Kürt milletinin modern tarihi çoğu zaman Türkiye, Irak, İran ve Suriye sınırları içerisinde ele alınmakta, Güney Kafkasya’da yaşayan Kürtlerin tarihsel deneyimleri ise büyük ölçüde göz ardı edilmektedir. Oysa Kafkasya, özellikle Laçin, Kelbejer, Kubadlı, Zengilan ve çevresi, yalnızca Kürtlerin yaşadığı bir bölge değil, tarihsel Kafkas Kürdistanı’nın merkezî parçalarından biri olarak değerlendirilmesi gereken bir coğrafyadır.
Bu bölge, yüzyıllar boyunca Kürt siyasi, kültürel ve demografik varlığının önemli merkezlerinden biri olmuş; Sovyetler Birliği döneminde ise Kürtlerin kurumsal düzeyde temsil edildiği özgün bir siyasi deneyime sahne olmuştur. Bu deneyim tarihe “Kızıl Kürdistan” adıyla geçmiştir.
Kızıl Kürdistan’ın kuruluşu, tasfiyesi, Stalin dönemindeki sürgünler ve nihayet 1992 yılında Laçin’in Ermeni kuvvetlerinin kontrolüne geçmesiyle biten süreç, Kafkasya Kürtlerinin tarihindeki en önemli kırılma noktalarını oluşturmaktadır.
Kafkasya’daki Kürt varlığının tarihi, Sovyet döneminden çok daha eskilere uzanmaktadır. Bölge tarih boyunca çeşitli Kürt hanedanlarının ve siyasi oluşumlarının etkisi altında kalmıştır. Özellikle Şeddadiler ve Hezbanîler gibi Kürt hanedanları yaklaşık üç yüz yıl boyunca Güney Kafkasya’nın önemli bölümlerinde hüküm sürmüşlerdir.
Şeddadiler, 10. ve 12. yüzyıllar arasında Gence, Dvin ve Ani merkezli olarak bölgenin en önemli siyasi güçlerinden biri hâline gelmişlerdir.
Hezbanîler ise Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki sahalarda uzun süre etkili olmuşlardır. Daha da geriye gidildiğinde, antik kaynaklarda Yukarı Medya olarak tanımlanan alanların önemli bir kısmının günümüzde Kafkas Kürdistanı olarak anılan sahalarla örtüştüğü görülmektedir.
Med İmparatorluğu ve daha sonra Sasani dönemi boyunca da bölge, İranî halkların ve Kürtlerin tarihsel yerleşim alanları içerisinde yer almıştır. Bu nedenle Laçin, Kelbejer, Kubadlı ve Zengilan çevresini yalnızca “Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgeler” şeklinde tanımlamak yetersiz kalmaktadır. Daha doğru bir ifadeyle söz konusu saha, tarihsel Kafkas Kürdistanı’nın ayrılmaz parçalarından biridir.
20. yüzyılın başlarında Sovyetler Birliği’nin kuruluşuyla birlikte Kafkasya’da yaşayan farklı halklara yönelik belirli özerklik politikaları uygulanmaya başlanmıştır. Bolşevik yönetim, Çarlık Rusyası’ndan miras kalan çok uluslu yapıyı koruyabilmek amacıyla çeşitli etnik topluluklara kültürel ve idari haklar tanımayı hedeflemiştir.
Sovyet literatüründe “korenizatsiya” ya da yerelleştirme politikası olarak bilinen bu yaklaşım doğrultusunda Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı Laçin, Kubadlı, Kelbejer ve çevresindeki bölgeler 7 Temmuz 1923 tarihinde Kürdistan Uyezdi adı altında özel bir yönetsel statü kazanmıştır. Daha sonra Kızıl Kürdistan olarak anılacak olan bu oluşumun merkezi Laçin’di.
