Kürtler ne istiyor, ne mümkün?
Bu yazı, Kürtlerin neyi hak ettiğini ya da neyi istemesi gerektiğini tartışmıyor; çok daha zor ama daha gerekli bir soruya odaklanıyor: Bugünün dünyasında, mevcut güç dengeleri ve tarihsel gerçeklik içinde, Kürtler için hangi talepler karşılık bulabilir, hangileri iyi niyetli ama sonuçsuz birer beklenti olarak kalır?
Kürt meselesi üzerine yapılan tartışmaların önemli bir kısmı, duygusal reflekslerle ya da sloganlarla yürütülüyor. Oysa bu mesele, romantik beklentilerle değil, tarihsel gerçeklik ve real-politik zeminde ele alındığında daha doğru anlaşılabilir. Kürtlerin bugün yaşadığı çıkmaz, esasen yüz yılı aşkın bir sürecin birikimli sonucudur; bu süreci doğru okumadan sağlıklı bir gelecek tasavvuru kurmak mümkün değildir.
I. Dünya Savaşı sonrasında imparatorluklar dağılırken ve ulus devletler kurulurken, Kürtler tarihsel bir kavşakta bulunuyordu. Ancak o dönemde Kürt toplumunun ne yaygın bir ulusal bilinci ne de bunu siyasal hedefe dönüştürecek örgütlü bir iradesi vardı. Az sayıda entelektüel bağımsızlık fikrini dillendirmiş olsa da toplumun büyük çoğunluğu kimliğini etnik bir aidiyetten ziyade dini bir çerçevede, “ümmet” anlayışı içinde tanımlıyordu. Halifeliğin devamı beklentisi, yeni kurulan devletin içinde kalmayı daha güvenli ve anlamlı bir tercih hâline getirdi. Bu tercih, bir irade eksikliğinden çok, dönemin sosyolojik gerçekliğinin sonucuydu.
Ne var ki, ulus devletler kendi sınırlarını çizip egemenliklerini tahkim ettikçe, resmî milliyetçilik anlayışları da sertleşti. Tektipleştirici politikalar, yıllar içinde Kürtlerde gecikmiş bir etnik kimlik bilincinin oluşmasına yol açtı. Ancak bu bilinç ortaya çıktığında artık dünya başka bir evreye geçmişti. Sınırları çizilmiş, orduları kurulmuş, kurumları yerleşmiş devletlerden koparak yeni bir devlet kurmanın yolu, ancak topyekûn bir savaşı kazanmakla mümkündü. Türkiye’ye, İran’a, Irak’a ya da Suriye’ye karşı böyle bir savaşı kazanabilmek ise Kürtler açısından dün mümkün değildi, bugün de değildir.
Bu gerçeklik, çoğu zaman göz ardı edilir. Kürtler, içinde yaşadıkları devletleri parçalayabilecek bir askerî, ekonomik ya da siyasal güce hiçbir zaman sahip olmadılar. Bu nedenle objektif olarak bakıldığında, Kürtler bu devletler için gerçek bir “bölünme riski” oluşturmaz. Ancak buna rağmen, özellikle milliyetçi söylemlerde Kürtler sık sık “bölücü” olarak etiketlenir. Bunun nedeni Kürtlerin fiilî gücü değil, ulus devletlerin kendi iç bütünlüklerini sağlamlaştırmak için ihtiyaç duydukları “iç tehdit” algısıdır. “Biz” duygusunu pekiştirmek için bir “öteki” yaratma ihtiyacı, birçok ülkede benzer biçimde azınlıklar üzerinden karşılanmıştır.
Bağımsız bir Kürt devleti istemek ile bunu hayata geçirebilecek koşullara sahip olmak arasındaki fark burada belirleyicidir. İstemek, hatta çok istemek, tek başına tarihsel sonuç üretmez. Günümüz koşullarında Kürtlerin, bulundukları hiçbir ülkede kendi başlarına bir devlet kurmaları, bu devleti askerî olarak korumaları ve ekonomik olarak sürdürebilmeleri mümkün görünmemektedir. Bu ancak dış güçlerin müdahalesiyle mümkün olabilir ki, bu noktada da başka bir gerçeklik devreye girer.
Hegemon güçler, Kürt meselesini hiçbir zaman Kürtlerin özgürlüğü için ele almadılar. Bu mesele onlar için bir kaldıraç, bir pazarlık unsuru oldu. Gerektiğinde destek verdiler, gerektiğinde geri çekildiler. Çıkarlarını garanti altına aldıklarında Kürtleri masada bıraktılar. Kürt sorununun kalıcı biçimde çözülmesi ne bu güçlerin ne de bölgedeki devletlerin kısa vadeli çıkarlarına hizmet etti. Aksine, çözümsüzlük herkes için kullanışlı bir araç oldu.
Bu koşullar altında asıl soru şudur: Kürtler ne yaparsa kendileri için daha iyi bir gelecek inşa edebilir? Maksimum hayaller ile minimum kayıplar arasında yapılan bir tercih değil, mevcut koşullar içinde en rasyonel sonucu elde etmeye yönelik bir optimizasyon gerekir. Tarihsel deneyimler, halkların birlikte yaşama pratikleri ve siyasal sistemlerin dönüşüm kapasitesi dikkate alındığında, özellikle Türkiye’de yaşayan Kürtler için en gerçekçi yol, bu ülkenin vatandaşı olarak demokratik standartların yükselmesi için içeriden, barışçı bir mücadele yürütmektir.
Türkiye’nin demokratikleşmesi, yalnızca Kürtlerin değil, bu ülkede yaşayan herkesin kazanımıdır. Hukukun üstünlüğü, eşit yurttaşlık ve özgürlüklerin güçlenmesi, etnik kimliklerin güvenliğini de kalıcı hâle getirir. Bu nedenle Kürtler için en rasyonel tercih, Türkiye ile çatışmak değil, Türkiye’yi birlikte dönüştürmektir. Bu yol, zor ve sabır gerektirir; ancak kısa vadeli hamasetten çok, uzun vadeli gerçek kazanımlar üretme potansiyeline sahiptir.
Sonuç olarak mesele, Kürtlerin ne istediğinden çok, neyin gerçekten mümkün olduğuyla yüzleşebilme cesaretidir. Gerçekçi olmayan hedefler, haklı talepleri bile aşındırır; mümkün olanı ısrarla ve barışçı biçimde zorlamak ise kalıcı kazanımlar üretir. Bugün Kürtler için asıl tercih, bir çıkmazın içinde oyalanmak ile ortak bir geleceği akıl ve sabırla inşa etmek arasındadır. Bu tercih yalnızca Kürtlerin değil, bu topraklarda birlikte yaşayan herkesin geleceğini belirleyecektir.
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)