Kendimi aradığım yerdeyim ya da kaybettiğim Amed’de herhangi bir karede. Ayrılık kokuyordu nefesim. Ben kendimi sürüyordum yolların ortasına. Bir oyunun tutanakçısıydım, Sisifos adına. Amed’de düştüm burada ayağa kalkarım diye düşünüyordum. Bilmediğim bir şey vardı. Ne düştüğüm yer belliydi ne de ben. Hüviyet değiştirme. Kimlik kaybı. Zamanın yıkıcı etkisi… Sözler heybemde çürümüştür. Kelam içinde bitmiştir. Ben zaman kazıcısıyım. Günlerimi çaldırmışım eski surlara. Gelenlerden bir yol arıyorum geçmişe uzanmak için. Daha ilk adımda bir bilinmezliğin derin bataklığına saplanıyorum.
İnsanlar geçiyor önüm sıra. Güneşi tutuyorum avuçlarımda. Ola ki önlerini daha iyi görürler, gözleri açılır, beni tanırlar, anılar konuşur. Aramızda bir tanışıklık peyda olur. Eski günleri yâd ederiz. Şehrin kalbine yaptığımız yolculukların çırasını yakarız. Bir Gulfiroş belirir kapımızda. Bir demet tebessüm bırakır avuçlarımıza. Bu vakitte bir demet tebessüm Celadet Bedirhan’ı ziyaret etmektir Kader Kuyusu’nun dibinde, aşkı aydınlık, ölümü karanlık bilmektir, Halil Hayali’nin gözlerinde eski günlere yolculuk yapmaktır. Bu saatte beklemek gözyaşlarına bir damla zehir ve bir damla grog katmaktır. Zehir, ruhunu tutmaktır hatıraların ateşine. Grog bir Asurî mezarlığında bir başına ağlamaktır. Bu vakitte hüzün Apê Musa’yı, Faik Bucak’ı, Vedat Aydın’ı anmaktır, anlamaktır. Ayrılığın ertesinde şehri yasa tutmaktır, şehrin kaybına ağlamaktır. Bu vakitte hüzün yaşamı zehir bellemektir hercai menekşelerin belleğinde. Yine grog demektir günün alaca şafağında. Bu vakitte beklemek
İnce bir meltem tutunur bedenime. İnce bir sızı saçlarımın kirli, isli pervazında... Doğanın parmaklarıdır tenimin her bir coğrafyasında dolanan. Rüzgârlı yelkenine bütün hüzünleri indirmektir. Fora etmektir heybetli elleri. Ellerim benim isyanımdır. Bir buğunun güvertesinde yaşama saygılarını sunmaktır. Ellerim yoksul sefil bir tutanakçıdır. Kelimeler fakir birer avcıdır kalemimin namlusunda paslı bir mengene.
Savruk bir düştü bütün yaşananlar. Külleri kaldı belleğimin yitik beldelerinde. Aşina yollarda yabancısı olduğum yüzlere çıkıyor bütün eksik kuşanmışlıklarım. Yanlış yollarda yürüyen bir Mem’dim geç anladım. Cizre’de olmalıydım. Birden kendimi Amed’de buldum. Daha doğrusu yolumun geçtiği bu şehirde kaldım ve yanlış bir oyunda acemi bir figürandım. Rolümü benimsemek zor olmamıştı. Sadece bir an için Zîn’i görür gibi oldum. Yol yordam bilmeyen Zîn ne arardı burada. Fakat şehirleri, aşkı ve yaşamı ve de yolları seven ben, burada olmasını istedim Zîn’in. Ve burada oldu Zîn. Ben öyle zannettim. Bir zandı sadece. Geç anladım. Uyandım ve ağladım.
Oturdum Dicle’nin kıyısında bir sabah vakti kendime, sadece kendime ağladım. Eski bir sitranı yaktım. Bir helbestin heybetli heybesinin suyuna bıraktım kendimi. Sözün gelmesini bekliyordum. Gelen giden olmuyordu ayak seslerimden başka. Kendimi yürüyordum. Kendimi yineliyordum. Aklıma geçmişi ve geleceği getirmeyerek, sadece kendime ağladım sonra. Güneş üzerime sıcak çadırını kurana dek… Yani aradan asırlar geçene kadar, zehir ve grog etkisini gösterene kadar. Zehir, ruhumdan özür dilemekti boş yere, hiç yoktan acı çektirdiğim için. Grog ıslak taşlara, yüreğimi adam eden acılarımı kazımaktı. Geç anladım. Anladığımda Zîn’in hayali gitmiş, Cizre’nin silueti silinmişti.
Mahmur gözlerimde Amed uyuyor bütün ölüleriyle, ben uyuyorum olanca acizliğimle. Sabah kuşlarının gözlerinde yolumu bekliyorum. Bir yol tabircisiyim nereye gideceğini bilmeyen, gördüğü her şeyi hayra yoran. İşaretlerin dili bellidir de benim kelimelerimin dili yoktur. Sessizce geçerim işaretlerin yanından. Nerede bırakırsa beni, yolun gözü pek müdavimleri. Orada inmeliğim varmış. Birilerinden, bir şeylerden af dilemek… Bilirim ve yürürüm. Arkamdan Amed yürür, ben yalnızlığı anlarım. Yâd ederim. Yâdımla kalırım. Her kaldırımda kendimi taşırım, her semtinde ellerimi boğarım. Kaçış yoktur o mahdut replikten. Bir daha oynarım içimden, tekrar ederim sözleri. Mekândan kaçarım unutmak için. Sığmaz bana mekân. Küstah bir kabul derim ayasını yırtmış, atlasını yitirmiş. Hal hatır bilmez, laftan anlamaz, ar utanma bilmez, küstah bir kabul. Ömrüm belki. Kim bilir.
Bir damla zehrin kalbinde dolanıyorum. Musa’nın harcında, dünyanın herhangi bir yerinde… Bir damla zehir yalan yanlış telefon numaralarında en yakın dostlarını aramakmış. Ve telefon sesinde en güzel umutlarını, en sıcak düşlerini yitirmekmiş. Bir damla grog, buğulu seslerin yalnızlığında dinlemekmiş hayatın en anlamlı hikâyelerini, en kısa öykülerini. Bir damla grog sonbahara hazırlanan bir haziran servisinin altında eski dostları beklemekmiş. Mesela Mıgırdiç, İvo Andriç, Zabel, İsabel, Dora, Yezida, Xecê, Mihrace, Şilan, Paul Nizan, Füruğ Ferruhzad, Madam Minoş ve ötekiler.
Yollar bekler beni yalancı sevgi gösterileriyle. Bilirim yanlış hesap Bağdat’tan döner ve ben sahte işaretlerin izini sürerim, bana benzemeyen şehirleri ararım. Daha kolay kaybolmak için, ölümün yüzünde bir kuğunun düşünü bulmak için. Dicle’nin yakarışını hissetmek için. Ataları gibi yaşam oyununa son verip gönül rahatlığıyla ölmek isteyen bir fil gibi su kabulünde ölmek için.
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)