Kızıl Kürdistan, Kürt milleti açısından tarihsel bir dönüm noktası olarak değerlendirilmektedir. Çünkü ilk kez Kürtlerin yaşadığı bir bölge resmî bir idari yapı içerisinde tanımlanmış ve Kürt kimliği belirli ölçülerde kamusal görünürlük kazanmıştır. Bölgede Kürtçe eğitim faaliyetleri yürütülmüş, kültürel çalışmalar desteklenmiş ve Kürt aydınlarının yetişmesine imkân sağlayan bir ortam oluşmuştur. Sovyet yönetiminin erken dönemindeki bu yaklaşım, Kürtlerin ulusal kimliklerini koruyabilecekleri kurumsal bir zeminin ortaya çıkmasını sağlamıştır.
Kızıl Kürdistan’ın tasfiyesini yalnızca Stalin’in içerideki merkeziyetçi politikalarıyla açıklamak eksik kalmaktadır. Bu süreç, 1920’li yılların ikinci yarısında Sovyetler Birliği ile Türkiye Cumhuriyeti arasında gelişen diplomatik, ekonomik ve askeri ilişkilerin doğrudan bir neticesidir. Özellikle 1925 Türk - Sovyet sınır düzenlemeleri, 1927 Sovyet, Türkiye Ticaret Anlaşması ve aynı dönemde Kuzey Kürdistan'da yükselen Kürt ulusal hareketleri birlikte değerlendirildiğinde, Kızıl Kürdistan’ın feda edilişi makro, jeopolitik bir pazarlık olarak anlam kazanmaktadır.
1925 Şeyh Said İsyanı sonrasında Türkiye Cumhuriyeti, sınır hatlarında veya sınır ötesinde ortaya çıkabilecek, ulusal nitelik taşıyan her türlü Kürt oluşumuna karşı son derece agresif ve hassas bir diplomatik doktrin izlemeye başlamıştır. Ankara, kendi sınırlarının hemen bittiği yerde, Sovyet Azerbaycanı’na bağlı da olsa resmî adı Kürdistan olan idari bir birimin varlığından derin bir rahatsızlık duyuyordu.
Tam da bu süreçte, 17 Aralık 1925'te Paris'te imzalanan Türk - Sovyet Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması, ilişkilerde yeni bir milat oldu. Bu antlaşmayla iki ülke birbirlerinin aleyhine olacak hiçbir ittifaka girmemeyi taahhüt ederken, sınır güvenliği konusunda da gizli ve açık ortaklıkların önü açıldı.
1927 yılına gelindiğinde, Ağrı Dağı çevresinde Hoybun (Xoybûn) örgütünün öncülüğünde yükselen yeni bir Kürt direniş hareketi patlak verdi. Ağrı İsyanı, coğrafi konumu gereği Türkiye, İran ve Sovyetler Birliği sınırlarının kesişim noktasına yakın bir havzada yürütülüyordu. Ankara, Hoybun militanlarının Sovyet sınırından lojistik destek almasından veya Sovyet Kürtlerinin bu harekete sempati duymasından ciddi endişe duyuyordu.
Türkiye, Moskova üzerindeki diplomatik baskısını artırarak, sınır güvenliğinin tam olarak sağlanması karşılığında Sovyetler'e ciddi ekonomik imtiyazlar sundu.
Bu diplomatik alışverişin en somut meyvesi 11 Mart 1927 tarihli Sovyet, Türkiye Ticaret Antlaşması oldu. Bu antlaşma, genç Sovyet ekonomisi için hayati önem taşıyan bir dönüm noktasıydı. SSCB, Türk limanları ve kara yolları üzerinden Akdeniz ve Avrupa pazarlarına açılma konusunda muazzam transit geçiş kolaylıkları elde etti. Bununla birlikte Sovyet devlet ticaret organlarına Türkiye içinde geniş operasyon ve mülk edinme yetkileri tanındı. Batı dünyasının ekonomik ablukası altındaki Moskova için Türkiye, adeta dış dünyaya açılan stratejik bir ekonomik nefes borusu haline geldi.
