. Daha önce de görmüştüm ama nerede? Bir bağ kurmaya çalışıyordum. Ne Silvan’da ne de Diyarbakır’da bu şekilde giyinen kimseler neredeyse yoktu. Haki renkli kumaştan yapılan kıyafetin bel kısmı defalarca sarılıydı.

Sonra hatırladım: Silvan Selahattin-i Eyyubi Camii önünde esans satan adam da böyle giyiniyordu. Son zamanlarda bu şekilde giyinen insanlar hep karşıma çıkıyordu. Halepçeli olduğunu daha sonra öğrendiğim adam, büyük saygı ve nezaketle babamla konuşuyordu. “Seyda, (hoca) seyda” diyordu. Hızlıca ayakkabısını giydi ve bizimle Sur’un dar sokaklarında yürüdü.

 

Gazi Caddesi’ne çıktık, Balıkçılarbaşı’ndaki duraklardan dolmuşa bindik. Seyrantepe’de indik; o dönemin ilk toplu konut mahallesine yürüdük. Yaklaşık 20–25 kişi bizi bekliyordu. Hepsi de aynı giyim kuşamdaydı. Babam, kendilerine verilen kimlik benzeri kâğıtlardan isim, yaş, doğum yeri gibi bilgileri tek tek not etti. Hepsinin doğum yeri “Halepçe” yazıyordu. O zamanlar Halepçe’nin bir ülke olduğunu sanıyordum. Büyük bir ülke. Babam, ertesi gün fazla eşya almamalarını ve saat 15.00’te tren istasyonunda olmalarını söyledi.

Sonra tekrar valiliğe döndük. Babam listeyi bir memura verdi. Memur, mühürlü ve imzalı birkaç belgeyle geri geldi:

“İşiniz bitti. Dönüşte en yakın karakola gidip isimleri teyit ettirip kaç kişi olduklarını sayarak tutanakla tekrar buraya gelmelisiniz.” dedi.

Babam resmî işlerin dilini bilirdi. 1976–80 arasında Silvan Belediyesi’nde encümenlik yapmıştı. İyi bir esnaftı. Silvan’da Demirciler Sokağı’nda, ortağı İhsan Yılmaz ile manifatura dükkânı işletmişti. Matematiği, analitik düşüncesi de oldukça iyiydi. Her zaman bir B planı vardı.

Silvan’da o kadar işsiz varken babamın neden bu insanları tercih ettiğini çok sonraları öğrendim. Halepçe’den kurtulanlar için Kürtçe konuşulan il, ilçe, kasaba ve köyler seferber olmuştu. Bu insanların barınmaya ve çalışmaya ihtiyacı vardı. Babam bunu fark eden ender insanlardandı.

Yozgat / Boğazlıyan / Çokumağıl

Babamdan aldığım vazifeyi icra edecek yaşta değildim ama o görevi bana vermişti. Diyarbakır’dan bir grup insanla Boğazlıyan’a gidecektik. Bir yıl önce babamın, Yozgat’ın Boğazlıyan ilçesine bağlı Çokumağıl köyünde geniş araziler kiralayıp yeşil mercimek ektiğini biliyordum. Ben de okullar kapanınca oraya gidecektim.

Köy, Bozkır’ın tam ortasında, yani Anadolu’nun tam ortasında; kışı soğuk, yazı sıcak bir yerdi. Köylülerin çoğu Almanya veya Hollanda’da gurbetçi emeklisiydi. Arazilerini tüccarlara kiraya vererek değerlendiriyorlardı. Babam da arazilerini icare (kiralama) etmişti.

Haydarpaşa – Kurtalan Ekspresi

Saat 15.00 gibi Diyarbakır Tren İstasyonu’na vardık. Trene ilk binişimdi. Benim kompartımanımda Peşmergelerden (biz Halepçelilerin hepsine Peşmerge diyorduk) “Hacı” adlı bir genç, yaşlı bir amca ve bir İngilizce öğretmeni vardı. Ben hariç hepsi Halepçeliydi.

