Anadilimin çığlığıdır bu. Sadece benim duyduğum, benim gibilerin anlayabildiği yetim öksüz bir çığlık. Bir anne evladına nasıl ağlarsa, acılarını nasıl ağırlarsa, irin tutmuş yaralarını nasıl dağlarsa öyle... Kucaklar gibi, gecenin karanlığında masallar ülkesine seyahat eder gibi asude ve tenha. Bir başına ve kesif, zamansız acılarla kalabalıklaşmış. Yıllardır uzak kaldığım anadilimin gizli bir sitemi bir bakıma, derinden iç geçirmesi, Hawar’ın tozlu sayfaları arasında kalmış bir heyvax.
Önüne geçemezdim. Geçemedim de. Bir ömür nasıl berhava olursa, işte aynen öyle... “Ez li nav sitranan geriyam…” Ne buldum kendi acılarımdan gayrı. Sadece yalnızlığımız közleniyordu uçsuz bucaksız coğrafyalarda, adsız uzaklarda. Bir yanım sızlıyordu yine gece yarısı nöbetlerde. Bir yanım kan kusuyordu sabah vardiyalarında. Olmamıştı anne. Olmamıştı. Hamdı bahtımız. Koruktu yazgımız. Böyle olmamalıydı hikâyemiz. Kim yazdı, kim okudu? Ömürlerimiz ve dilimiz, nasıl böyle berhava oldu?
Kawîs Axam tutturmuş yine, “De Xalo, xalo…! Çemê Çetelê çemekî sar e…” diye. Duyuyor musun? Uzak mısın yine? Ya da yıldız dolu göğün altında hep unutulan, hep terk edilen o seda mısın? Durdu dünya yine Karapetê Xaço’nun kalbinde. Sadece biz gördük bunu. Sadece biz şahit olduk ve yaşadık. Bir ömür boyu hayatlar dolusu salkım saçak, Zagrosların eteğinde. Dünya dedik kıyam ettik, kan ağladık. Kıyameti bekledik sonra. Kandık. Biz yaptık hepsini. Ötekiler masaldı. İnanmadık, yaşadık. Yaşanılan bir rüya gibi işte, suskun hayın çıyansı. Adiloş bebenin gözlerinde demlenmiş. Nasıl derler hani: Bêrîvanê mal wêranê.
Bir şeylerin eksik kalmaya mahkûm olduğu yerlerde. İfadesi böğrümüzde asılı kalmış. Hüznün bam teline konmuş yağmur kuşları, güvercinler ve kırlangıçlar. Dilsiz anılarımız gelir galeyana. Kesif bir yağmur durur buğulu penceremizin önünde. Himayemize alıp bakımını üstlendiğimiz bir güvercin asılı duruyor saçlarımızın pervazında. Ve konmaz kırlangıçlar damlarımızın içindeki yuvalarına. Yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. Bu yüzden her sözümüz “Dayika min”a benziyordu. Derinlerden gelen bir inilti sarıp sarmalardı bizi. Heyvax dayê! Uzanıp kalan içeride. Buğday kazanları kaynardı içeride. Muazzam bir deprem kapıdaydı. “Taca serê Bêrîvana min zêrîn e… Biska Bêrîvana min çil û çar kezî ne…” Susardık birbirimizin gözlerinde. Daha doğrusu susmak zorunda kalırdık, konuşamazdık.
Günler Melekê Tawus’a benziyordu hiç yoktan. Şeytan kokuyordu böğrümüz. Avlularımızda bekleşiyordu ölüm sebeplerimiz, tarihi kadim mühürlü sehpalarımız. Gidiciydi hayat. Söküp alıyorlardı yaşama sebeplerimizi böğürlerimizden. Kül rengi kış akşamlarında hep beklenen, her daim özlenen, kimdi, neydi. Biliyordu Yêzdan her şeyi. Acılarımızı ve ötesini de. Anadilimizin sessizliğinde nasıl çırpındığımızı sonra. Görüyordu Yêzdan ve ahir zaman bizi bekliyordu acılarımızı kodlarken, gardımızı alırken.