Ankara bu büyük ekonomik ve lojistik imtiyazları tek bir şartla masaya sürmüştü: Sınır ötesindeki Kürt ulusal uyanışının bastırılması ve Kafkasya'daki Kürt siyasi varlığına son verilmesi. Sovyet yönetiminin Türkiye ile geliştirdiği bu stratejik ve ekonomik iş birliğini korumak adına kendi sınırları içerisindeki Kürt nüfusunu feda etmeyi seçmesiyle ortaklık derinleşti.
Özellikle 1927–1930 dönemi bu açıdan tam bir tasfiye operasyonuna sahne oldu. Ağrı İsyanı’nın en sıcak günlerinde, Ankara, Moskova hattındaki askeri, istihbari koordinasyon en üst seviyeye ulaştı.
Sovyet ordusu, Ağrı'daki Kürt savaşçıların Sovyet Ermenistanı veya Azerbaycanı topraklarına sığınmasını engellemek için sınırda adeta bir duvar ördü. Bu jeopolitik pazarlığın iç politikadaki nihai bedeli ise Kızıl Kürdistan'ın ortadan kaldırılması oldu.
1929 yılında Kürdistan Uyezdi idari olarak zayıflatılarak kaldırıldı. 1930 yılında, Kürtlerin tepkisini hafifletmek amacıyla oluşturulan son derece kısa ömürlü Kürdistan Okrugu (bölgesi) ise Türkiye'nin diplomatik tazyiki ve Ağrı İsyanı'nın tamamen ezilmesinin ardından, sadece birkaç hafta içerisinde ani bir kararla dağıtıldı. Böylece Kızıl Kürdistan deneyimi fiilen ve hukuken sona erdirildi.
Bu gelişme yalnızca basit bir idari değişiklik anlamına gelmiyordu; Kafkas Kürdistanı'nın yeniden parçalanması ve Kürtlerin bölgedeki varlığının imhasına giden sürecin ilk büyük adımıydı. Aynı zamanda Sovyet Kürtlerinin siyasal görünürlüğünün tamamen yok edilmesi ve kültürel kurumlarının kurutulması durumunu doğuruyordu.
Türkiye, İran ve Irak sınırlarına yakın bölgelerde yaşayan Kürtler, Sovyet güvenlik bürokrasisi tarafından giderek daha fazla potansiyel casus ve güvenlik riski olarak kodlanmaya başlandı. Stalin yönetimi, sınır bölgelerinde yaşayan bu stratejik topluluğu homojenleştirme politikasının önüne bir engel olarak koydu ve bu yaklaşım ilerleyen yıllarda gerçekleşecek kitlesel felaketlerin zeminini hazırladı.
Kızıl Kürdistan’ın tasfiyesi, Kafkas Kürdistanı’nın yeniden parçalanması kadar ağır, zamana yayılmış soft (yumuşak) bir soykırımdır.
1937 ve 1944 yıllarında gerçekleştirilen kitlesel tehcirler, Kafkasya Kürtlerinin tarihindeki en büyük insani felaket ve fiziki kırılma noktasıdır. Stalin’in adeta bir halklar hapishanesine dönüştürdüğü Sovyetler Birliği, Kafkas Kürdistanı’nda Kürtlere karşı sistemli bir etnik temizlik ve soykırım politikası uygulamıştır.
Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan’da yüzyıllardır yaşayan binlerce Kürt aile; bir gece ansızın, hayvan vagonlarına bindirilerek Kazakistan, Özbekistan ve Kırgızistan başta olmak üzere Orta Asya’nın amansız steplerine sürgün edilmiştir.
