Hürmüz Boğazı ve Kürtler: Zaferin içinde tarihin dışında

Veysel Başçı

“Hürmüz” adının nereden geldiği meselesi, denizlerin hafızasına sinmiş nice savaş hikâyesi gibi kadim bir seyrüsefere sahiptir. Kimi, Hamza el-İsfahânî’nin aktardığı rivayete yaslanarak onu, Kürdzâd oğlu tek kollu Enû Urmezd-i Şapur’a bağlar, kimi bu anlatıyı fazla Şuubî/Ant-i Arap bir damar taşıdığı gerekçesiyle reddedip Ahura Mazda’ya yahut eski Hurmex coğrafyasına dayandırır. Bu arada rivayeti bütünüyle tersyüz edenlerin sayısı da hiç az değildir. O ismin Kürdzad değil Gürdzâd olduğunu, o kolun da öyle sanıldığı eksik olmadığını ileri sürenler dahi çıkar. Çünkü bu iki ismi birbirinden ayıran şey, sadece bir harf üzerine kondurulmuş küçük bir diakritik işarettir de ondan. “Nakısü’l-uzv/eksik uzuv” meselesi ise iktidarın meşruiyeti ile devletin kusursuzluğu üzerine düşmüş bir gölge olarak algılanır. Böylece çoğu kişi, Hürmüz’e dair rivayetlerin, yarım kalmış hafızaların ve bilinçli altüst edişlerin arasında kaybolur gider.

 Fakat bu rivayetlere değil de coğrafyanın hafızasına gizlenmiş tarihe bakıldığında bu ismin yüzyıllardır yalnızca bir hükümdar adı değil, bir kırılma hattı, önemli bir deniz ticaret koridoru ve stratejik bir boğaz adı olduğu hakikatidir. Bugün petrol tankerlerinin gölgesinde yeniden küresel siyasetin merkezine yerleşmiş bu boğaz, aslında insanlık tarihinin en eski hesaplaşma alanlarından birisidir. Tarih boyunca gücü elinde tutanın hukukunu dayattığı ve nüfuz mücadelesini zorla tahkim ettiği bir yerdir burası. İmparatorluklar birbirinin ümüğünü burada sıkmıştır, mezhepler denize burada karışmış, ticaret burada savaş kadar ölümcül olmuştur. Kısacası Parsların Pars, Arapların Arap dediği körfezin bu dar ağzına sıkışmış ince suyolu, gerçekte doğu ile batının birbirini tarttığı devasa bir tarih sahnesi olmuştur hep. Osmanlı’nın ise bu tarihi sahnede dengeyi gözeterek Basra dediği körfezin bu dar boğazına olan ilgisi ise hiç azalmamıştır:

Pir-i Reis gibi kaptanlar sayesinde körfezin havasını solumuş Osmanlı, stratejik boğaz Hürmüz’le ilgili pek çok diplomatik temasta bulunmuştur. Yukarıdaki minyatür de işte bu temaslardan birini gösterir. Her kudretli hükümdar gibi Avşarlardan Nadir Şah’ın Hürmüz rüyasını yansıtan bu sahnede, Osmanlı sefiri Mustafa Han büyük bir deniz donanmasının hazırlıkları için huzura kabul edilmiştir. Ancak kudretli Nadir’in Hürmüz hayalleri bu ihtişamlı tasvirin arka planındaki o dalgalı sulara gömülmekten kurtulamamıştır. M. Taki İhsani Arşivi.

 Ancak bu boğazla ilgili çoğu kişinin görmediği başka bir hakikat daha vardır. O da buradaki hikâyenin Kürtlerle olan derin ve girift ilişkisidir. Tek kollu Hürmüz’ün “ana” adı etrafında yaşanan tartışma bile, iktidarını Kürtlerle yaptığı iki büyük savaştan sonra ancak tahkim edebilmiş Sasani hafızasında Kürt unsurunun ne kadar eski ve silin(e)mez bir yere sahip olduğunu göstermeye yeter aslında ama bu kısa yazıyı o kadar eskilere götürme niyetinde değilim. Biraz daha yakın bir tarihe, 17. yüzyılın ilk yarısına uzanalım. Kürtlerin bir taraftan Urmiye Gölü havzasında tek kollu Xanê Çengzerin öncülüğünde Safevilere karşı destan yazdığı, diğer taraftan Kızılbaş ordusu saflarında, adını tek kollu Hürmüz’den alan boğazda Portekiz toplarına karşı omuz omuza savaştığı o çalkantılı ama bugünkü gibi tezat dolu yıllara gidelim istiyorum. Hürmüz adının ticaret gemilerine, savaş filolarına, Portekiz tricornlarına, Safevi sancaklarına ve İngiliz haritalarına aynı anda karıştığı o zamanlara… Körfez rüzgârlarının yalnızca baharat, inci ve barut değil, imparatorlukların hafızasını, halkların kaderini ve Kürtlerin makûs talihini taşıdığı o döneme…

