Seyyid Taha'nın gözyaşları
Gece düşmüş gözlerine milim milim. Erir karanlık huzmeler. Kıyamete hazırlanır yaşlı dünya bir damla suda. Sonunu okur hikayem bir başkasının son kelamında. Ben görmüyorum. Yağmur yağmış baharın parmak uçlarına. Dokunuyorum, eriyorum. Dokunuyorum, seninle uyanıyorum. Dokunuyorum, bir başka ölüyorum. Her şair gibi tutkulu ve tutsak. Bu vakitler, başka vakitler artık. Savruk benliğim geçmişimden azade, senden ziyade.
Bir şarkıdır zaman alır götürür seni uzaklara. Her dem ellerinde ufalanan... Bir şarkıdır zaman sesinle çoğalan. Sözlerin kelam ilminden kıymeti batınından menkul. Gider ayrılıklar baladı. Ölür genç ozanlar, mağribi akşamlar, ahkâm kesenler. Bir çırpıda, bir heybede… Yeke yek, iç içe, diş dişe. Sözler hercaimenekşedir. Şemzina’nın (Şemdinli) dönemeçlerinde vurulur yağmur damlaları. Ben seni beklerim bütün dönemeçlerin sonunda, bütün uçurumların kenarında.
Yanar mekân. Üşür kardelenler. Ve kahrına durur kelebekler. Bir tepenin başında döner yaşlı dünya, imkansız hayaller, yalnız mezarlar. Bir bankın gölgesinde bekler sıra sıra serviler. Bu günler, sonra belirli belirsiz bu yüzler ve şirazesi kopmuş bu hatıralar. Neden kaçar benden sesler. Sessizliğe de yaranamıyorum. Kendimde kalıyorum hep. Sen yoksun hakikatinle. Ben yoksunum güzel bir ölümden, mahrumum yerli ve aşina bir yaşamdan. Yokuz hiçbir yerde. Ne Şemzina’da ne de başka bir yerde.
Bir yol arıyorum imkânsız olduğunu bile bile. Nerede başlar bir yol nerede biter. Senin yolun. Bir muammanın kalbinde debelenirken ahir zaman… Pelüş yapraklar hüzünle sarmaş dolaş. Gam keder kurulmuştur yine Nehri’in kerevetine. Kime benzer Şemzina’nın mezarları. Soyulmuş taşı, silinmiş gözü kaşı. Kime benzer narçiçekleri. Geldi mi bahar. Bir suyun başında bekler ikindi yağmurları. Geç anladım; sevmek paylaşmakmış. Bir fırtına öncesinde içten içe ağlamakmış.
Yerinden fırlayacakmış gibi atıyor kalbim. Kalbimi tutamıyorum, seni tanıyamıyorum. Dağlara gizlenmiş ölümleri görüyorum, bir başkasının düşünde bir başıma ölüyorum, bir başıma kalakalıyorum. Paslı demirlere tutunuyorum. Hatıralarını unutmuş ihtiyar ağaçlara sırtımı yaslıyorum. Kayıyor ayaklarımın altındaki elleri ayakları kurumuş kara toprak. Yiyip bitirir bedenimi acımasız dünya. Kemirir benliğimi karanlık suretler. Bilir işini yamyam küre.
Bir kalıpta dökülür kuşlar. Semazenlere öykünür göçmen kuşlar. Nasturilerden kalma Dêra Reş kilisenin serinliğinde bekler yamyassı umutlar. Samet; kaşlarından sorgu hücrelerine asılır. Rojhat; uzaklarda bekler umutlar. İbrahim ve Hasan; iki güvercin yavrusu… Giden gitmiştir can. Avutmaz yine de kalanlar. Neye yarar anılar ve parlak umutlar, uzun beyaz yarınlar. Neye yarar, ayakta durmak ya da yıkılmak. Uzanır uzaklara ayrılık şarkıları, sevda türküleri. İki kanalda da kanlı gözyaşları. Yaşamak, savrulmak... Boyalı saçlar, kaslı bedenler ve mesai saatlerine mahkûm edilmiş ödünç ömürler. Ertelenir aşklar. Selim’in düşleri sonra… Gece vardiyaları, usul usul erir gar müdavimleri. Sayılı günlerden ne haber. Bir yol başlar gözlerinden. Genzime kurulur kervanlar. Bir denk çizerim ellerine. Zamanı beklerim. Yenilirim. Bilenirim.
