İçine girdiğim kapılardan çıkamıyorum; sığmıyorum dünyaya. Tutmuyor artık beni acının bileşkesi bu kadim topraklar. Avutmuyor artık beni gecesine itaat etmiş çocuklarını yerden yere vuran bu belalı coğrafya. Kalsın o zaman faslı girizgâh, gitsin dibace. Tekleyip duran kalbim değil mi Mevla’sının uzağında. Yetişir gayrı!
Ama gelip bulacak beni kaybedilmiş sonbaharımız, gelip vuracak beni o uzun yaz.
Doğduğum yere dönmek için yaşamadım ben. Hangi muhacir surette yitirdim gençliğimi. Hangi mülteci yazgıda kaybettim kendimi. Hangi menfada suya düşürdüm mendilimi. Ben kırılmış bir aruz vezni bütün uyaklı aykırı benliğimle, müdavimi olduğum akşam meclislerinde. Elimde kalmıştı makam mansıp izi. Sevmezdim ben anneciğim, geri dönmek mecburiyeti olmasaydı. Gitmek için mi geldim. Yazgımın sesini her yerde, her şeyde duydum. Çölde kum, gökte yıldız, yerde insan, suda balık, yolda işaret, dalda çiçek, gözde bebek…
Etrafımı kuşatıyor ebabil uğultusu. Az kaldı dağların yürümesine, suyun ateş almasına, toprağın kan kusmasına, içimin talan olmasına, beynimin kupkuru kütüğe dönüşmesine, Ebu Leheb’in ellerimde belirmesine. Az kaldı cananın gülistanında canımın hepten yanıp kül olmasına. Bu giden benden bir parça değil mi? Almadı mı rızkını? Terbiye etmedi mi açlığımı?
Kayıplardadır babam yine, tunç kargısına geçirilmişse imanım. Renksiz susuz bir katre olsam, babam diye arasam, ağlasam, başa dönmeyecek dünya ya da başladığı noktada kurgulanmayacak bu hikâye. Kelepir yurdunda boğaz tokluğuna kurgularla ömrümü tüketeceğim yine.
Ah benim sermayem, bilmem hangi duanın kapısında kovuldun. Yüz sürmezdim böyle şarkılara, medet ummazdım ah u efkâr çekmiş hatıralardan. Bilmem kaç asır evvel kendi kanımda boğulmuşum, gurbet deyip yollara düşmüşüm, garipliğimi uğurlamışım. Hep dışarıda, hep yabancı, hep ayrıksı... Elim uzakta. Eriyen kardan adamım işte: Sobe! Güvesine meze vurmuş Hint keneviri. Evladımı babama verdim, bilmem kaç hektarlık bir küfrün ağrısında. Kopar cangıl. Toplanır şimdi bütün ayrılıklar.
Ben hürriyet kaçkını, siyah kan kâbusu. Kuşlara verdim çocukluk düşlerimi, iğreti tuhaf gölgemi. Kafesinde durur mu hala mekteb-i vusta ilahileri. Anadilim benim, Kürtçem, ilk yalnızlığım, suskunluğum, uzaklığım. Yaşamaya can attım geceye kaldım. Bu yüzden ağır adımlarla gün ışığına taşındım. Görünmez merdiven basamaklarında sere serpe göç şarkılarım, göçer ömrüm, göçebelik hatıralarım.
Denizi olmayan adımlarla yürüyorum bu kadim topraklarda, bu belalı coğrafyada. Deniz olmadığı için mi bu çorak topraklar kana bulandı yoksa topraklar kana bulanacağı için mi denize yer verilmedi buralarda. Balığın hayali bir deniz... Kalbim karaya vurmuş bir balık. Karnımda can çekişiyor dünya. Başımın hemen üzerinde jenosit darağaçları... Ayaklarıma inmiş, kimyasal kokulu Halepçe. Muaccel, menfi ve muarız…
Geçmedik hiçbir vakit çocukluk avlumuzdan. Hiç çıkmadık çocuk ayaklarımızla. Büyüyen dünyaydı sadece, geçip gidense insanlar. Çivisi çıkmış dünya uğramıyordu avlumuza. Sonra deri değiştirdi dünya, renk attı, yuttu avlumuzu, kırıp geçti çocuk ayaklarımızı. Dışarıda kaldık savunmasız üryan. Dilimizde hep aynı nakarat: Öldüm ölümlerden ölüm beğenerek, öldüm yaşam denilen kutsal hediyeyi hiçe sayarak. Neruda ağrısı: Halkım ben, sayısı bilinmez halk. Sesimde sessizliği delecek ve karanlıkta filizlenecek.
Ülkeler fethetmeye çıktık farkında olmadan. Küçük bir yerkürenin peşinden koşturduk, ilk gençlik boylarında. Halel getirmedik yüzdüğümüz sulara. Utangaç bir ceylan gibi indirdik yürek gemimizi göl sularına. Fakat sonra bir kurna gelip bulacak bizi, dedik, indirecek yere her ikimizi. Kuzular büyüyecek, büyüyecek; utandıracaklar bizi büyümüş gölgelerinde.
