Zaman ve ruh: Can bulması gereken dil

Dr. Jan İlhan Kızılhan

Dili kavramadan önce onu bedenimde, duygularımda hissettim. Daha tek bir kelime bile kuramazken, annemin sesini ana rahminde duydum. Annem elini karnına sürer, tuhaf, hüzünlü ama şefkat dolu sesler çıkarırdı. Ne dediğini anlamazdım ama benimle konuştuğunu hissederdim.

Başlangıçta dil benim için özel bir anlam ifade etmiyordu; o bir bağdı, nefesimden, kanımdan ve ruhumdan geçen bir ezgiydi. Anadilinin, birinin ilk kez güven hissettiği ve yalnız olmadığını anladığı an başladığına inanıyorum.               

Bu his doğumdan sonra da devam etti. Ağladığımda annem şarkı söylerdi. Uyuyamadığımda benimle konuşurdu ve o kelimeleri hala içimde taşıyorum. Bazen gözlerimi kapattığımda annemin o sözlerini duyarım; sanki yakın ya da uzak bir yerden yankılanırlar.       

Korku ve utanç anlarında, çocukluğumda alay edildiğimde, dayak yediğimde veya tehdit edildiğimde beni teskin eden şey, annemin anadilimdeki eli ve sesiydi.  

Herkes işinde kullanmak, başarı kazanmak ya da dünyayı gezmek için birçok dil öğrenebilir; ancak sadece tek bir dil hayatın erken dönemlerinde kök salar. O dil varlığımızın derinliklerindedir ve sinir sistemimizin bir parçası gibidir. İnsan o dili sadece öğrenmekle kalmaz, onun aracılığıyla duygularını ve varlığını dışa vurur.       

Dilin bir araçtan fazlası olduğunu söylemek duygusal bir abartı değildir; bu, antropolojiyle doğrudan bağlantılı bir gerçektir. Her dil dünyadaki olayları organize etmenin, yorumlamanın ve hatırlamanın özel bir yoludur. Bir dil yok olduğunda sadece kelimeler değil, bir bakış açısı da silinir. Her dilde bir halkın hikayelerinden, sözlü geleneklerinden ve ortak deneyimlerinden oluşan bir hazine saklıdır. Ne zaman bir dil sussa, insanlık hafızasının bir parçası da onunla birlikte solar ve yok olur.

Bugün dünyada yaklaşık 7000 dil konuşuluyor. Büyük bir kısmı birkaç on yıl içinde yok olacak; bir patlama nedeniyle değil, artık konuşulmadıkları için. Ben birkaç dil konuşuyorum. Akademik metinlerimi, romanlarımı ve araştırmalarımı bana birçok kapı açan farklı dillerde yazıyorum. Her dil kendi başına bir dünyadır, kendine has bir mantığı ve müziği vardır. Ancak anadilim her zaman farklıdır, diğer dillerden daha derindir; çünkü o sadece kendini ifade etmek için kullanılan bir dizi kelime değil, iç dünyamın ilk evidir.

Dil sadece duygu ve düşüncelerimizin bir yansıması değildir; düşüncelerimize şekil verir, dikkatimizi yönlendirir, kavrayışımızı düzenler, hayatın fırsat kapılarını bize açar ya da kapatır. Dilin düşüncelerimiz üzerindeki derin etkisini belki de hiçbir zaman tam olarak bilemeyeceğiz ama bir şey tartışmasızdır: Dil; neyi gördüğümüzü, neyi hatırladığımızı ve neye inanabileceğimizi etkiler. Kelimeler ve duygular, eskiden sandığımızdan çok daha iç içedir. Bir acıyı veya korkuyu kelimelere döktüğümüzde sadece bir mesaj iletmeyiz, bir meseleyi çözüme kavuştururuz ve böylece bir huzur doğar. Dil, bir endişeyi adını koyabileceğimiz bir şeye dönüştürebilir. İnsanlar acı çeker ve konuşurlar; konuşabildikleri için de hayatta kalma gücü bulurlar.

