Kürtlerde ulusal refleksler

Ulusal refleksler, bir milletin veya toplumun özellikle tehdit, kriz, dış müdahale ya da varoluşsal tehlike anlarında ortaya çıkan ani, içgüdüsel ve kolektif tepkisidir. Türk-Kürt ilişkilerinde bu refleks, asimilasyon veya entegrasyon gibi dayatmalar karşısında kendini daha belirgin şekilde gösterir. Bireysel reflekslerde olduğu gibi düşünmeden, hızlı ve koruyucu bir biçimde harekete geçme hâlidir; ulusal ölçekte ise millî birlik, dayanışma ve direnç şeklinde tezahür eder.

Bu kavram, ilk etapta objektif bilimsel terimlerden ziyade siyasi retoriklerle ifade edilir. Milliyetçiler, solcular ve muhafazakârlar kendi perspektiflerinden yorum getirir. Kimi kesimler ABD-İsrail veya Batı-Avrupa karşıtlığını “anti-ulusal refleks” olarak görürken, diğerleri anti-emperyalizmi ulusal refleks sayar.

Barışçıl çözüm arayışları ise bazıları tarafından rejimle iş birliği, ulusu tehlikeye atma ya da hak edilmeyen politikaların dayatılması olarak değerlendirilir; hatta bu değerlendirmeler ihanet suçlamalarına kadar varır. İtham edilenler de benzer sert ve aşağılayıcı ifadelerle karşılık verir. Bu süreçte en önemli noktalardan biri, “barışçıl” çözümün karar merciinin tek bir kişi olması ve o kişinin de devletin kontrolünde bulunmasıdır.

Bu durum hem Kürt tarafında hem de Türk tarafında gizli ya da açık ortak ulusal kaygılar yaratmaktadır. Bir kısmı bu kaygıyı dışa vururken, diğer kısmı mevcut statükoyu savunmak zorunda kalarak aynı tedirginliği yaşar. Kısacası ulusal refleksler en çok “varoluşsal tehdit” algısı altında harekete geçer ve toplumun kendini koruma mekanizması olarak işlev görür. Güçlü tutulduğunda ulusal dayanışmayı artırır; zayıflatıldığında ise direnç azalır.

Türk-Kürt ilişkilerinde son dönem

Bir yıl önce Devlet Bahçeli ve Abdullah Öcalan’ın açıklamaları, sosyolojide “egemene tabi olma ve erime” olarak algılanan entegrasyon politikası bağlamında önemli bir kırılma yarattı. DEM Parti için “barış süreci”, devlet için ise “Terörsüz Türkiye süreci” olarak adlandırılan bu gelişme, Kürt ulusunda ciddi ulusal reflekslerin uyanmasına ve savunanlarla karşı çıkanlar arasında yüksek tansiyona yol açtı.

Rojava’da Kürtler, ilan edilmemiş özerk/federatif bir yapı içerisinde yaşarken, ani işgal, binlerce savaşçının katledilmesi, esir düşmesi ve toprakların kaybedilmesiyle büyük bir travma yaşadı. Bu olay, dünyanın birçok yerinde Kürt bayraklarıyla yapılan kitlesel tepkilere neden oldu. Bu korku tek taraflı değildi; Kürt varlığını hazmedemeyen diğer çevreleri de derinden etkiledi.

Tarihsel ve sosyolojik boyut

Bu süreç, biyolojik bir içgüdü gibi işler. Hayatta kalma refleksi, sosyolojik ve psikolojik bir sonuç olarak ortaya çıkar. Tarihte pek çok örnekte görüldüğü üzere, zorla asimile edilmeye çalışılan milletler doğal olarak direniş hareketleri üretir.

