Her açtığımda bana tarihin bize anlatılandan çok daha farklı olabileceğini hatırlatan bir kitap var: "Grammatica e Vocabolario della Lingua Kurda" (Kürt Dilinin Grameri ve Sözlüğü). Bu eser, 1787 yılında Roma'da, İtalyan Dominiken rahibi Peder Maurizio Garzoni tarafından, Kürt aşiretleri arasında geçirdiği yirmi yılı aşkın bir sürenin ardından yayımlanmış. Garzoni kitabı yalnızca bir dilbilgisi çalışması olarak değil, aynı zamanda Kürt milletinin günlük yaşamını, kültürel pratiklerini ve sosyal örgütlenmesini gözlemleyerek oluşturduğu kapsamlı bir alan araştırmasının ürünü olarak kaleme almıştı.
Kitaptan söz etmeden önce çoğu zaman unuttuğumuz tarihsel bir gerçeği hatırlatmak istiyorum. Antik dünyanın bilgi mirasının büyük bir bölümü, yüzyıllar boyunca manastırlarda çalışan din adamları ve kâtipler sayesinde günümüze ulaştı. Onlar, kaybolmaya yüz tutmuş el yazmalarını tek tek kopyalayarak insanlığın ortak hafızasını korudular. Bugün seküler olabiliriz, inançsız olabiliriz ya da farklı dinlere mensup olabiliriz; ancak bu tarihsel gerçek değişmez. Kilisenin sabırlı koruma çalışmaları olmasaydı, insanlığın kültürel mirasının önemli bir bölümü bugün elimizde olmayacaktı.
18.yüzyılda kilise, dinî misyonlar yürütmek amacıyla Ortadoğu'ya misyonerler gönderiyordu. Maurizio Garzoni de onlardan biriydi. Ancak onun görevi zamanla dinî misyonun çok ötesine geçti. Yirmi yılı aşkın bir süre Kürtler arasında yaşayarak onların dilini öğrendi, aşiretlerini gözlemledi ve bugün hâlâ Kürt dili araştırmalarının temel taşlarından biri kabul edilen bir eser bıraktı. Garzoni, Kürtçeyi Mezopotamya'nın başlıca iletişim dillerinden biri olarak tanımlar. Kürtçe yalnızca Kürtler tarafından konuşulmuyordu; Araplar, Asuriler, Ermeniler, Persler ve diğer yerel halklar tarafından da özellikle ticaret ve günlük yaşamda kullanılıyordu. Beni en çok etkileyen de budur. Çünkü bu gerçek, onlarca yıl boyunca biz Kürtlere anlatılan hikâyeden çok farklıdır.
Garzoni'nin eseri yalnızca bir dilbilgisi kitabı değildir; aynı zamanda antropolojik bir belgedir. Bir halkı gözlemler, yaşam biçimini kaydeder ve Kürtçenin kendine özgü bir grameri, zengin bir söz varlığı ve bağımsız bir dil kimliği bulunduğunu ortaya koyar. Bu nedenle bu eser bugün modern Kürdolojinin kurucu eseri olarak kabul edilir.
Ne var ki yaklaşık bir yüzyıl sonra aynı dil inkârın konusu hâline gelecekti. Birinci Dünya Savaşı'nın ardından Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılması, Sevr Antlaşması'nın vaatlerinin gerçekleşmemesi ve Lozan Antlaşması ile Kürdistan coğrafyasının beşe bölünmesi, yeni siyasal düzen sonucunda milyonlarca Kürdü farklı devletlerin sınırları içinde bıraktı. Bu devletlerin birçoğunda Kürtçe kamusal alanda sınırlandı, yasaklandı ya da kullanımı caydırıldı. Yıllarca bize Kürtçenin yalnızca dağların dili, itibarsız ve tarihsiz bir dil olduğu söylendi.
Oysa kelimelerin sonuçları vardır.
Bunu bir kültürlerarası psikolog olarak söylüyorum. Bir insan, bir dil ya da bir millet nesiller boyunca aşağı, ilkel ya da değersiz olarak tanımlanırsa, bu anlatı zamanla içselleştirilir. Kültürel travma tam da böyle doğar. Acı da böyle kuşaktan kuşağa aktarılır. Bugün kuşaklararası travmalar üzerine çalışıyorum ve sık sık şunu söylüyorum: Anlatılan travmalar da, hiç konuşulmayan travmalar da çocuklara aktarılır. Biz yalnızca anıları değil, milletin bize kendimize nasıl bakmayı öğrettiğini de miras alırız. Bu yüzden bir dili yeniden yaşatmak yalnızca dilbilimsel bir mesele değildir; aynı zamanda psikolojik, pedagojik ve kültürel bir meseledir. Bir dile saygınlığını geri vermek, o dili konuşan insanlara saygınlıklarını geri vermektir.
