Yurdum diye ölüyorum. Sen ne diyorsun? Susuzluktan çatlıyor damarlarım. Gözlerimde yürüyor dağ kokulu serin sular. Engizisyonlardan kalma bir hasretin kancasında bir buz dağının sırtında yol alıyorum. Eriyeceğim. Toprağa karışacağım. Aslıma döneceğim. Yıldızlara bakıp bakıp ağlayacağım. Allah’ım diyeceğim, böylesi yaşamak; hırsızlama, asi, kaçak, herkesten, en başta da kendinden, köşe bucak kaçmak... Nereye kadar, ne halde ve ne uğruna? Allah’ım. Avuçlarımda bitiyor çocukluğumun bütün ebemkuşağı, gençliğimin Gula Zer’i. Dilimde çürüyen bir şarkı, annemin masalları gibi: “Ketim xatirê pexêmber, bide xatirê pêxember gula zer…”
Kaldım bir dağın yamacında. Kuşlarım kalktı önümde. Keklik, sülün, serçe, kırlangıç, kartal ve bize benzeyen diğerleri. Leylekler de gelecekler ve alnımıza yazılmış ovalara, sıcakta kavrulmuş ağaçların alnına yuvalarını kuracaklar. Kendime hasret kaldığım demlerde. Biliyorum o zaman dünya duracak, mühlet moira’larla oyun oynayacak. Ya da tersi, ben moiraların elinde oyuncağa döneceğim. Bir şekilde zaman çözülecek. Ben dağlarda unutulmuş uzak zamanlara, yitik anılara bakıp efkârlanacağım ve sigara dumanının gölgesinde yeni düşlerin peşine takılacağım. Hiçbir zaman, hiçbir şekilde akıllanamayacağım, uslanmayacağım.
Asi sürgünlük beldesinde bir kardelenim. Kendi şarkısını okuyan kekik otu. Bir kekliğim yamaçlara kurulan. Karanlıkları yırtan bir çoban ateşiyim, göğü aydınlatan çobanyıldızı. Yurdum diye ölüyorum. Görmüyor musun? Senden çok şey mi bekliyorum? Bir insan daha nasıl faş olabilir, kendini el âleme rezil edebilir: Ben yurdum diye ölüyorum.
Yoruldum başkalarının gölgesinde uyumaktan, bana beni anlatmayan şarkıları dinlemekten bıktım ve ertelenmiş zamanları oynamaktan. İhaneti de gördüm, sadakati de. Karanlıkta da olsa kendi sularımda yüzmek istiyorum. Boğulacaksam da kendi sularımda boğulayım, diyorum. Öleceksem Gula Zer, deyip ellerinde öleyim. Yüzünde yurdumun her bir coğrafyasını görmeyi özledim. Belki Ağrı’ydın bir zamanlar. Belki Tendürek’tin bir vakit. Ateşdağı’ydın ya da Cudi.
Taş taş değildir suretimde. Sonra bu otlar, göçler ve patikalar. Hepsi bir kereydiler ve umuttular. Aydınlıktılar. Yarındılar. Nerede kaldılar şimdi? Bilmiyorum. Benekli kuzu, Ava Şîn, Ava Reş, Ava Spî. Sonra uzak yoldan gelen konuklar, masallar, muhabbetler, meseller, hikâyeler… Neredeler şimdi? Kahramanlarını arıyorlar mı dersin: “Roniya çavê min î, ruh û canê min î Gula Zer…”
Ne ömürleri tükettik bu gecelerin altında. Bu geceler yok mu herkesin kanına giren. Sonra bu yıldızlar. Dağlara okuduğumuz şarkılar. Güneşin doğuşuyla isli çaydanlıkta içilen dağ çayı... Sıra sıra dizilmiş taşların üzerinde yürüyorum. Seni arıyorum Gula Zer. Sen beni sürdün bu taşların üzerine. Her yerde bir iz bırakıyorsam senin için, belki bir gün arkamdan gelirsin diye. Burada ne işim vardı demeye hakkım yok, hâlimden şikâyet etmeye mecalim yok. Ben seni sevdim, sana gönül verdim. Seni yurdum diye sevdim. Irmaklarında yundum da geldim.
Akdağ’ın yamaçlarındayım, yağmurlarda ıslanmış bir kuşun kanadında. Sen de deli divane olmuş, karanlığı yol bellemişsin. Göz pınarlarım kurudu. Gözlerinde uyumaya geldim. Vaktim olursa ölmeye. Sana yurdum demeye geldim, müsaaden olursa. Ölmek, yaşamak demektir; sende, benim anadilim Kürtçede.
Bu meclisler de talan olur bir gün. Sözler nadan olur her gün. Anılar da gider, tarumar olur bir gün. Bir garip hazan kalır sadece geride bir yerlerde. Sesim didar olur her gönülde. Yurdumdan haber alınmaz. Gidenler ölü olur bir gün. Canlar canan olur bir gün. Yurdum geri döner, gözlerinde güller biter bir gün. Beyaz, kırmızı, sarı güller, rengârenk güller. Mevsimler döner, eylüller umut olur bir gün. Gidenler hayırla anılır bir gün.
Al bir hasret dolanır kanımda. Şerha şerha yarılır damarlarım. Bir özlem tıkanır boğazımda. Paramparça olur içteki köprülerim. Hepsi benim eserim. Hepsi senden derim. Yurdum gibi sevdim. Ülkem yoktu. Gözlerindi toprağım. Örtümdü yıldızlara bulanmış göğün, karanlıklara inat gecen. Sende uyumak ve unutulmak… Ağır gelir yaşamak tutkusu. Dar gelir yaşlı dünya. Dar ve yetersiz... Kendi içinde hikâyesiz…
Kuşlar uçmuyor eskisi gibi. Sular akmıyor gönlünce. Taşlar yuvarlanmıyor tepetaklak. Attığım her adım külfetmiş gibi geliyor bana tekmil mevcudat. Tat vermiyor sensiz ömür sürmek, güneşin altında kalmak. Gula Zer, isminin bir karşılığı yok yurdumda. Yaşamım hayatı öldürmekle geçiyor senin uzağında. Şarkımızın bir yankısı yok buralarda: “Sebra min bê te nayê, de bes e zû were Gula Zer…”
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)



