İnsanlık tarihi, milletlerin ya da daha geniş ölçekte kültürlerin ve medeniyetlerin yarattığı sosyolojik ve kültürel değerlerin toplamından ibarettir. Bu değerler çıkarıldığında geriye kalan, Homo sapiens türünün biyolojik varoluşundan öteye geçemez. Kürtlerin dışında da, Kürt davasına insanlık değerleri açısından bakıldığında, inkar ve ilhak edilen bir halkın mücadelesinin savunulması, evrensel bir insanlık sorunu olarak görülmelidir.
Tarih, olayların salt kronolojik kaydı değil, onların anlamlandırılmasıdır. Milletler, diller ve kültürler olmadan ne Antik Yunan, ne Rönesans, ne İslam Altın Çağı, ne Aydınlanma, ne de Türk-İslam sentezi diye bir şey kalır. Geriye yalnızca “şu tarihte, şu coğrafyada bazı iki bacaklı varlıklar şöyle hareket etti” türünden nötr ve anlamsız bir kayıt kalır. Dil de temelde kültürel bir üründür. Dilleri çıkardığımızda iletişim, düşünce, hikâye, mit, felsefe ve bilim gibi alanların tamamı çöker; geriye ancak işaret diliyle sınırlı, son derece ilkel bir iletişim biçimi kalır. Bu nedenle Kürt dilini ve kültürünü savunmak, bilinç ve kültür sahibi her insanın ortak sorumluluğu olmalıdır.
Türkiye’de Kürtçenin anayasal statü kazanmasını ve eğitim dili olarak kullanılmasını savunmayanlar, hangi evrensel değerlerin gerçek savunucusu olabilirler? Farklı dillerde ve millet kültürlerinde üretilen sanat, edebiyat, müzik, epik anlatılar, şiir, heykel, senfoni ve mimari eserler, insanlığın bugün sahip olduğu en muazzam ortak değerlerdir. Bir milleti yok etmek, insanlığın bir organını öldürmek anlamına gelir. Hatta ahlak, hukuk, insan hakları, adalet, özgürlük ve eşitlik gibi kavramlar da milletlerin tarihsel mücadelelerinin ürünüdür. Bunlar ortadan kalktığında geriye yalnızca hayatta kalma içgüdüsü ve kaba güç ilişkileri kalır. Milletlerin kader tayin hakkına olan saygı ve özgürlüğüne kavuşamamış milletlerle dayanışma, insan hakları, milletlerin hukuku ve insanlığın ortak değerleri perspektifinden bakıldığı içindir. Siz milletinizin haklarını savunmazsanız uluslararası dayanışma da bekleyemezsiniz. Dolayısıyla insanlığın kadim milletlerinden biri olan Kürtlerin varoluş mücadelesi doğru temelde yürütüldüğünde evrensel bir destek görmesi kaçınılmazdır.
Milli şuurun varoluşsal önemi
Kendi ulusal değerleri doğrultusunda toprakları üzerinde egemenlik sahibi olmak isteyen bir millet için milli şuur ve bilinç, varoluşsal bir öneme sahiptir. Bu, yalnızca duygusal bir bağ değil, asimilasyon yoluyla yok edilme tehlikesine karşı en güçlü direnç mekanizmasıdır. Tarih boyunca işgal altında kalan ya da ulusal değerleri yasaklanan milletlerin ayakta kalması veya özgürlüğüne kavuşması, büyük ölçüde milli şuurun korunması ve geliştirilmesi sayesinde mümkün olmuştur.
Milli şuurun temel işlevi, kimlik ve kültürel varlığın korunması ve geliştirilmesidir. İlhakçı güçler genellikle asimilasyon politikaları uygular; dil, tarih, eğitim, din ve gelenekleri yasaklar veya çarpıtır. Milli şuur ise milletin kolektif hafızasını canlı tutar ve dilin, tarihin ve ortak değerlerin unutulmasını engeller. Örneğin, 19. yüzyılda Polonya’nın Rusya, Prusya ve Avusturya tarafından üç kez paylaşılması döneminde Polonyalı aydınlar, gizli eğitim ve edebiyat faaliyetleriyle milli şuuru korumayı başarmış; böylece Polonya kültürü yok olmaktan kurtulmuştur.
Milli bilinç, kimlik bilincini güçlendirir; kimlik bilinci ise bireysel kişiliği geliştirir. Öte yandan, tahribat boyutu da göz ardı edilmemelidir. Millet olarak sürekli aşağılanma ve inkâr yaşayan bireylerin psikolojik açıdan olumsuz etkilenmesi kaçınılmazdır. Sürekli baskı, soykırım girişimleri, zorunlu göç ve asimilasyon politikaları depresyon, anksiyete ve kuşaklar arası travma aktarımına yol açar. Kürtlerde “bölünmüşlük psikolojisi”, derin bir kolektif bilinç travması olarak tanımlanır. Bölünmüş Kürtlerin bir de “bölücülük”le suçlanması, kimlik inkârının yarattığı derin paradoksu ortaya koymaktadır.
Dayatılan asimilasyon, köklü uluslarda çoğu zaman ters etki yaratır ve güçlü bir milliyetçilik dalgası doğurur. Diasporada kimlik yeniden canlanır; ancak anavatanla kopukluk, yabancılaşma ve “eve dönüş” özlemi yeni psikolojik gerilimler üretir. Köklü uluslar, post-travmatik büyüme potansiyeline sahiptir. Travmalara rağmen direniş, dayanışma ve kültürel canlanma; müzik, medya, örgütlenme ve kurumsallaşma yoluyla gerçekleşir.
Milli bilinci oluşmuş milletler, yaşadıkları trajedilerden sonra kendini onarma kapasitesi gösterir, travma sonrası ciddi bir büyüme sürecine girer ve yeni kuşaklarda gurur ile aktivizm duygusunu artırır.
Kürtlerin tarihsel bölünmüşlüğü ve travması
Kürt milletinin tarihsel bölünmüşlüğü, özellikle Kasr-ı Şirin (Zuhab) Antlaşması (1639) ile ikiye, Lozan Antlaşması (1923) ile ise dört parçaya (Türkiye, İran, Irak, Suriye) ayrılması, derin sosyolojik, antropolojik ve psikolojik tahribatlara yol açmıştır. Bu süreçler, Kürt coğrafyasını ve milletini bölge devletlerinin stratejik çıkarları doğrultusunda parçalamış, ulusal bütünlüğü engellemiş ve uzun vadeli kırılganlıklar yaratmıştır. Bu etkiler, Kürt milliyetçi söyleminde “bölünmüşlük travması” olarak sıkça vurgulanmakta ve akademik literatürde de geniş yer bulmaktadır. Bölünmüşlük, aynı zamanda transnasyonal dayanışmayı tetiklemiştir.
Bu etkiler günümüzde de devam etmekte olup, dil hakları ve kültürel özerklik modelleri gibi barışçıl çözümler bu yaraları onarma potansiyeli taşımaktadır. Yaralı ve travmatik bir milletin kimseye bir faydası olamayacağı gibi, kimlik ve kişilik sahibi milletlerin hayatın her alanında göstereceği kültürel, sosyolojik ve ekonomik performans, buhran ve krizlerin azalmasına katkı sağlayarak bölgesel barışı güçlendirebilir. Kürtlerin millet olmaktan kaynaklanan ulusal hakları tanınmadan barış asla mümkün olamaz.
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)