Belki de bu yüzden ilk eğitimimi dil ve kültürlerarası arabuluculuk alanında aldım; ardından psikoloji ve pedagoji okudum. Bugün anlıyorum ki bütün bu eğitimler aynı arayışın parçalarıydı: Bir kültür nasıl aktarılır, nasıl korunur ve yaralandığında nasıl yeniden inşa edilir?
Bunu müzikte de görüyorum. Yıllarca Kürt müziği küçümsendi; yalnızca "halk müziği" olarak görülüp değersizleştirildi. Oysa dikkatle dinlediğinizde makamlarının zenginliğini, melodik yapılarının inceliğini ve ifade gücünün derinliğini fark edersiniz. Ben kızlarıma Kürt şarkılarını, danslarını ve ritimlerini, piyano eğitimiyle klasik müziği öğrendikleri özenle öğretiyorum. Benim için kültürler arasında bir hiyerarşi yoktur. Geleneksel bir Kürt ezgisini öğrenmek, Beethoven'ı ya da Ludovico Einaudi'yi yorumlamak kadar emek, disiplin ve saygı gerektirir. Eğitmek yalnızca bilgi aktarmak değildir; aynı zamanda değer aktarmaktır.
İşte bu yüzden Maurizio Garzoni'nin kitabını yalnızca bir gramer kitabı olarak görmüyorum. O eser, daha 18. yüzyılda Avrupalı bir bilim insanının Kürtçenin bağımsız bir dil yapısına, zengin bir söz varlığına ve Mezopotamya'nın yaşamında önemli bir yere sahip olduğunu kabul ettiğinin kanıtıdır. Propagandaların, inkârların ve çarpıtmaların ötesinde yaşayan tarihsel bir tanıklıktır.
Bu nedenle ikinci vatanım olan İtalya'ya derin bir minnettarlık duyuyorum. Bugün böylesine değerli bir belgeye ulaşabiliyor olmamız, aynı zamanda İtalya'nın kültürel ve dinî kurumlarının onu koruyup yaşatmış olmasının sonucudur. Bu kitap yalnızca İtalya'nın ya da dilbilimin tarihi değildir; aynı zamanda Kürt ulusunun hafızasının da bir parçasıdır. Bize dilimizin köklü bir geçmişe sahip olduğunu, kültürümüzün kadim olduğunu ve kimliğimizin derin tarihsel kökleri bulunduğunu hatırlatır. Benim için bu eser, bütün zorluklara rağmen dilini ve kültürünü yaşatmayı başaran bir halkın onurunun simgesidir.
Noam Chomsky'ye atfedilen ve sık sık aklıma gelen bir söz vardır. Özünde şunu söyler: "Birçok millet tanıdım; hepsi dünyayı değiştirmek için ne yapmaları gerektiğini soruyordu. Ama Türkiye Kürdistanı'nda yaşayan Kürtleri tanıdım; onlar ne yapmaları gerektiğini sormuyor, yapıyorlardı." Bu sözün tam biçimi tartışmalı olsa da anlattığı ruhu kendi yaşamımda gördüm. Özellikle Türkiye Kürdistanı'nda yaşayan Kürtler, en zor dönemlerde bile okullar kurmaya, kültürel dernekler oluşturmaya, müzik üretmeye, edebiyat eserleri yazmaya ve dayanışma içinde yaşamaya devam ettiler.
Onlar yapmaya devam ettiler.
Ben geçmişi değiştiremem.
Ama geleceğe ne bırakacağıma karar verebilirim.
Kızlarıma Kürtçeyi öğretiyorsam, kuşaklararası travmaları çalışıyorsam ve Garzoni gibi insanların eserlerini okumaya devam ediyorsam, bunun nedeni bir halkın onurunun önce kendi dilinin, kültürünün ve hafızasının tanınmasıyla başladığına inanmamdır.
Bir dil yalnızca iletişim aracı değildir.
Bir milletin tarihini koruduğu yerdir.
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)