Çiğdemler açacak, solacak; zehir gibi oturacaklar midemizde. Etme bulma dünyası değil, gelip geçme rüyası. Bir zafer tanrıçasının koynunda… Zılgıt yemiş gibi. Taze gelin acısı. Bir daha uğramayacak çocuk düşlerime annemin genç hayali. Bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Bir şarkıda duracak zaman.
Taşların suretine çiziyoruz isim haritamızı, Ad kavminden mülhem. Bir ucunda sen öbür ucunda ben; bir ucunda firak, öbür ucunda vuslat; bir ucunda veda, öbür ucunda merhaba… Diyemiyorum kardeşlerim, diyemiyorum. Çocuklar daha çabuk büyüyor, daha erken ölmek için; anneler acılara şahit olamıyor, uzaklardan bakmaya mecbur oldukları için. Sevinçler galebe çalamıyor, savaş naralarının altında kalakalıyorlar sevecen kalpleriyle. Oysa verecek ne çok sevgileri ne çok merhametleri vardı. Artıkça arttı hiçbir vakit anlatılmayacak olanlar. Herkes bir uzağında savrulup gidiyor, herkes bir uzaktakine hasret ölüyor, her şey gölgesini kanırtıyor.
Yağmur gibi yağıyor bombalar, sular seller gibi akıyor kanlar, barut kokuyor nefesler, geç atıyor tekin olmayan şafaklar, asma dalında asılı kalıyor yaşlanmış yaşlı gözler. Şehvetli geceler saklı bir nedametle yâd ediliyor, çıraların kenarına kurulmuş sade ve asude telek meclislerinde. Anneler babaların kuyusunda boğuluyor; babalarsa kendi annelerine hasret kalıyor. Bir anne bir başka annenin karşılığı olamıyor, yerini dolduramıyor. Bıçaklanmış yerler, yeniden kan ve karanlık topluyor uykusuz kalınmış kasvetli gecelerde. Umutlarsa bahara gübre niyetine saklı tutuluyor.
Hükümdar ruhlu yanık buğdaylardık hani biz. Yalnızlığa ve haksızlığa meydan okumak için dünyaya uğramıştık. Bir solukta altını üstüne getirecektik kahpe dünyanın. Kaldırılması bir hayli güç bir yalan olduk kendi ömrümüze. Akla ziyan bir hece, ah; elleri kanlı bir Prometheus, mahpus; Allah’ın beşere giydirdiği en uzun esvap, gece. İsyan etmedik yine de ne kendimize ne de Rabbimize. Kaderimizin elinde taze çamurduk, naif ve saf niyettik, şekil suret tutmaya meyilli. Ah biz muttasıl kanayan geceydik Haşim’in dizelerinde, hem de ilk keşiflerimizde. Benim portre koleksiyonumda; (Ne Zaman Gitti Tren, Leo?) seninse öfkeli nasırlarında (Yolumuz Gurbete Düştü, Calep!) Muttasıl kanayan bir geceydik annemizin dizlerinde. Her yürüdüğünde annemiz, bir şeyler batardı içimize, heyulalar dolanırdı boğazımıza, ıslanırdı gözlerimiz sonbahar yağmurlarına inat.
Ama giden gidiyor anneciğim. Sen öğrettin bize kısa ve eksik bıraktığın masallarında. Bu yüzden hiçbir vuslatı uzun tutmadın, hiçbir sevmeyi ölümsüz gözlerle sevdirmedin. Ellerinde karanfil kokusu hep saklı, kalbime kök salmış servi ağaçlarının görünmez ince kolları. Anlattın bize isyanı ve itaati. Senin dilin olan Kürtçede susmak bu yüzden daha çok mu acıttı içimizi, yoksa bizi bugünlere mi taşıdı. Hiç bilemiyorum.
Ne çok köyler gezdik, şehirler devirdik. Eski Kıta dedik sınır boylarına vurduk. Allah’ım hep bizdik gözlerden ırak, kendimize hasret. Hep eksik kalıyordu hayat hamlelerimiz. Mesela Afrika’da bir köpek, Asya’da bir at, Arabistan’da bir deve. Olmadık yerlere bakıyorduk. Düşüyordum, olmayan ellerinle tutuyordun beni. Militan olamadık hayatın hiçbir kulvarında. Partizan değildik kısa vadeli güdümlü atışlarda. Bir gariptik işte. Aynı şarkıya meftun…
Çocuklarım hiç olmayacak babamın uzağında. Büyük adamlara satmak için düşlerimi, daha korkunç acılar çekmeliyim, şöyle sefilinden sokaklarda yatıp kalkmalıyım, delik deşik ayakkabılarla büyük adımlar atmalıyım. Anne kucağına hasret yürümeliyim. Matematiksel çıkarımlardan azade salya sümük yoluma devam etmeliyim. Medet ummadan ne kendimden ne de başkalarından. Azat etmişse Rabbim beni ne gam ne işaret beklemeliyim.
