Uzun yıllar boyunca birbirinden çok farklı göçmen gruplarıyla yan yana çalıştım. Mülteciler, uluslararası koruma talebinde bulunanlar, çalışmak için başka ülkelere gelmiş kişiler, oturum izinleri ve aile birleşimi süreçleriyle uğraşan aileler… Ama aynı zamanda başka bir ülkeye yerleşmeyi seçmiş expatlar, profesyoneller, eğitimli ve maddi durumu iyi insanlar da vardı.
Yıllar içinde bu çeşitlilik benim için adeta doğal bir deney alanına dönüştü. Elbette bilimsel anlamda bir deneyden söz etmiyorum: Gözlemlerim deneysel veri değildir. Ancak geçmişleri, ekonomik kaynakları ve hukuki statüleri birbirinden bu kadar farklı insanları görmek beni sürekli aynı soruyu sormaya zorladı.
Özerk, kendi hayatını yönetebilen bir insan nasıl pasif hale gelir?
Kendi ülkesinde işini, ailesini, parasını ve sorumluluklarını yönetebilen yetişkinlerin, başka bir ülkede bir telefon görüşmesinden bile korkar hale geldiğini gördüm.
Bir kuruma gitmeden önce günlerce hazırlanan insanlar gördüm. Evrak dosyasını on kez kontrol edenler. Bana, “Bunu böyle söylersem doğru olur mu?” diye soranlar. Bir kamu kurumundan çıkarken tam olarak ne olduğunu anlamamış olan ve daha da önemlisi, büyük ihtimalle hatanın kendisinde olduğuna inanan insanlar gördüm.
Başlangıçta bunların tek tek yaşanan olaylar olduğunu düşünüyordum.
Sonra bir mekanizma görmeye başladım.
Bir kuruma daha en baştan suçlu hissederek girmek.
İlk seferinde gişeye gidersiniz ve bir belgeniz eksiktir.
İkinci seferde bir fotokopinin de gerekli olduğunu öğrenirsiniz.
Üçüncü seferde size telefon etmeniz gerektiği söylenir.
Telefon edersiniz ama yalnızca belirli günlerde arayabilirsiniz.
Bir randevu alırsınız. Gidersiniz ve aslında başka bir kuruma başvurmanız gerektiğini öğrenirsiniz.
Bu adımların her biri tek başına ele alındığında son derece makul nedenlere dayanabilir. Kamu idareleri karmaşıktır. Çalışanlar çoğu zaman zor koşullarda görev yapar. Kuralların, vatandaşın her zaman bilmediği gerekçeleri vardır.
Ama benim ilgilendiğim şey, bu deneyimler üst üste birikmeye başladığında ne olduğudur.
Bir noktadan sonra kişi artık kuruma, “Bu işlemi yaptırmam gerekiyor” diye düşünerek girmez.
Şunu düşünerek girer: “Bu kez neyi yanlış yapmış olacağım?”
Yıllar içinde bu duyguyu “önceden hissedilen suçluluk” olarak adlandırmaya başladım.
Bu, mutlaka bir başkasının size açıkça yüklediği bir suçluluk değildir. Bir memurun size doğrudan suçlu olduğunuzu söylemesine gerek yoktur. Art arda yaşanan deneyimler yoluyla sürekli olarak şunu öğrenmeniz yeterlidir: Anladığınızı, doğru belgeye sahip olduğunuzu, prosedüre uyduğunuzu ve talep ettiğiniz hizmete hakkınız bulunduğunu kanıtlaması gereken kişi sizsiniz.
Administrative burden, yani idari yük üzerine yapılan çalışmalar, bu deneyimin bir kısmına isim vermemize yardımcı oluyor. Devletle ve kamu kurumlarıyla etkileşim yalnızca ekonomik maliyetler ya da zaman kaybı yaratmaz. Öğrenme maliyetleri, uyum ve işlem maliyetleri, ayrıca psikolojik maliyetler de vardır: stres, özerklik kaybı, hayal kırıklığı, damgalanma.
Göç politikaları söz konusu olduğunda bu maliyetlere çok daha güçlü bir unsur eklenebilir: Korku.
Yanlış yapmaktan ne kadar korkarsanız, yanlış yapmamak o kadar zorlaşabilir.
Bu, defalarca gözlemlediğim bir paradokstur.
Bir belgeyi unutacağınızdan korkarsınız, kontrol edersiniz.
Sonra tekrar kontrol edersiniz.
Saati kontrol edersiniz. Adresi. Kurumun adını. Size gelen mesajı. Reçeteyi. Söylemeniz gereken kelimeleri.
Büyüdüğünüz ülkede yaşıyorsanız, günlük hayatın çok büyük bir bölümü, sahip olduğunuzun farkında bile olmadığınız bilgiler sayesinde işler. Bir doktorla nasıl konuşulacağını aşağı yukarı bilirsiniz. Okul sisteminin nasıl işlediğini bilirsiniz. Bir belge için nereye gidileceğini bilirsiniz. Bir memurun söylediği belli bir cümlenin ne anlama geldiğini anlarsınız. Bir cevabın gerçekten kesin bir ret mi olduğunu, yoksa yalnızca biraz daha ısrar etmeniz gerektiği anlamına mı geldiğini sezersiniz.