Bununla birlikte, dilin iki yüzü vardır. Deneyimlerimizi isimlendirdiğimizde onları bir yere sabitleriz. Kelimeler bizi özgür kılabilir ama bizi hapsedebilir de. Kim sürekli "bunu yapamam" derse, kendi içinde kelimelerden bir hapishane inşa eder. Kim "bunu henüz öğrenmedim" derse, geleceğe bir kapı açar. Dil sihirli bir araç değil, ihtimallerin oyun alanıdır.      

Bu anlayış Kürt şiirinde çok nettir. 17. yüzyılda Ehmedê Xanî, Mem û Zin’i yazdığında, kendi diline sahip olmayan bir halkın ruhsuz bir beden gibi olduğunu söyler. Xanî için dil ne estetik bir araç ne de folklorik bir unsurdu; dil onun varlığıydı, onuruydu; hatıranın, aşkın ve varoluşun içinden geçip boy attığı o damardı. Acı dile getirilmezse sessizliğin içinde uzayıp gider. Aşk dile getirilmezse derinliğini kaybeder.

Eğer konuyu böyle kavrarsak, dilin sadece insanın içsel duygularını dışa vurması olmadığını anlarız. Dil, yukarıda bahsi geçen o duyguları düzenler ve toplumları birbirine bağlar; çünkü acıların paylaşılmasına ve umutların dile getirilmesine izin verir. Dil, içinde sadece çalışmadığımız, aynı zamanda birbirimizi anladığımız bir dünya yaratabilir.

İşte tam da bu yüzden bir dil siyasi olarak değersizleştirildiğinde açtığı yara çok derindir. Kürtçe on yıllarca Türkiye’de yasaklandı, hiçbir yasal statü verilmedi ve hatta konuşanlara para cezaları kesildi. O on yıllar boyunca Türkiye'de yapılan şey sadece bir iletişim sistemine müdahale değildi; hayata ve kişiliğe, bireylerin kendilerini ve nesillerin birbirini anlama biçimine bir müdahaleydi. Egemen dil (Türkçe); statünün, mesleğin ve güvenliğin dili haline geldi. Asimilasyon, şiddetten ziyade bu tür "ayrıcalıklar" üzerinden kök salmaya başlar.

Bugün Kürtçe Türkiye'de bazen kabul görüyor ancak bu kabulün içinde, eskisinden daha ciddi ve yeni bir tehlike var. Kürtçe şu an Türkiye'de, ironik bir şekilde, her zamankinden daha büyük bir tehlike altında. Bu tehlike açık bir yasaktan değil, sembolik bir sınırlandırmadan ve sistematik bir yalnızlaştırmadan kaynaklanıyor.

Kürtçe şu an bir "direniş dili" olmaktan çıkıp "folklorik bir nesneye" dönüşme aşamasında. Türkiye'de Kürtçe artık bir müze parçası gibi: Orada duruyor ama içi boş. Kültürel bir miras olarak tanımlanıyor fakat günlük hayatta, kurumlarda ve iktidar alanlarında tam ve doğru bir şekilde kullanılmıyor. Bir vatandaş Kürtçe şarkı söyleyebilir, o ezgiyle dans edebilir; ancak o dille işlerini yürütemez, kararlar alamaz veya bir kariyer sahibi olamaz.

Türkçe; gücün, yönetimin, akademik tanınmanın ve iş fırsatlarının dili olarak kalmaya devam ediyor. Türkçe, başarılı olanların ve sisteme ait olanların dilidir. İnsan, Türkçeyi kullanarak yükselebilir ve korunabilir. Kürtçe ise aksine; kabul ediliyor ama saygı görmüyor. Kürtçeye artık açıkça saldırılmıyor ama ustalıkla zemini kaydırılıyor. Bu, açık bir baskıyla değil; dikişsiz bir sistem, devlet ve toplum içindeki ilgisizlik yoluyla yapılıyor. Kürtçenin kurumlarda yer bulamaması şu örtük mesajı veriyor: "Bu dili konuşabilirsin ama bu dil seni hiçbir yere götürmez."