Sovyet güvenlik makamları bu vahşeti sınır güvenliği ve devlet koruması gibi bürokratik kılıflarla meşrulaştırmaya çalışsa da, uygulama tam anlamıyla bir halkın kökünü kazıma operasyonuydu. İnsanlar doğdukları topraklardan koparılmış, köyler boşaltılmış, aileler parçalanmış ve Kürtlerin tarihsel yerleşim alanları tamamen dağıtılmıştır. Ağır kış şartlarında, açlık ve hastalık eşliğinde yapılan bu ölüm yolculuklarında ve ulaşılan Orta Asya kamplarında Kürt nüfusunun çok büyük bir kısmı hayatını kaybetmiştir.
Sürgün edilen Kürtler uzun yıllar boyunca özel yerleşimci statüsü altında, adeta açık hava hapishanelerinde yaşamış; en temel insani hareket özgürlüklerinden mahrum bırakılmış ve ağır asimilasyon politikalarına tabi tutulmuştur. Uygulanan bu ağır asimilasyonlar ve baskılar neticesinde, Kafkasya'da kalan ve Orta Asya'ya dağıtılan Kürt nüfusu birçok bölgede trajik şekilde erimiş, kimliksizleştirilmeye çalışılmıştır.
Kürtler, Kazakistan ve Orta Asya’nın farklı bölgelerinde dili ve kültürü korumak için muazzam bir direniş gösterse de, bu süreç Kafkasya’nın demografik yapısını kalıcı ve geri dönülemez biçimde değiştirmiştir. Yüzyıllardır Kafkas Kürdistanı olarak anılan topraklardaki Kürt yoğunluğu kasıtlı olarak seyreltilmiştir.
Stalin sonrası dönemde Sovyet yönetimi, sürgün edilen bazı halklara yönelik rehabilitasyon politikaları geliştirip topraklarına dönmelerine izin verirken, Kürtler bu haktan mahrum bırakılmıştır. Kürtler açısından Kızıl Kürdistan’ın yeniden kurulması ya da eski statünün geri verilmesi hiçbir zaman masaya gelmemiştir. Böylece Kürtlerin Kafkasya’daki tarihsel varlığı kurumsal ve topraksal temellerinden tamamen yoksun bırakılarak kalıcı bir statüsüzlüğe mahkûm edilmiştir.
1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte Güney Kafkasya, dondurulmuş etnik çatışmaların patladığı bir alana dönüştü. Azerbaycan ile Ermenistan arasında Dağlık Karabağ üzerinde başlayan savaş, tarihsel olarak Kürtlerin yoğun yaşadığı ve Kızıl Kürdistan'ın kalbi olan Laçin koridorunu doğrudan hedef aldı. Laçin, yalnızca Ermenistan ile Karabağ'ı bağlayan coğrafi bir koridor değil, aynı zamanda Kürt kolektif hafızasının ve Kafkas Kürdistanı'nın sembolik başkentiydi.
Kürt siyasi çevrelerinde ve kolektif hafızasında 17 Mayıs 1992 tarihi, Kızıl Kürdistan’ın fiziki varlığının ikinci kez ve bu kez tamamen yok edilişinin simgesidir. Ermeni kuvvetlerinin Laçin ve çevresini ele geçirmesiyle birlikte, bölgede yüzyıllardır direnen son Kürt yerleşimleri de büyük bir şiddetle boşaltılmıştır. Bu süreç, Kürt tarih yazımında haklı olarak Kızıl Kürdistan’ın ikinci tasfiyesi ve ikinci soykırımı olarak tanımlanmaktadır. 1937'de Stalin'in başlattığı soykırım ve tehcir politikasını, 1992'de Ermenistan yönetimi tamamlamıştır.
Ermeni harekatı sırasında Kürt köyleri yakılıp yıkılmış, sivil Kürt nüfusu zorla yerinden edilmiş, mal ve mülklerine el konulmuştur. On binlerce Kürt aile, Azerbaycan’ın içlerine ve yeniden Rusya ile Orta Asya içlerine göç etmek zorunda bırakılarak tam anlamıyla bir kez daha tehcire tabi tutulmuştur.