Bilmiyordum yüreğim hangi mehtap aralığında atıyordu, dağlar hangi vadinin saçlarında yürüyordu, göçerler hangi yurdun tozunu alıyordu. Yurdum sadece anneme benziyordu. Çok benziyordu. Dilim kesilmişti. Fena kesilmişti. Konuşamıyordum. Hepten lal kesilmiştim dehşetimde. Dicle yine akıyordu sessiz sedasız nasırlı damarlarımda. İnadına çağıldayıp duruyordu Fırat. Kirîvo’yu haykırıyordu Şivan pes perdeden sesiyle. Zaman hep aynı telden çalıyordu. Kim gidiyordu, kim geliyordu. Hiç bilinmiyordu. Bilemiyordum. Bilemiyorduk.
Yezidî bir yalnızlık dolanıyor göğümde. Ermenî bir hüzün yeşeriyor parmak uçlarımda. “Xemgîn e dayika min…” Apansız yakalanıyorum. Dünya diyorum sonra acımasız yamyam küre, alnımdaki pis leke, yaptın yapacağını yine. Bir şehrin orta yerinde ateşe verdin bedenimi. Bir şehrin orta yerinde ateşe veriyorum senden aldıklarımı. Anadilime doymadan diyar diyar gezdirdin beni kahpe dünya, zalim insan.
Kulaklarımda eski zamanlardan bir çığlık. Bütün ölümlerimi alıyorum, kayıplarımın hesabını tutuyorum ve yollara düşüyorum. Malta’da Kürdün gelinini söylese de biri ben yolcuyum yine. Fazla kalamayacağım buralarda. Kalbimde yepyeni tufanlarla yollara düşeceğim yeniden. Yurdum diyeceğim. Bir mezara hasret kalan ömrümsün... Ve hep öyle kalacak. Yurdum diyeceğim ve cehennemlerden cehennem beğeneceğim. Yaz günü rüzgârgülü… Cudi deyip kalacağım, Tendûrek deyip ağlayacağım, Sîpanê Xelatê deyip duracağım, Agirî deyip yanacağım. Halbuki uzak değildi insanca yaşamak ve ölmek. İmkansız değildi geldiği gibi gitmek asude ve sade.
Böyle uzak yaşamak… Bir şairin kayıp imgelerinde hakikati aramak, aslına vasıl olmak, gerçeğine rücu etmek. Böyle uzak uzak ölmek kendinden bütün sevdiklerinden yurdundan... Yaşadıklarının rüyasını görememek… Ne bahar ne de yar. Zulmün alaca şafağında Demirci Kawa’yı beklemek. Böyle uzak uzak savrulmak, sürgünlük şarkıları okumak içi geçmiş bir efkârla… İşte böyle bir başına kalmak ana dilinin uzağında. Mavi asi, yakın hayın, uzak çıyansı. Ne diyorlar bilmiyorum. Bilmek istediğimi de sanmıyorum. Bir yalnızlık şarkısıdır alıp başını gitmiş, sözlerini ölümlerden derlediğimiz, taze cesetlerden kopardığımız. Bir yalnızlık söylencesidir her yere ulaşmış, hikâyesini uzaklardan dinlediğimiz.
Annem ve dilim. “Ez mirim li xerîbiyê dayê…” Benim berhava olan ömrüm yani. Anadilim. Suskunluğa çaldı bütün baharlarım. Hangi hecede kalsam bir başkası çıkıyor karşıma. Hangi kelimede unutulsam hafakanlara boğuluyor dilsiz dünyam. Hangi cümle kapısına çıksa yolum şaşkınlığımla kala kalıyorum. Nereye gideceğimi biliyorum yine de. Muhakkak gidecek bir yerler vardır içimde bir türlü adresini okuyamadığım. Yazılıdır elbet bende gidilecek bütün adresler, varılacak bütün limanlar. Lakin kırılmıştır bir kere dil gemim, savrulmuştur lügat-hanem. Rotam belli, haritam çizili… Nereye gideceğimi biliyorum doğuştan ümmi olsam da. Ve bir yerlerde bekliyordur beni anneciğim suskun yalnızlığında ertelenmiş sevdasında. Bir yerlerde… Mavi bir umudun gölgesinde…
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)