Bu şekilde dil, toplum içindeki konumunu yavaş yavaş kaybediyor. Konumunu kaybedince geleceği de kalmıyor. Asimilasyon her zaman gürültülü olmaz; bazen sessizce gerçekleşir. İdari, ekonomik ve bürokratik mekanizmalarla; eğitim sistemiyle, iş piyasasıyla ve "sosyal itibar" algısıyla gerçekleşir. Bu durum diller arasında bir hiyerarşi yaratır: Biri gücün ve başarının dili olurken, diğeri sadece şiir ve şarkıların dili haline gelir.

Baskı, direniş doğurabilir; ancak temellerin yok edilmesi unutmaya yol açar ve unutmak her türlü yasaktan daha kalıcıdır (Bir dil sistemden ve kurumlardan silindiğinde, insanlar dillerini yavaş yavaş unutur ve dil sessizce yok olur).

Kürtçe sokaklarda özgürce konuşulmadıkça, çarşı-pazarda ticaret dili olmadıkça, çocuklar anadillerinde eğitim görmedikçe günlük hayatta solmaya mahkumdur. Bu risk sadece Türkiye’de değil; kurumsal zayıflık ve siyasi baskılar Kürtçeyi İran ve Suriye’de de adım adım yalnızlaştırıyor.

İlgisizlik her şeyi yavaşça yıkar    

Dört ülkeye bölünmüş ve diasporaya dağılmış bir halk için dil sadece bir kimlik göstergesi değildir; "biz" kavramını somutlaştıran o ince iptir. O ip inceldiğinde, bizi birbirimize bağlayan ortak aidiyet hissimiz de çatlar. Canlı bir dil olmadan, halkına bağlılığın sadece yüzeysel bir şeye dönüşür.     

Buna rağmen, varlığımızı sürdürmemiz sadece siyasi değil, kültürel bir başarıdır. Şiirlerimiz, şarkılarımız, masallarımız ve romanlarımız bizim gerçek arşivimizdir. Ruhumuzu koruyanlar tanklar değil, seslerdi; insanın sadece kelimeleri telaffuz etmediği, onları hissettiği o ezgilerdi. Gerçek bir ağlayış, bazen sadece anadilde mevcut olan bazı kelimelerle mümkündür. Bazı özel bağışlama sözleri sadece anadilde karşılık bulur.

Eğer kendi devletimiz yoksa, sınır tanımayan o tek şeyi, yani dilimizi korumak için daha büyük bir sorumluluğumuz vardır. Bu koruma, ideolojilerle veya zorlamayla değil; o dili günlük hayatın her anında kullanarak olur.

Her dil; anneyle, babayla ve arkadaşlarla yapılan sohbetlerle yaşar. Dil;

Aşkta,

Tartışmada,

Gülüşte,

Kulağa fısıldanan bir sözde,

Sınıfta,

Ve şiirde yaşar.

Dil, insanların birbirine değdiği her yerde yaşar. Eğer kendimizi bir dilin içinde bulamazsak birer makineye dönüşürüz; çalışan, uyum sağlayan ve iş gören ama içi boş bir makine. Makine çalışmak içindir, insan ise yaşamak için. İnsanı yaşatan o töz ise sadece anadilde bulunur.

Anadilim; ilk güven duygumun dilidir,

Yaralarımın dilidir,

Direnişimin dilidir,

Ruhumun dilidir.

Bu yüzden amacımız sadece o dilin yok olmaması değil, aynı zamanda özgürce nefes alabilmesi olmalıdır.

Prof. Dr. Jan İlhan Kızılhan, psikolog, yazar ve yayıncı kimliğinin yanı sıra psikotravmatoloji, kültürlerarası psikiyatri, psikoterapi ve göç konularındaki uzmanlığıyla tanınmaktadır.

(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)