I.   Şah Abbas ve Portekizliler

Malum yıl 1622’dir. Safevilerin “ol sahib-kırân, kişver-sitan” Şahı I. Abbas, kabileler ile sınır boyları üzerinde kurduğu yeni düzenle devrinin en kudretli hükümdarlarından birisi hâline gelmiştir. İran’ın dört bir yanından savaşçılar, serhat beyleri ve nam salmış aşiret kuvvetleri onun sarayına akmış herkes makamına göre bir hil’at ile ödüllendirilmiştir. Eski Kızılbaş düzenin yanına yerleştirilmiş yenilerle desteklenmiş askeri yapı, kuruluşunu tamamlamıştır artık. Gürcüler, Ermeniler, Kürtler artık yalnızca sınırların değil, Safevi iktidarının taşıyıcı kolonları hâline gelmiştir. Dersim’den Van ve Kafkasya’ya, Urmiye’den yukarı Mezopotamya’ya Kürt aşiretlerinin yerinden sökülüp İran’ın doğusuna Horasan içlerine kadar sürülmesi işlemi ise Safevi öncesi geleneklerden miras kalmış siyasi reflekslerle aralıksız devam etmektedir. Sınır boyları zayıflatılmış, aşiretlerin birer güç odağına dönüşmesi engellenmiştir. Fakat tüm bu demografik mühendislik aynı zamanda yeni bir askeri dünyanın da kapısını aralamıştır. Dün Osmanlı serhatlarında dolaşan düzenli düzensiz Kürt kuvvetleri, artık Kızılbaş ordusu saflarında, Herat önlerinde, Kandahar yollarında ya da Körfez kıyılarında görünmeye başlamıştır artık. Sadece kıyılarda da değil denizde de Kürtlere rastlamak sıradan bir hâl almıştır:

 

“Kürt bir deniz korsanı” olarak da anılan Şah Abbas’ın gözde akıncısı Şebüsterli Kürt Hüseyin’in savaşçı dostlarıyla birlikte Hürmüz sularında deniz yaratıklarını öldürdüklerini gösteren bir Kacar devri minyatürü. Hüseyin Kürd-i Şebüsteri ve minyatürün kaynağı için bk. https://l24.im/xbOuHIk

Dedik ya yıl 1622’dir. İskender Munşî’nin “gülsuyuyla yıkanmış” dediği Şahoğlu Abbas Hürmüz Boğazı ile Kişm Adası’nda iki büyük garnizon inşa ederek yüzyıldan fazla bir süredir körfezin kilidini elinde tutan Portekizlileri bölgeden söküp atmaya karar vermiştir. Bu görev için de “baba” lakabı verdiği Gürcü asıllı kumandan İmam Quli Han’ı görevlendirmiştir. Gürcü Undiladze hanedanına mensup Fars Beylerbeyi Quli Han, Kızılbaş kuvvetlerini İngiliz donanmasının ağır top desteğiyle Hürmüz Adası üzerine sevk etmeye başlamıştır bile. İki aya yakın süren kuşatma boyunca Portekiz toplarının taş burçlara çarpan gülleleri, denizin tuzlu buğusuyla birleşip göğü karartmış olsa da Kızılbaş’ı alt etmeye yetmemiştir. Kızılbaş’ın mükerrer inadı her defasında Portekizlilerce geri püskürtülmüştür çünkü Hint Okyanusu ticaretinin düğüm noktası olan bu adayı öyle kolay kolay kimseye bırakma niyetinde değildir Lizbon tacirleri. Bu arada kısa bir süre önce Hürmüz’e yakın bir limana adını vermiş olan “padişah-ı bîrr û berr” bıyıklı Abbas da Kızılbaş birliklerini teftiş için Hürmüz’e ayak basmaya karar vermiştir:

 

I. Şah Abbas’ın Hürmüz Boğazı ve Hürmüz Adasındaki Kızılbaş birliklerini ziyaretini gösteren bir İsfahan mektebi dönem minyatürü. Nida Şefiki Arşivi.