Bir şarkının gölgesinde biter mühletimiz: Weylê dînê çiya bilind in, te nabînim lê te nabînim. Wa kurmalê gul sor bûn e naçilpînim… Ben seni beklerken ömrüm hazan olur. Bir yüz görümlüğüdür tarifsiz olan. Her kapının ağzında bekleyen… Eşikteyim ben. Eski dünyayı bekleyen. Kalbinin içinde bulur musun beni? Taşlar suya düşüyor. Dağlar yürüyor ağaçların kılcal damarlarında. Azledilirim yaşamdan. Çekilir emellerim büsbütün hiç yoktan. Ah, Mimi! Bir gün daha düşerken sermayeden... Elden gider geçmiş günler, anılar. İçimde eski zaman masalları. Bin hawar sonra…
Şemzina’yı tutacağım yeniden, ellerinden. Seni saracağım. Yaşam akıp gidecek önümden. Seni göreceğim. Bilemezsin nasıl kayar yıldızlar, nasıl yitirilir rengârenk düşler, kundağındaki bebeler, kelepir gönüller, içinden sürgün edilirken taze umutlar ve aşklar. Bir çırpıda. Bilemezsin ötesini. Bildiklerinle kalakalırsın. Islak kaldırımlarda beklerken kuş ölüleri, yaprak cesetleri, insan izleri… Almaz hızını neon lambalar, esrik gülüşler, porselen öfkeler.
Şimdi nerede kaldı eski dostlar. Hawar! Dilan; bir su kıyısında unutuldu anıları ile beraber. Mihriban; kengerlerin gölgesinde daldı en derin uykusuna. Gördüm. Gördüğümde yanında kimseler yoktu. Bir daha uzaklara dalıp ezbere bildiği tek şarkısını okumayacak Ruken: Evîna min were ba min. Sonra efsaneler. Guernica’dan arta kalan kalıntılar gibi sırıtan ve insanlığın ar damarına batan. Sonra Şeyh Ubeydullah’ın sureti. Bu işler böyle miydi Seyyid’im. Desen desen minarenin gölgesinde raks ederken ay, bir mucizenin izinde dünya böyle döner miydi şeyhim. Ben bilmezdim lakin şahit oldum.
Akşamdı… Ay bulutlarla elim sende oynuyordu. Bir ay kaçıyordu, bir bulut. Bulut gözlerini kapatıyordu, sonra ay, ebe... Böyle devam etti bir vakit, ezan-ı Muhammediye yükselirken yerden Şemzina’nın göğüne. Bir çocuk koşuyordu. Bir taş tebessüm ediyordu koşan çocuğa. Ve bahar ağlıyordu. İnce gizli yaşları avuçlarımıza düşüyordu. Sen susuyordun. Damla damla eriyordun. Ben ses etmiyordum. Gücüm yetmiyordu. Avazım çıktığı kadar bağırmak istiyordum. Sen biliyordun. Lakin susuyordun. Kelimelere gücün yetmiyordu. Sesin ezanı dinliyordu. Bulutlar kaçıyordu. Ay kovalıyordu. Eski bir mucizeyi anımsatıyordu her şey. Başlar önüne düşecek birazdan. Çocuk genç, taze yaşlı bütün başlar. Nakşına dolacak Şemzina’da zaman. Ağlayacak Seyyid Taha bir başka Ceylan’ın düşünde.
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)