Kimlik, sınıf ve erişim çağında demokrasi: Bir ideoloji için neden mücadele edilir?

Neden bir ideoloji için mücadele edilir? Bu soru, hem bireysel hayat hikâyelerini hem de toplumsal kırılmaları kesen derin bir sorudur. Çoğu zaman ideoloji yalnızca bir fikirler bütünü değildir. İdeoloji, bazen yaşamın anlamına, varoluş biçimine, hatta bir korunma mekanizmasına dönüşür ve bir “ev” hâline gelir.

Dünyanın daha az avantajlı bir yerinde, küresel zenginliğe kıyasla geri kalmış bir coğrafyada doğduğunuzda, gördüğünüz ve size gösterilen dünyaya rağmen o alandan çıkmak son derece zordur. Zihinsel yapımız 0–6 yaş arasında şekillenir. O dönemde maddi, duygusal ve sembolik bir çevreyi içselleştiririz ve bu, dünyada duruş biçimimiz hâline gelir. Bu yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda psikolojik bir meseledir. “Normal”, “mümkün” ve “güvenli” olanın tanımı orada oluşur.

Elbette çıkmak mümkündür. İnsan yoksul doğup zengin olabilir. Ancak oranlar çok düşüktür. İstatistikler başka bir gerçeği daha gösterir: Sınıf değiştiren birçok insan, çocukken hayal ettiği gibi gerçekten “zengin” yaşayamaz. İçsel standart, 0–6 ya da 0–12 yaş arasında içselleştirilen yaşam düzeyine yakın kalır. Çünkü orası güvenli alandır. Diğeri, nesnel olarak daha iyi olsa bile, güvensizlik alanına dönüşebilir. Gerçek dışı olduğu için değil; duygusal olarak istikrarsız olduğu için.

Tam da burada ideoloji devreye girer. Bir acı, ideolojik ve duygusal bir tepkiye dönüşebilir. İçinde bulunduğu bağlamdan çıkmanın ne kadar zor olduğunun bilincinde olan kişi için bilinç belirleyicidir; kimliğini ve özellikle onurunu savunarak var olmaya başlar. İdeoloji, varoluşun teyidi, sembolik hayatta kalmanın dili olur.

Bugün içinde yaşadığımız dünya bize demokrasi, eşitlik ve adalet fikrini sunuyor. Fakat “sonradan gelenler”, “son sıradakiler” için bu vaat her zaman sorgulanabilir görünüyor. Ben kendimi o “sondakiler” arasında görüyorum: Ne zengin, ne soylu, ne aristokrat ne de ayrıcalıklı bir sınıfta doğdum. Kürt olarak, “Tanrı’nın unuttuğu” bir yerde doğdum. Ve dokuz yaşında, “Tanrı’nın lütfuyla” kendimi Milano’da buldum.

Doksanlı yıllarda bir Kürt çocuğu için Milano başka bir evrendi. Sokaklar; Corso Buenos Aires, Via Torino, Duomo di Milano, Via Montenapoleone birer hayaldi. Çamurdan ya da kırılgan tuğlalardan yapılmış evlerden gelen bir çocuk için bu, bambaşka bir dünyaydı. Ardından Brera’nın merkezinde, önemli bir ailenin kurduğu bir toplulukta misafir edilmek… Dokuz yaşındaki bir çocuk için bu tam bir zihinsel karmaşaydı. Derin bir içsel yarılma.

Bu yarılma yalnızca coğrafi ya da ekonomik değildir; kimlikseldir. “Ev” olarak bildiğiniz şey ile dünyanın size sunduğu imkân arasındaki mesafedir. Bu ikiliği, bu gerilimi hep içimde taşıdım.

Bugün bu nedenle net bir şey söylüyorum: Demokrasi vardır. Retorik olarak değil; girilmesi, yaşanması ve kullanılmasının talep edilmesi gereken bir alan olarak vardır.

Bu düşünce, bir arkadaşımın “Dünya kötü, belki de hiç ulaşmamak daha iyi” demesiyle başlayan bir konuşmadan doğdu. Ben tam tersini düşünüyorum. Ulaşmak gerekir. Ve bize vaat edilen her şey için mücadele etmek gerekir. Eğer bize tarihin en demokratik çağında yaşadığımız söyleniyorsa, bilgiye ve kültüre erişimin hiç olmadığı kadar açık olduğu ifade ediliyorsa, o zaman bundan yararlanmayı talep etmeliyiz.

Korku ya da hayal kırıklığı nedeniyle dışarıda kalamayız. Bugün var olan araçları kullanmazsak, bize açık olduğu söylenen alanlara girmezsek, kendi dışlanmamızın sorumluluğunu da paylaşmış oluruz.

İdeoloji acıdan doğabilir. Ama katılıma da dönüşebilir. Mesele vazgeçmek değil; o yarılmayı aşmaktır. Ulaşmak, mücadele etmek, katılmak ve vazgeçmemek.

(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)