Hegemonyanın bedeli ve egemenlik yolu: Savaş alevlerinin ortasından yansımalar
Şu an akıllı telefonunuzun ekranını açtığınızda, belki Erbil’deki evinizde oturuyor ve yeni bir hava saldırısından korunmaya çalışıyorsunuz. Ya da belki de büyük bir endişeyle haberleri okuyor ve bu savaşın gelecekte başka nerelere sıçrayacağını merak ediyorsunuz. Süleymaniye’nin dağlarından Musul’un ovasına kadar, bu topraklar savaşın hatıralarından hiçbir zaman tamamen kurtulamadı.
Ortadoğu bir kez daha derin bir girdabın içine sürüklenmiş durumda. Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, İran’a yönelik askeri saldırılarını başlattı. Uluslararası hukuka göre hiçbir meşru gerekçesi olmayan bu eylemler ve çatışmalar, giderek tırmanmaya ve genişlemeye devam ediyor.
Bir zamanlar gelişen şehirler, şimdi füzelerin yarattığı fırtınalar altında titriyor. Yıllarca süren zorlu emeklerle kurulan iş yerleri bugün çöküşle karşı karşıya. On yıllar boyunca ilmek ilmek örülen normal hayatlar, birkaç saniye içinde yerle bir oluyor. Asla yaşanmaması gereken bu savaşta, İran halkının çektiği acılar için derin bir üzüntü duyuyoruz. Tahran semaları patlamalarla aydınlandığında, çocuklar korku içinde saklandığında ve yaşlılar evlerini terk etmek zorunda kaldığında, insan hayatına değer veren hiç kimse bu duruma kayıtsız kalamaz.
Savaşta gerçekten kimse kazanan değildir
Tahran’dan Bağdat’a, Şam’dan Beyrut’a kadar uçak seferleri iptal ediliyor, dış yatırımlar azalıyor ve turizm tamamen durmuş durumda. Maalesef, yılların büyüme çabası şimdi savaşın ağırlığı altında zayıf ve bitkin görünüyor. Bölgedeki bir iş insanının da dediği gibi: "Geçtiğimiz yıllar boyunca inşa ettiğimiz her şey, bir gece içinde yerle bir olabilir." İşte bu, silahlı çatışmanın acımasız gerçeğidir.
Bu yıkımın arkasında, güç siyasetinin sınırsız mantığı yatmaktadır. Bir devlet Birleşmiş Milletler Şartı’nı görmezden gelip egemen başka bir devlete saldırdığında ve kendi çıkarlarına hizmet eden herhangi bir bahaneyle bölge işlerine serbestçe müdahale ettiğinde, tahakküm (hegemonya) gerçekte bu şekilde tezahür eder. Bunun barışı teşvik etmek veya istikrarı sağlamakla bir ilgisi yoktur; aksine, iradenin güç yoluyla dayatılmasıyla ilgilidir.
Bugün İran halkının çektiği acılar, Irak halkının on yıllardır göğüs gerdiği sancılar ve Filistin halkının dinmeyen yaraları; hepsi aynı dersi taşımaktadır: Hiçbir ulus, tahakkümün gölgesi altında ne güvenliğe ne de onurlu bir yaşama ulaşabilir.
Çin, Ortadoğu’nun çektiği acıları anlıyor. Bazıları şunu sorabilir: Çin, neden yıllık "İki Oturum" toplantılarında her zaman kalkınmaya ve halkın geçimine bu kadar önem veriyor? Çin, on yıllardır süren barış ve istikrarını nasıl korudu?
Çünkü bizler savaşı bizzat tecrübe ettik. Zayıf bırakılmanın ve zulmün ne anlama geldiğini biliyoruz. Bir millet kendi geleceğini tayin edemediğinde, o halkın onurlu bir hayat süremeyeceğini çok iyi anlıyoruz. Egemenlik olmadan istikrar olmaz; stratejik özerklik olmadan onur olmaz.
Bu yıl gerçekleştirilen o "İki Oturum" toplantılarında temsilciler; istihdam, sağlık hizmetleri ve eğitim konularını tartıştılar. Sıradan bir insan için işine huzurla gidebilmek, çocuğunu okula güvenle gönderebilmek ve geceleri rahat uyuyabilmek en büyük mutluluktur. Bunlar çok basit arzular gibi görünebilir ama tam da çatışma bölgelerindeki milyonlarca insanın mahrum bırakıldığı haklardır. Çin’in kalkınması hiçbir dış gücün hediyesi değildi; aksine Çin halkının aralıksız emeğiyle inşa edildi. Biz kendi yolumuzu seçtik ve kendi ayaklarımızın üzerinde durduk.
Önce ateşkes, daima egemenlik
Ortadoğu’da devam eden çatışmalar karşısında Çin’in duruşu net ve sarsılmazdır. Bu yılki parlamento toplantılarının yıllık basın konferansında Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, Çin’in mesajının çok basit bir şekilde özetlenebileceğini vurguladı: "Ateşkesin sağlanması ve düşmanlıkların sona erdirilmesi." Bu bölgenin tarihi, gücün hiçbir zaman kalıcı bir çözüm getirmediğini defalarca kanıtlamıştır. Silahlı çatışmalar sadece daha fazla nefret doğurur ve kaçınılmaz olarak peşinden yeni krizleri sürükler.