Öldümse üç kere dördüncü defa dirileceğim içindir. Namusum üzerinde seferberlik türküleri okunmuşsa yâdında, dedemin toprak kalbi tekleyecektir göğüs kabzamda. Öldümse üç kere daha genç doğmak içindir. Bir anlamı, bir karşılığı olmalı üç ölüm ile dört diriliş arasındaki hürriyetin. Mekteb-i vustadaki çocuk yeniden ortaya çıkmalı, muhacir olmalı kendine hep, mülteci kesilmeli ömrüne yeke yek. Kırılmalı bütün zincirler, bentler, duvarlar.
Hayatın başında tuttuğumuz ömür pınarlarımızı terk etmeyi hiç düşünmedik, bırakıp gitmeyi aklımızdan dahi geçirmedik. Ölüme diş biledik. Bir gariptik kendimize. Biz çok şey beklemedik hayattan; fakat toprağımız kadimdi, coğrafyamız belalıydı. Her yerde kan vardı; her yer kan kokuyordu. Nereye baksak kızıldı, nereye dokunsak kan bulaşıyordu ellerimize. Kızamık gibi sirayet ediyordu.
Biz isyan olmadık, değil mi anne. Öğretmedin bize. Senin rahle-i tedrisinde yoktu zulmet ve ihanet. Biz iki garip çocuk, mekteb-i vustadan. Ben haritanın bir ucunda, sen öbür ucunda... Meğer ne çok çocukmuşuz kendi ömrümüze. Yazık oldu bize, yazık. Biz doğunun çocukları, bunları hiç hak etmedik.
Poyraz yaşadık en yaşanılası iklimlerde. Girmişti bir kere arzu timi ergen yoksul bedenimize. Harp başlamıştı üzerimizden. Savaş zarı atılmıştı. Ani’de bir harabeydik gayrı, Akdamar’da bir çoban. Ayağa düştük her dipçik darbesiyle. Süngülerden yol alıyorduk Erzurum’da, Sivas’ta, Cizîra Botan’da. Şarapnelleri kuşanmıştık. Konuşun demiyorlardı bize. Konuşmuyorduk. Mitralyözlere yaslanıyorduk. Dağlara sesleniyorduk, sarp yamaçları seviyorduk. Meğer ne çok seviyormuşuz dağları.
Uyanır mı uykusundan müntehir Sadullah Paşa, cinayet kokusuna gelir mi ittihatçı komitacılar. Namusunda İhsan Nuri Paşa, menfasında Yunus Dildar, şeriatında Molla Said: Efendim yalan yanlış biliyorlar bizi, dönsün diye yalancı tarih çarkları. Hiç acımadan harcıyorlar bizi, yakıyorlar kalender bedenlerimizi.
Efendim, biz Doğu’nun Çocukları, doğru, acıyı çok sevdik bu kadim topraklarda, belalı coğrafyada; lakin başka şansımız olmadı hiçbir vakit, böyle gelmişti böyle görmüştük. Kanla açtık yaşlı gözlerimizi. Bir suçumuz yoktur kanaatimizce. Mazurumuz; çünkü hep acıydı gördüğümüz. Acıyla yatıp kalkar olduk hep. Acıyla haşır neşir olduk oyuncak niyetine. Kim istemez ki aşkı. Biz ki Melayê Cizîri’nin kâsesinden içmişiz aşk şerbetini. Sevdik biz yaratılanı yaratandan ötürü Yunus misali. Kıymadık hiçbir cana. Hoş gördük, hoş görülmedik lakin.
Efendim, çok görmeyin bize aşkı, sevdayı ve yaşamı. İnsandık biz de nihayetinde. Çocuktun sonra. Çocuklarımız vardı oldu olacağı. Aslında o avludan çıkmayı hiç istemedik, istemezdik. Deri değiştirdi dünya, bombalar atıldı üzerimize. Bu yüzden annemizi çok sevdik Allah’tan sonra. Babamızaysa bakıp bakıp ağladık her iç geçirmede. Kısa kalmıştı gölgesi dağ gibi babalarımızın.
Efendim, ben baba olamayacağım mesela. Genç yaşında toprak olmak ne garip şeymiş. Ölmeden hissetmek sonra… Ölmeden ölmeyeceğini bilmek, ölümlerden ölüm beğenmek… İsyan etmedik ne annemize ne de Rabbimize. Adımız çıkmışsa da Doğu’nun Çocukları’na bu kadim topraklarda, bu belalı coğrafyada yaşamaya azmettik yine de.
Efendim, ayçiçekleri olmadan ay üzerimize doğmaz, nâr olur bize dar-ı dünya. Ayçiçekleri olmadan aman vermez bize annemiz, uzadıkça uzar gecelerimiz. Sonra çıkarılırız avludan, ayçiçeklerini görmeden. Şimşek gibi bombalar yağdırılır üzerimize. Kabuk bağlamış bir avuç çekirdekle yollara düşmeliyiz biz geride kalanlar. Kahpe bir kurşun gelip bizi bulmadan, doğduğumuz topraklar annelerimizin gözyaşlarına mezar olmadan, yollara çıkmalıyız.
Efendim, hiç bağışlanmayacak bir şey yapınız, bakınız gözlerimizin içine.
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)
Yorumlar
Misafir olarak yorum yazın ya da daha etkili bir deneyim için oturum açın
Yorum yazın