Gurbet kokan garip akşamlarda kurulup karanlığın yüreğine bir şehre uzaktan bakmak; bakarken kendini, geçmişini görmek, hayatı sorgulamak, her şeye farklı bir gözle bakmak. Hiçbir şey eskisi gibi değildir ve aslında hiç olmamıştır. Düşlerimizden çıkageldik, çocuksu gülüşlerden, şanslı dişlerin aralığından. Gerçi hayata yenik başlamıştık, birçok dezavantaja sahiptik ama yine de yaşamak gibi bir şansa sahiptik, var olmak gibi bir avantajımız vardı. Onlar bilmiyordu, biz farkındaydık. Ve acıların her türlüsünü, hüznün bin bir çeşidini doyasıya yaşıyorduk.
Aklımda ne Muhammet Arif Cizrevi’den kalma Cizre akşamları, ne Şivan’a hasret Van semaları, ne Veysel Karani’ye namzet Bitlis minareleri, ne Seyit Rıza’nın gözlerinde kalmış Dersim bağları, ne Sarı Gelin’ine hasret Erzurum çarşıları, ne Ahmet Kaya’nın yolunu gözleyen Malatya kayısıları, ne Eski Mardin’de unuttuğum Mezopotamya masalları, ne Urfa Balıklı Göl’de yaptığım akşam yürüyüşleri, ne Bingöl’de bıraktığım gençlik düşleri, ne İdil’e saldığım yaşam tutsaklıkları... Hiçbir şey, hiçbir yerde… Gerçek: Sadece unutulmuş yorgun bir gecenin karanlığında uzaktan Hewlêr’e bakıyorum… Kendimle hesaplaşıyorum, geçmişimle yüzleşiyorum…
Kimseler yok yanımda. Etrafımdakileri görmüyorum. Mekândan kopmuşum. Bir şarkının güvertesinde hayatı selamlıyorum yeniden, bıkmadan usanmadan. Yarının ne getireceğini bilemiyorum fakat bugünün tadını çıkarmaya çalışıyorum. Aşina yüzler, yarına çıkmamda bir hayli yardımcı olacaklar ya, göremiyorum tek bir tanıdık yüz.
Karanlık bir yer damındayım. İki çocuk yüreği eriyor yanı başımda. Kendi acımdan onları göremiyorum. Ve yatağından ilk defa ayrılan bir suyun acısıyla evvela karanlığı kabulleniyorum, sonra ayrılığı. Karanlıkta durup uzaktan uzağa Hewlêr’e bakıyorum. Sadece kendimi görüyorum. Kaybolan geçmişimi ve bulunduğum yerden farklı olmayan geleceğimi. Her şey cisimleşip karşımda duruyor adeta. Kıpırdanmaya mecalim kalmıyor, gücüm yetmiyor. Cesaretim yok. Sıcak bir kucak, dost bir el falan… Ne gezer. Sadece ben, karanlık ve Hewlêr…
Anlıyorum, bu gurbet zamanıdır, ayrılık şarkısıdır, hüzün vaktidir, dem-i gam û kederdir. Anlıyorum ve kabul ediyorum. Başka çarem olmadığı için, bunu adım gibi bildiğim için. Başka umudum kalmadığı için.
Acemi bir küfür dolanıyor dilimin ucuna. Tükürmeye korkuyorum. Küfretmek için küçük olduğumu düşünüyorum, yine de yolunda gitmeyen bir şeyler olduğu hissinden kurtaramıyorum kendimi; çünkü uzaktan da olsa Hewlêr’e karanlıkta tek başına bakmayı kaldıramıyor kalbim ve bu amansız apansız ayrılığı, derin tarifsiz tesellisiz acıyı. Küfrümü yiyorum, kendime yedirememe rağmen, yakışıksız bulmama rağmen. Bir küfür kaç para eder bir ömürde, böyle bir yerde, Hewlêr gibi kadim bir şehirde.
Zamanın büsbütün unutulduğu bir parke taşı diliminde yolculukları yenilemek yeniden. Kim bilir kaçıncı plağın enkazında, yoksul harçlıkların yoğun paylaşımında. Yeter ki bir şeyler yaşayalım kardeşlik adına, hatıraların yüzsuyu hürmetine. Yeter ki Hewlêr’e bizden bir şeyler bırakalım. Gerçi değişecektir mekânlar, ölecektir insanlar. Geçmişten tek bir tanıdık kalmayacaktır. Olsun, biz yine de bizden bir şeyler bırakalım Hewlêr’in görünmez yazgısına, bilinmez tarihine, acı dolu kalbine ve gizli belleğine. Belki günün birinde yolumuzu kaybetmişken karanlıkta kendimizi buluruz. Karşımıza çıkan bir taşa, eski bir dosta bakar gibi bakarız. Kim bilir. Belki bir gün…
Sararmış gazete kupürlerinde geçmişi anmak, eskileri yâd etmek. Geçmiş var mıdır gerçekte? Geçmiş geçmişte mi kalmıştır? İnsan nedir nihayetinde? Leyla’nın gözleriyle bakmak Hewlêr’e… Leyla nerede? Hiç olmamış hayatların hiç olmayacak yerlerinde mi? Nerede? Bilinmez, der bilgeler. Bilinmez; sadece yaşanır ve unutulur. Unutmak için mi yaşanılır bunca şey? Mesela? Gökte kuş, yerde ölü, camekânda kelebek, içeride insan, bulvarlarda sis, ağaçlarda bulut. Başka ne? Hiçbir şey.
Bir müsabakanın gölgesinde kalıyorum. Eli ayağı kırılmış Hewlêr’e bakıp bakıp ağlıyorum. Kendime mi acıyorum? Bilemiyorum. İçimdeki şehrin ışıksız evlerini görüyorum. Kaldırımsız yollar, savruk yapılar, dağınık üniteler. Birbirinden kopuk, birbirine yabancı... Bütün bir Kürt geçmişim esmer bir geçitte karşıma çıkıp el sallıyor bana. Barzanî kehaneti. Gerçi kendisi kehanetlere inanmazdı pek, olsun ama. İçimden geçen düşünce… Ve ruhumu acıtan…
Uzak olmayan karanlıkların içinden bakıyorum Hewlêr’e. Uykusunda çırpınan bir çocuk… Ne kadar da bana benziyor. Gözlüklerini unutan bir genç adam… Bu da bana benziyor. Hayret. Ve acılı ve umut dolu bir şehir; Hewlêr. Bize benziyor. Biz; içeriden vurgun yiyenler, çıplak ayaklarla ve mütemadiyen kanayan bir yürekle güneşe yolculuk yapmak isteyenler. Biz; uçurum uçurum büyüyen bir halk, bir benzerinin acısında. Sonra unutulmuş terk edilmiş semtler; Kale, Kasnazan, İskan, Ankawa, Selahaddin, Darato, Barzan Caddesi ve diğerleri… Bana benziyor. Yani bütün bir geçmişim Semsûr’den Semendec’e.
Gecedir yine. Yalnızlığımdan çıkıp geliyorum. Gözlerine hayatlarını gömen ölü yüzleri arkamda bırakıyorum. Hewlêr’i anlamaya çalışıyorum. Yaşlandıkça bana benzeyen, zamanın dışına çıktıkça kendimi bulduğum şehir, Hewlêr… Karanlık. Karanlığa sığınıyorum paldır küldür, acemi yoksul. Son defa. Hewlêr’e bakıyorum uzaktan ve sadece bizi biz yapan acılarımızı ve bizi başkalarından ayıran masmavi gözyaşlarımızı görüyorum.
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)

.webp&w=3840&q=75)

