Dil olgusuna felsefi bakış

Dil, insan olmanın en temel ve en gizemli araçlarından biridir. Felsefi açıdan bakıldığında dil, sadece bir iletişim aracı değil; aynı zamanda gerçekliği inşa eden, düşünceyi şekillendiren ve benliği mümkün kılan, milletleri millet yapan temel olgulardandır.

20. yüzyılın büyük bölümünde dil felsefesi, analitik felsefenin neredeyse merkezi hâline gelmiştir. Çünkü birçok filozof, klasik felsefi sorunların (bilgi, gerçeklik, zihin, ahlak vb.) aslında dilimizin yapısındaki karışıklıklardan kaynaklandığını düşünmüştür.

Dil, aynı zamanda dünyanın mantıksal resmidir. Örneğin erken dönem Wittgenstein, mantıksal pozitivizm ve Frege-Russell geleneği açısından önemlidir. Bu yaklaşıma göre anlamlı bir cümle, dünyadaki olası bir durumu resmeder. Cümlenin anlamı, doğruluk koşullarıdır. “Kar beyazdır” demek, evrendeki belirli bir olgu durumunu işaret eder. Dilin görevi, gerçekliği mümkün olduğunca net yansıtmaktır.

Dil, bir ulusun yaşam biçiminin parçasıdır; “dil oyunları” (sonraki Wittgenstein), sıradan dil felsefesi ve konuşma edimleri teorisi bağlamında ifade edilir. Bu kapsamda Kürt dili, devletsizliğe rağmen dünya dilleri arasında antik bir dil olarak varlığını sürdürmektedir. Ancak eğitim dili olmasıyla bilim ve felsefe alanında dünyada görülür nitelikte güçlü bir sanat ve edebiyat dili olabilir.

Dilde anlam, kelimelerin sözlükteki tanımıyla değil, o kelimelerin hayat içindeki kullanım biçimleriyle belirlenir. Aynı kelime; “oyun”, “su” ve “özgürlük” gibi ifadelerde bağlama, kültüre ve konuşma niyetine göre bambaşka anlamlar taşır. Dil asla özel bir mantıksal sistem değildir; binlerce farklı dil oyunu; emir verme, yalvarma, şaka yapma, dua etme, bilim yapma ve iletişim kurma gibi yaşamın doğal gereksinimlerinin toplamı biçimindedir.

Bu iki uç arasında kalan geniş bir yelpazede şu sorular hâlâ canlıdır: Düşünce dil olmadan mümkün müdür? Dil mi düşünceyi doğurur, düşünce mi dili doğurur? Bu, “Yumurta mı tavuktan çıkar, tavuk mu yumurtadan çıkar?” sorusuna benzemektedir. Aslında dil ile düşünce birbirini doğururken, bu iki olgunun insanı doğaya egemen kıldığını söyleyebiliriz.

Bir kelimenin “gerçek” anlamı var mıdır, yoksa her şey bağlama mı bağlıdır?

Dil, insanın hem en büyük gücü hem de en büyük hapishanesidir. Onunla dünyayı isimlendirip egemenlik kurarız; ama aynı zamanda onun sınırları içinde düşünürüz. İngilizcenin küresel bir güce dönüşmesi bunu göstermektedir. Heidegger’in meşhur ifadesiyle, “Dil, varlığın evidir.” Belki de en felsefi soru şudur: Dil varlığı mı barındırır, yoksa varlığı mı yaratır?

Anadil sadece bir “iletişim aracı” değildir; insanın hem birey hem de toplum/ulus olarak var olma biçiminin ta kendisidir. Onu korumak, geliştirmek ve çocuklarımıza en güzel şekilde aktarmak; aslında kendimizi, kültürümüzü ve geleceğimizi korumaktır. Anadilin önemi bireysel, kültürel, bilişsel ve toplumsal düzeyde çok derin ve çok katmanlıdır.

Özetlenecek olursa:
1- Dil, kimliğimizin temel taşıdır.
2- Düşünme biçimimizi şekillendirir.
3- Kültürümüzü nesilden nesile taşır.
4- Öğrenme kapasitemizi güçlendirir.
5- Bir ulusun varlık nedenlerinden biridir.
6- Duygusal bağlarımızı en doğal şekilde ifade etmemizi sağlar.

Ana dil, “Ben kimim?” sorusunun en güçlü cevaplarından biridir. İnsan hangi ailede ve hangi kültürde doğduysa, o dili ana dil olarak edinir. Bu dil üzerinden aile bağları, gelenekler, değerler, hikâyeler ve hatta atasözleri aktarılır. Ana dilini güçlü kullanan birey, kendi kültürüne ve köklerine daha sağlam bağlanır.

UNESCO ve çok sayıda eğitim araştırması göstermektedir ki: Ana dilde eğitim alan çocuklar daha iyi kavrama, daha yüksek akademik başarı ve daha güçlü problem çözme becerisi gösterir. Ana dilde sağlam bir temel, ikinci ve üçüncü dilleri öğrenmeyi çok daha kolay ve hızlı kılar. Yani ana dil ne kadar güçlü olursa, diğer diller de o kadar iyi öğrenilir.

En derin acılar, en yoğun sevinçler ve en samimi sevgiler genellikle ana dilde ifade edilir. Başka bir dilde aynı duygusal yoğunluğu yakalamak çoğu zaman mümkün olmaz. Bu yüzden ana dil, kişinin iç dünyasını en rahat ifade ettiği alandır.

Her dil, içinde taşıdığı kültürün eşsiz bir kodudur. Ana dil kaybolduğunda o kültürün çok büyük bir bölümü de kaybolur. Bundan ötürü UNESCO her yıl 21 Şubat’ı Dünya Ana Dili Günü olarak kutlar ve yok olma tehlikesi altındaki dilleri korumaya çalışır.

Toplumsal birlik ve millî bilinç açısından da dil belirleyicidir. Aynı dili konuşan insanlar arasında ortak bir bilinç ve ortak kader duygusu oluşur. Dil, milleti bir arada tutan en güçlü yapıştırıcılardan biridir.

Kısaca bir tablo ile toparlarsak:
1- Kendini tanımlama, aidiyet hissi.
2- Daha iyi kavrama, ikinci dili daha kolay öğrenme ve akademik başarı.
3- En derin duyguların doğal ifadesi, ruhsal rahatlık.
4- Gelenek, değer, hikâye ve atasözlerinin nesilden nesile aktarımı.
5- Birlik ve beraberlik duygusu, millî şuur ve ortak bilinç.

Bu kazanımlar ana dilde eğitim ile sağlanır.

Özetle: Bir ulusu ulus yapan temel özelliklerden biri, toprak (teritoryum) kadar anadildir.

(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)