Göç ettiğinizde bu örtük bilginin bir kısmı kaybolur.
Birdenbire en sıradan işler bile dikkat gerektirmeye başlar.
Ve dikkat sonsuz değildir.
Daha bu sabah, kızım için bir sağlık randevusu almaya çalışırken aynı mekanizmanın küçük bir kısmını yeniden yaşadım. Bir yere gidiyorsunuz, size telefon etmeniz gerektiğini söylüyorlar. Sadece belirli günlerde arayabiliyorsunuz. Bazı belgeler gerekiyor. Tekrar gelmeniz gerekebiliyor.
Tek başına düşünüldüğünde küçük bir şey.
Ama bunu okul, doktor, oturum izni, kira sözleşmesi, banka, iş ve vergilerle çarpın.
Sonra yıllarla çarpın.
İnsanların gerçekten unutmaya başladığını gördüm. Randevuları karıştırdıklarını. Kurumda kendilerine ne söylendiğini hatırlamadıklarını. Yanlarında birinin gelmesine ihtiyaç duyduklarını. Anlamamaktan korktukları için telefon etmekten vazgeçtiklerini gördüm.
Dışarıdan bakınca ahlaki bir teşhis koymak kolaydır: “Kendini organize etmeyi bilmiyor.”
Peki ya aslında baktığımız şey aşırı yüklenmiş bir insansa?
Başkalarının sizin hakkınızda düşündüğü şeyi doğrulama korkusu
Sosyal psikolojide stereotype threat, yani stereotip tehdidi olarak bilinen bir olgu vardır.
Basitleştirerek söylersek, olumsuz bir stereotipin bulunduğu bir gruba ait olduğumuzda, o stereotipi doğrulama korkusu, bir işi yaparken başlı başına ek bir yük haline gelebilir.
Eğer başkalarının “Yabancılar anlamaz” diye düşündüğünden korkuyorsam, yalnızca bana söylenen şeyi anlamam yetmez.
Hem anlamam hem de anlayabilen biri olduğumu aynı anda kanıtlamam gerekir.
Bu farklı bir görevdir.
Markus Appel, Silvana Weber ve Nicole Kronberger tarafından 2015 yılında yayımlanan ve 19 deneye dayanan bir meta-analiz, incelenen göçmen gruplarının performansında stereotip tehdidinin genel olarak etkili olduğunu ortaya koydu.
Başka çalışmalar da bu olguyu göçmen kökenli ergenler ve öğrenciler arasında inceledi. Hana Mocevic ve Burkhard Gniewosz tarafından 2026 yılında Avusturya’da birinci ve ikinci kuşak öğrencilerle yapılan bir çalışmada, özellikle incelenen ikinci kuşak öğrencilerde stereotipin belirgin hale getirildiği koşulda performansın düştüğü görüldü.
Bu, bir göçmenin yaptığı her hatanın stereotip tehdidinden kaynaklandığı anlamına gelmez.
Daha ilginç bir anlama gelir: Bir insanın performansı, onun kapasitesi hakkında her şeyi söylemez.
Aynı zamanda o kapasiteyi hangi koşullarda göstermesini istediğimiz hakkında da bir şeyler söyler.
Denemeyi bıraktığınız zaman
Psikolojide sık sık aklıma gelen başka bir kavram daha var: learned helplessness, yani öğrenilmiş çaresizlik.
Yaptıklarımızın sonucu öngörülebilir biçimde değiştirmediğini tekrar tekrar deneyimlediğimizde, zaman içinde durumu kontrol etmeye çalışma isteğimiz azalabilir.
“Göçmenler öğrenilmiş çaresizlik geliştirir” demiyorum. Böyle bir genellemenin hiçbir anlamı olmaz.
Söylediğim şu: Göç deneyiminin bazı koşulları, öğrenilmiş çaresizlik paradigmasında tarif edilen mekanizmalara fazlasıyla benzeyen deneyimler üretebilir.
Telefon ederim, kimse cevap vermez, tekrar denerim.
Bir kuruma giderim, beni başka bir yere gönderirler, oraya giderim.
İstenen belgeyi götürürüm, bu kez başka bir belgenin eksik olduğunu öğrenirim, yeniden dönerim.
Ama bir sonraki telefon görüşmesinde içimde bir sesin “Artık yapamıyorum” demesi için bu döngüyü kaç kez yaşamam gerekir?
Dışarıdan bakınca o kişiye pasif deriz.
Ama içeriden bakıldığında belki de kişi çok farklı bir hesap yapıyordur: “Zaten çok fazla enerji harcadım ve daha fazlasını harcamanın işe yarayacağına dair hiçbir güvencem yok.”
Göçmen tarım işçileri üzerine yapılan bazı araştırmalar, ayrımcılık, göçmenlik statüsüne ilişkin korkular, zor çalışma koşulları, depresyon ve kaygı arasındaki ilişkiyi anlamak için doğrudan öğrenilmiş çaresizlik paradigmasını kullandı.