Tren Maden’i geçtikten sonra bir yerde durdu; rampayı çıkamayan kara tren geri gelip yeniden hızlanarak rampayı aştı. Yolculuk iki gece üç gün sürdü. Takır tukur sesler, eski vagonlar, doğru dürüst uyuyamamak… Hepsi yorucuydu. Yaşlı amca sürekli tespih çekiyor, bir şeyler mırıldanıyordu. Bir gece bize “Çiroka pisik û mişk” (kedi ve fare masalı) anlattı; sabaha karşı bitti. Çok sonra anladım ki onun hikâyesine çok benziyormuş. Hayır, gerçekten de kendi hikâyesini anlatmıştı.

Çok sonraları fark ettim: Halepçe’nin İslam coğrafyasının bir utancı olduğunu, Kürtlerin ümmetin yetimleri olduğunu yetişkin olunca fark ettim. Ama Halepçe’den önce de ona benzer bir katliam yapılmıştı. Adını Kur’an’ın bir suresi olan Enfal’den almıştı: Enfal Katliamı. Müslümanlar katliam yapınca, Kur’an surelerinin adını kullanarak Allah katında haklı olduklarını ispatlamaya çalışıyorlardı. Ne yaparak? Savunmasız, masum sivil Müslümanları öldürerek. Bunlar, bırakın Müslümanlığı, insan bile olamazlardı. Zaten değillerdi. Michael Eflak adlı bir Suriyelinin doktrinini hazırladığı Baas Partisi’nin geleneğinden gelen bir zalim olan Saddam, lağım faresi muamelesi görerek darağacında, mazlumların eliyle hak ettiği cezayı almıştı. Bediüzzaman Said-i Kürdi ne güzel bu anı ölümsüzleştirmişti: “Zalimler için yaşasın cehennem!”

“Ülkemize elbet bir gün geri gideceğiz”

Gelelim uzun ve yorucu yolculuğumuza… Fakıllı adlı istasyonda indik. Bizi bekleyen traktörün römorkuna bindik ve köye doğru yol aldık.

Diyarbakır’dan gelen bu insanlar sadece Kürtçe konuşuyorlardı. Kürtçelerini rahat anlıyordum ama bazı yerlerde zorlanıyordum. Sadece lehçe ve ağız farkı vardı ama çok iyi anlaşıyorduk. Trenin kompartımanlarından Kürtçe şarkılar yükseliyordu. Neşeli insanlardı. Katliamdan kaçan onlar değil de sanki benmişim gibi hissediyordum. Diyarbakır’dan ilk defa ayrılmak bana da katliam gibi geliyordu sanki.

Yol arkadaşlarımın çoğu sivildi. Aralarında öğretmen ve esnaf da vardı. Ama neredeyse hepsi eğitimli insanlardı. Onların psikolojisini anlamam mümkün değildi. Herkesin ailesinden en az bir kayıp vardı. Kimisinin tüm ailesi katledilmişti. Buna rağmen güçlüydüler. “Bu da geçer, ülkemize elbet bir gün geri gideceğiz” hayaliyle ayaktaydılar. Hasat bitince de zaten gittiler; bir daha görmedim.

Traktör römorkunda köye giderken şarkılarına bu defa çepikler eşlik ediyordu. Sesi güzel olan iki kişi dönüşümlü söylüyor, diğerleri nakaratı tekrarlıyordu. Terapiden öte bir şey yapıyorlardı.

Kısa Dalga radyo

Bir gün Boğazlıyan’a erzak almaya gittiğimizde İngilizce öğretmeni benden bir el radyosu istedi. Kâğıda “SW1–SW2 kısa dalgalı radyo ve 4 pil” yazmıştı. Radyoyu aldım. Neden istediğini o an anlamamıştım. Sonra fark ettim: VOA, BBC ve akşamları Erivan Radyosu’nun Kürtçe yayınlarını dinliyordu. Zaman zaman Türkçe “Burası Tahran, İran İslam Cumhuriyeti’nin Sesi” anonsu geldiğinde beni çağırıp tercüme ettiriyordu. Memleketinden haber duymak istiyordu. Radyo açılınca en az 3–5 kişi etrafına toplanıyordu.