1970’lerdeki Kürt kitle hareketleri de büyük ölçüde bu korku ve refleks üzerine yükseldi. PKK-Öcalan çizgisi de devlet projesi iddialarına rağmen büyük oranda bu zeminde yeşerdi. Katılımı sağlayan kadro ve kitle gücü, öncelikle bu varoluşsal korkudan beslendi. “Biz varız” refleksi zamanla siyasal bir projeye dönüştü ve onlarca Kürt örgütü ile partisinin ortaya çıkmasını sağladı.

Doğanın yasasıdır: Etki, tepkiyi doğurur

Devletin “Kürt yoktur, dağ Türkü vardır” tarzı inkâr politikaları, karşı tarafta “Biz varız, ayrıyız” tepkisini güçlendirdi. Bu, eylem-tepki yasasının doğal sonucuydu. Aynı refleks, elli yıl sonra bu kez PKK-Öcalan çizgisine karşı da devreye girdi. Dili ve varlığı inkâr edilen bir ulusa entegrasyon dayatıldığında, doğal olarak kendi karşıtını yaratır. Kolektif hafızadaki katliamlar, isyanlar, sürgünler ve yasaklar bu korkuyu daha da kökleştirir. İnsanlar “bitme” ihtimalini hissettiğinde radikal savunma mekanizmaları devreye girer.

Rojava’nın işgali, “özerk ya da bağımsız bir Kürt varlığı” hayalini ciddi şekilde sarsınca hem öfkeyi PKK çizgisine yöneltti hem de “bu yol bizi bitiriyor” diyenlerin sayısını artırdı.

Kırılma ve kaygılar

Sosyolojide entegrasyon, bir milletin ya da azınlığın statüsünü yok etmek anlamına gelmez ve uluslararası hukukta da böyle bir karşılığı yoktur. “50 yıldır neden öldük, öldürüldük, zindanlarda yattık?” soruları kolektif algıda doğal bir tepki üretti. PKK’nin fesih süreci, ateşkes ve çözülme adımları, yıllarca bağımsızlık/özerklik söylemiyle motive olan tabanda derin bir kırılma yarattı.

Her sınıftan geniş bir çoğunluk bu çatışmasızlığa (silahsızlanmaya) olumlu baktı. Ancak sürecin iki tarafça anlaşmalı ve ilkeli olmayışı; devlet “Terörsüz Türkiye” derken DEM’in “barış süreci” diye kitlesel etkinlikler yapması; uluslararası garantörlerin bulunmaması ve Rojava yenilgisinin gölgesinde “Liderimiz entegrasyonu savunuyor, biz asimile mi olacağız?” sorusu kimi Kürtlerde ciddi tedirginlik yarattı. Bu tedirginlik yalnızca PKK tabanında değil, ümmetçi ve solcu kesimlerde de benzer ulusal refleksleri tetikledi. Bu, özel bir “tasarım” değil, doğal sosyolojik ve psikolojik bir neden-sonuç ilişkisidir.

Bu ulusal tedirginlik, son aylarda (2025-2026) Diyarbakır merkezli, iki önemli Kürt ulusal/ulusal birlik odaklı kurumun ortaya çıkmasına yol açtı. Ardından DEM Parti ve çeşitli Kürdistani yapılarla birlik konferansları düzenlendi. Kürtlere “ulus” değil, “toplum” demek de ayrı bir tezattır. Her şeye rağmen bu arayışların süreceği açıktır. Türkiye’de 30 milyonluk kadim millet olan Kürtler, kendilerini devlet ya da federasyon kurmuş, nüfusu birkaç yüz bin olan milletlerle kıyasladığında, hiçbir güç onları yalnızca kültürel haklara razı edemez.

Ancak Türkiye yetkililerinin ve Öcalan’ın mevcut açıklamalarına bakıldığında, Kürt sosyolojisini doğru okuyamadıkları, tanımları ve farklı yöne çektikleri izlenimi veriyor. Sorunun çözümü için başlatılan süreç dir yılı geride bırakırken henüz somut hiçbir adım atılmamış olması, sorunun çözümünde samimiyet konusunda ciddi soru işaretleri bırakmaktadır.

  • (Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)