Dışişleri Bakanı Wang Yi, mevcut durum için beş temel ilke önerdi: Ulusal egemenliğe güç katmak, gücün kötüye kullanılmasını reddetmek, iç işlerine müdahale etmemek, sıcak meselelerin siyasi çözümünü teşvik etmek ve büyük devletlerin yapıcı bir rol oynamasını sağlamak.
Bunlar sadece teorik fikirler değildir; kalıcı bir barışa ulaşmanın yegane seçenekleridir. Çin, bölgeye nizamı geri getirmek, halkına huzuru yeniden kazandırmak ve dünyada barışı tesis etmek amacıyla "Küresel Güvenlik Girişimi"ni uygulamak için Ortadoğu ülkeleriyle çalışmaya tamamen hazırdır.
Çin’in Ortadoğu Özel Temsilcisi, barış müzakerelerini ilerletmek amacıyla bölgeye bir tur düzenledi. Çin, barış çabalarından vazgeçmeyecek ve adaleti ile eşitliği savunmaya devam edecektir. Çin, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi bir üyesi ve Ortadoğu’nun sadık bir dostu olarak, bu bölge halklarının refahına büyük önem vermektedir. Tam da bu nedenle Çin; Irak, İran, Ürdün ve Lübnan’a, halkın karşılaştığı doğrudan zorlukları hafifletmek amacıyla acil insani yardım sunma kararı almıştır.
Ayrıca Çin, uzun vadeli kalkınma için gerçek bir ortaktır. Yıllar boyunca Çin ile Irak (ve Irak’ın Kürdistan Bölgesi) arasındaki koordinasyon; altyapıdan enerjiye, insani iş birliğinden eğitim programlarına kadar istikrarlı bir şekilde gelişmiştir. Çin’in sunduğu şey silah veya savaş değil; kalkınma ve insani ilerleme için gerçek fırsatlardır. Biz, kendi yolunu seçen her ülkeye saygı duyuyoruz. İnanıyoruz ki her millet, kendi geleceğini çizme hakkına ve yeteneğine sahiptir.
Kaosla dolu bir dünyada, bilge bir sese ihtiyaç var
Şu anda kendinize şu soruyu soruyor olabilirsiniz: Gelecek bizim için ne saklıyor? Bu, barışın ve insanlık onurunun değerini bilen herkesin sorduğu bir sorudur.
Çin’in Erbil Başkonsolosu olarak, Kürdistan Bölgesi’ndeki dostlarımıza şunu söylemek isterim: Bu topraklar çok acıya göğüs gerdi. Sizler, gerçek güvenliğin dışarıdan gelen vaatlere dayanamayacağını herkesten daha iyi biliyorsunuz. Güvenlik; iç birlikten, bağımsız kalkınmadan, kendi kurumlarınızın gücünden ve halkınızın direncinden gelmelidir.
Geçmişteki felaketlere bakın: Enfal, Halepçe, on yıllarca süren göç ve acılar... Bugün hâlâ evlerini terk etmek zorunda kalanlara bakın. Tarih her zaman kanıtlamıştır ki, dış "korumalara" bel bağlamak çoğunlukla daha fazla acıya yol açar. Barış için tek güvenilir temel, kökleri halkın iradesine dayanan egemenliktir.
Savaşın dumanına rağmen, nihayetinde sabah olacaktır
En nihayetinde savaşlar durur, barış geri döner. Savaşın dumanı son kez dağıldığında; direnen sıradan insanlar, işlerinin başında kalan işçiler, sığınaklarda çocuklarına eğitim veren anneler, evlerini yıkıntılar arasından yeniden inşa eden eller bu toprakların gerçek gücü onlardır. Dış güçler ya da askeri kuvvetler değil; daha iyi bir hayat kurmaya karar vermiş sıradan insanların sessiz cesaretidir asıl güç.
Çin’in Erbil Başkonsolosluğu’nun kapıları, Kürdistan Bölgesi’ndeki dostlarımıza her zaman açıktır. Kalkınma deneyimlerimizi paylaşmaya; sanayi, eğitim, sağlık ve altyapı alanlarındaki iş birliklerini desteklemeye ve sizinle birlikte barış ve refah yolunda yürümeye hazırız.
Bu, bizzat katetmeniz gereken bir yoldur ancak bu yolda yalnız yürümek zorunda değilsiniz. Çünkü biz inanıyoruz ki; kökeni, inancı veya bölgesi ne olursa olsun, barış arzusu tüm insanlığın ortak paydasıdır. Tıpkı onur ve kendi kaderini tayin etme arayışı gibi.
Lütfen kendinize ve ailelerinize dikkat edin. Savaşın dumanına rağmen, nihayetinde sabah olacaktır. Umuyoruz ki bir gün geç değil, çok yakında bu kadim topraklar tahakkümün gölgesinden, savaşın karanlığından ve göçün gözyaşlarından kurtulacaktır.
Çin’in Erbil Başkonsolosu Luo Jun
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)