 Cerûnnâme ve Cengnâme-i Kişm

 Aynı günlerde, Hürmüz değil de “Cerûn” adıyla anılan o dar boğazda savaş bütün şiddetiyle sürmektedir. Portekiz topları denizi döverken, Kızılbaş askeri de dalga dalga adalardaki surlara yüklenmektedir. Körfezin sert rüzgârı, bugün olduğu gibi barut kokusunu ta Hint Okyanusuna taşırken, Quli Han’ın maiyetindeki Kadri adlı bir şair, yaşananları denizin karanlık sularına değil, şiirin dizelerine taşımakla meşguldür. Bir yanda topların uğultusu, öte tarafta kâğıt üzerine akan mürekkebin çıkardığı o cılız hışırtılar… Körfezde savaş sürerken Kadri de tüm olan biteni beyit beyit kayda geçirmektedir. Hürmüz Boğazı ile bu boğazdaki iki adanın fethini konu alan Cerûnnâme ile müellifi meçhul Cengnâme-i Kişm, İran-Portekiz deniz savaşlarına dair günümüze ulaşmış az sayıdaki önemli iki kaynak olarak kalmaz, körfezin dalgaları üzerine çöken dumanı, ateş kusan gemileri, sur diplerinde can veren askerleri satır aralarına işlemiş iki manzum eser olarak kayda geçer. Ardından o tarihi satırlar birer fetihnâme şeklinde Safevi patronajıyla İsfehan Okulu minyatürleriyle süslenir. Kızılbaş, bu boğaz ve o iki ada uğruna verilen mücadeleyi adeta imparatorluğun kaderini belirleyen büyük bir hesaplaşma gibi kronolojik resmeder. Ancak o manzum dizeler ile o estetik şölen arasında inci gibi saklı duran bir hakikat daha vardır. O da boğazdaki savaşın kaderini değiştiren şeyin yalnızca İngiliz gemilerinin ağır top atışları ya da Safevi ordusunun zenbureklerinin olmadığı hakikatidir. Defalarca geri püskürtülmüş Kızılbaş saflarında, savaşın kaderini değiştiren asıl kuvvet, Kadri’nin Ekrâd û Elvâr diye andığı Kürt ve Lor gazilerdir. Ekrâd û Elvâr’ın, Laristan’ın Cemyâri Kürtleriyle boğazın kaderini değiştirdikleri o kader anı da aşağıdaki şu minyatürle resmedilmiştir:

 Nida Şefiki Arşivi

 Kızılbaş’ın fethini zafer sarhoşluğuyla otuz iki “sâkînâme” başlığı altında toplayan Kadri, “denizler sultanı” dediği Kürtlerin eliyle kazanılmış bu zaferi överken, Hürmüz Boğazı’ndaki limanların, Bahreyn ve Umman kıyıları da dâhil olmak üzere Kürtlerin cesaretiyle nasıl ele geçirildiğini açıkça dile getirir: “Cihandîde goftâ ki Sultân-ı Kord / Be bender şeved bâ delîrân-ı Kord”. Ona göre Kürtler, Kızılbaş ordusunun içinde eriyen anonim bir kalabalık değildir. Savaşın asli ve aktif öznesidir. İshak-ı Kürt gibi münferit kahramanların ötesine geçen kolektif bir güç vurgusu hâkimdir Kadri’nin şiirine. Bununla birlikte zaferin bütünü ise Kızılbaş’a mal edilmiştir. Her defasında Kızılbaş’ın yardımına koşan bahadır gaziler onlar olsa da, Kadri’nin ironik biçimde belirttiği üzere, Kürtlerin ele geçirdiği limanlar, zaferin hemen ardından Sevandok’a teslim edilmiştir. Dolayısıyla Şerefhan’ın ufkunda belirmiş o dar boğazın hafızasında yalnızca gemilerin gölgesi, topların uğultusu ve askerlerin sur diplerine akmış kanı değildir saklı olan. Saklı olan, zaferin tam ortasında yer aldıkları hâlde denizin karanlığına, tarihin kıyısına sürülmüş Kürt savaşçıların unutulmaya terk edilmiş hikâyesidir.

  • (Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)