Halay: Topluluk bağlarını güçlendiren ritüel

Gündüz kızgın güneşin altında tarlada mercimek yolan bu insanlar, akşam eve gelince nasıl halaya duruyorlardı, hâlâ anlamış değilim. Yemekten sonra haftada üç-dört gece halay çekmeden uyumuyorlardı. Namazlarını vakitli kılarlardı; uzun tespihleri vardı, 90 boncukludan daha uzun tespihler. Uzun dualar ederlerdi; tespihlerden de uzun. Çok acıları vardı. Beddua etmiyorlardı; sadece topraklarına geri dönmeyi istiyorlardı. Bir de onlara bu acıları veren “ümmet” için güzel dualar ediyorlardı. Hâlâ ümitliydiler ve hâlâ bir şeylere inanıyorlardı. Ümmetsizdiler ama yine de ümmet için dua ediyorlardı. Tüm bunları sesli yapıyorlardı; belki ümmet duyar ve utanır diye.

Köyde kaldıkları süre boyunca kimseyi rahatsız etmediler. Köylüler ilk başta önyargılıydı; tanımadıkları bir grup yetişkin erkek, aniden köylerine gelmişti. Kıyafetleri farklıydı, dilleri anlaşılmıyordu. Diyalog çoğunlukla Ateş ailesi üzerinden, yani bizim üzerimizden yürüyordu. Köylülerle zamanla dost olduk. Otuz yıl sonra bile olsa iletişimimiz sürdü. Hâlâ iletişim hâlindeyiz. Aslında konu yaşam ise toplumun birbirleriyle hiç sorunu yok. Siyasette nemalananların toplum ve topluluklarla sorunları var. O yıllarda Anadolu’da siyaset bugünkü kadar yakıcı değildi. Kürt–Türk tartışmaları bu kadar sert değildi. 90’lı yılların başındaydık.

Jandarma köye geldi

Bir gün jandarma köye geldi. Şikâyet olmuştu. Babam, jandarmaya uzun uzun Peşmergelerin hikâyesini anlattı. O acı ve elma kokulu hikâyeyi… Diyarbakır Valiliği’nden aldığı izin belgelerini de gösterdi. Komutan, her şeyin normal olduğunu söyledi ve ayrıldı. Tek ricada bulundular: Halayı yüksek sesle oynamasınlar.

Bunu gruba ben ilettim:

“Leşker dibêje bila govendê bi dengê bilind neleyizin.”

(Askerler diyor, halayı yüksek sesle oynamasınlar.)

Hacı adlı genç,

“Me nabîzin newlo?”

(Bizi almayacaklar değil mi?) diye sordu.

“Na… Babê min ji Waliyê Amedê destûr standiye. Ti kes nikare we bibe derê din.”

(Hayır. Babam Diyarbakır valisinden izin almış. Kimse sizi bir yere götüremez.) dedim.

Korku, Halepçe’den Yozgat’a kadar peşlerinden gelmişti.

Dedim ya, babam müthiş bir adamdı. Her zaman bir B planı, hatta C planı vardı. Medrese kültürü almıştı; Kürtçe, Türkçe, Osmanlıca ve Farsça okur-yazardı. Firdevsî’den beyitler okurdu. Başı dara düşen ona gelirdi. Bu insanların yolculuğunda da hem merhamet hem akıl vardı: kontrolü elinden bırakmadan, detaylarla yürüyen bir plan.

Halepçe: Kürt hafızasına kazınan acı

Halepçe, Kürtlerin hafızasına kazınan bir trajedidir. Saddam Hüseyin rejiminin kimyasal saldırısı, binlerce masum sivilin ölümüne yol açtı. Bu felaketten kaçanların bir bölümü Türkiye sınırına ulaşabildi.

Dönemin Türkiye Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın, bu trajedi karşısında duyarlılık göstererek sınırların açılmasında rol oynadığı, kamuoyuna yansıyan ve hafızalara yerleşen bir anlatıdan ziyade, müthiş bir el uzatma ve destekti. Ruhu şad olsun.

Ancak Halepçeli Kürtlerin Türkiye’ye girişleri kolay olmadı; sınırda gecikmeler ve sıkıntılar yaşandı. Buna rağmen Mardin’den, Diyarbakır’dan, Urfa’dan, Antep’ten, Adıyaman’dan, Van’dan, Hakkâri’den ve daha birçok yerden insanlar, sınırda bekleyenlere yiyecek, giyecek ve yardım ulaştırmaya çalışmıştı.

Halepçe faciası, insanlığın karanlık yüzünü gösteren bir anıt olmanın ötesinde; Kürtler için dayanışmanın, insani yardımın ve merhametin gücünü hatırlatan bir ibret levhasıdır.

(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)