Kürt araştırmacıların ve uluslararası raporların da saptadığı üzere, Kafkasya Kürtleri iki ateş arasında, hamisiz ve sahipsiz bırakılmıştır. Kendi siyasal iradelerini ortaya koyabilecekleri kurumsal yapılardan mahrum bırakılan Kürtler, bu savaşın egemen güçler tarafından örtbas edilen, görünmeyen en büyük kurbanları olmuştur.
Ermenistan'ın bu hamlesi ve tehciri doğrultusunda, yüzyıllardır iki parçalı olarak varlığını sürdüren Kafkas Kürdistanı, Kürt nüfusunun topyekun bölgeden temizlenmesiyle fiilen tek bir parçaya, yani Kürtsüzleştirilmiş homojen bir hat haline gelmiştir. Bu durumun bitişinde geride kalan, demografik olarak tamamen tasfiye edilmiş, asimile olmuş ve eritilmiş bir Kürt varlığı olmuştur.
Kızıl Kürdistan’ın Kürt kolektif hafızasındaki yeri yalnızca geçmişte kurulmuş kısa ömürlü bir özerk bölgeden ibaret değildir. Bu deneyim, Kürt milletinin modern dönemde maruz kaldığı uluslararası ve bölgesel kuşatılmışlığın, jeopolitik çıkarlar uğruna nasıl kurban edilebildiğinin en somut kanıtıdır.
Kürtçe eğitim, yerel idare kapasitesi ve kültürel canlanmayla başlayan bu süreç; önce Ankara, Moskova hattındaki ticaret ve sınır pazarlıklarıyla engellenmiş, ardından Stalin'in tren vagonlarında ve Ermenistan'ın 1992'deki askeri operasyonlarında fiziki bir soykırıma uğratılmıştır.
Ne var ki günümüzde Kürtlerin önemli bir bölümü Kızıl Kürdistan tarihini yeterince bilmemektedir. Türkiye merkezli resmi tarih anlatıları, Irak Kürdistanı eksenli siyasal odaklanmalar ve Ortadoğu’daki sıcak çatışmalar, Kafkasya Kürtlerinin yaşadığı bu devasa trajediyi gölgede bırakmıştır.
Oysa Kızıl Kürdistan’ın kuruluşu, 1925-1930 arası jeopolitik makasla tasfiyesi, Stalin sürgünleri ve 1992 Laçin ele geçirilişi birlikte değerlendirildiğinde, Kürt milletinin modern tarihindeki en organize, en sistematik kırılma noktalarından biriyle karşılaşılmaktadır.
Bugün Kızıl Kürdistan’ın hatırlanması ve araştırılması, yalnızca nostaljik bir tarih merakı değildir. Bu hikâye; Şeddadilerden Medlere uzanan tarihsel sürekliliğin, uluslararası diplomasi masalarında Kürtlerin nasıl birer pazarlık nesnesi haline getirildiğinin ve egemen devletlerin Kürt coğrafyasını parçalama konusundaki tarihsel reflekslerinin aynasıdır.
Kızıl Kürdistan, Kürt tarihinin unutulmuş trajik bir dipnotu değil; aksine ders alınması gereken, hesabının sorulması gereken en canlı ve en can yakıcı sayfalarından biridir.
Kaynaklar
Turan, Hüsamettin. “Kızıl Kürdistan’ın İşgali: 17 Mayıs 1992 ve Kürt Tarihinde Unutulan Bir Felaket.”
Aras, Osman. Kafkasya Kürtleri Tarihi. İstanbul: Avesta Yayınları. Beşikçi, İsmail. Kürtler ve Ulusal Sorun. İstanbul: Yurt Kitap Yayınları.
Bozarslan, Hamit. Kürt Milliyetçiliği ve Ortadoğu. İstanbul: İletişim Yayınları.
Erdal, Mehmet. Sovyetler Birliği'nde Kürt Politikaları. İstanbul: Avesta Yayınları, 2016.
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)