Böyle bakıldığında pasiflik, kişinin değişmez bir özelliği olmaktan çıkar.
Çevreye verilen bir tepki haline gelebilir.
Peki neden zenginlerin de başına geliyor?
Her şeyi yalnızca yoksulluk üzerinden açıklamamı engelleyen soru tam olarak buydu.
Çalışma hayatım boyunca varlıklı expatlarla da karşılaştım. Yüksek eğitim düzeyine sahip, nitelikli meslekleri olan, danışmanlara, tercümanlara, avukatlara ve özel okullara ödeme yapabilecek insanlarla.
Elbette bir mülteciyle aynı deneyimi yaşamıyorlar.
Para çok büyük bir koruma sağlar. Güvenli bir hukuki statü korur. İyi eğitim korur. Ayrıcalıklı bir pasaport korur.
Bu deneyimleri aynı kefeye koymak yanlış olur.
Yine de son derece yetkin insanların, bilmedikleri bir sisteme girdiklerinde geçici olarak özgüvenlerini kaybettiklerini gördüm.
İşte o noktada iki şeyi birbirinden ayırmaya başladım.
Birincisi, yabancı olmanın kırılganlığıdır: Başka bir ülkeye geldiğimizde, yalnızca o sistemin içinde büyümüş olmaktan kaynaklanan görünmez yetkinliğimizin bir bölümünü kaybederiz.
İkincisi ise yapısal kırılganlıktır.
Yabancı olma durumuna yoksulluk, güvencesiz oturum statüsü, ayrımcılık, damgalanma, sosyal izolasyon veya dil güçlükleri de eklendiğinde tablo kökten değişir.
Bu iki kırılganlık dışarıdan bakıldığında birbirine benzeyebilir.
Ama ağırlıkları aynı değildir.
“Bizim olan bir şeyi almaya geldin”
Bir de hiçbir idari formun içine sığmayan başka bir boyut var.
Yabancının, bir şeyi almaya gelmiş biri olarak görüldüğü hissi.
Bir iş.
Bir ev.
Bir sosyal yardım.
Okulda bir yer.
Bir sağlık randevusu.
Bir alan.
Yıllar boyunca bu hissi eğitimli ve görünüşte kozmopolit çevrelerde bile algıladım.
Karşımdaki herkesin gerçekte ne düşündüğünü bilemem. Bu algıyı, yerel halkın yabancılara kaçınılmaz olarak düşmanca davrandığı yönünde bir teoriye dönüştürmek de yanlış olur.
Ama damgalanma ve ayrımcılık yalnızca bireysel izlenimlerden ibaret değildir. Göçmen sağlığı alanındaki bilimsel literatür bunları refahı ve toplumsal bütünleşmeyi etkileyebilecek faktörler arasında değerlendiriyor. Dünya Sağlık Örgütü de mültecilerin ve göçmenlerin sağlığını belirleyen unsurlar arasında ekonomik ve sosyal koşulları, hizmetlere erişimi, sosyal ağları ve göçmenlik statüsüyle bağlantılı koşulları sayıyor.
Benim için soru o zaman şuna dönüşüyor:
Bir insan, ait olma hakkını sürekli müzakere etmek zorunda kaldığında zihninde ne olur?
Her şeyden önce sürekli “yabancı” olmak; ancak ondan sonra doktor, anne, elektrikçi, öğrenci ya da komşu olabilmek ne kadar enerjiye mal olur?
Bir de çocuklar var
Beni en çok kaygılandıran bölüm bu.
Akranlarının doğal kabul edebildiği bir şey için, yalnızca kendilerine bir yer bulabilmek için çok büyük miktarda enerji harcayan gençler gördüm.
Ergenlikte enerjimizin önemli bir bölümünü öğrenmeye, âşık olmaya, arkadaşlarımızla kavga etmeye, hata yapmaya, neyi iyi yaptığımızı keşfetmeye ve gelecekte kim olacağımızı hayal etmeye ayırabilme hakkımız olmalı.
Peki bu enerjinin bir bölümü sürekli başka sorular tarafından tüketiliyorsa ne olur?
Beni nasıl görüyorlar?
Adım tuhaf mı geliyor?
Doğru konuşuyor muyum?
Hata yaparsam bunun yabancı olduğum için olduğunu mu düşünecekler?
Eşit kabul edilmek için daha başarılı olmak zorunda mıyım?
Stereotip tehdidi üzerine yapılan çalışmalar, göçmen kökenli gençlerin okulda yaşadığı her güçlüğü bu mekanizmayla açıklamamıza izin vermez.
Ama bize temel bir şeyi hatırlatır.
Baskı altında daha kötü performans göstermek, daha düşük kapasiteye sahip olmak anlamına gelmez.
Ve bu ayrımın okulları çok yakından ilgilendirmesi gerekir.
Kim kime entegre olmalı?
Belki de sürekli kullandığımız bir kelimeyi yeniden düşünmeliyiz: Entegrasyon.
Genellikle göçmenin kuruma uyum sağlama kapasitesini ölçüyoruz.
Dili biliyor mu?
Formu doğru doldurdu mu?
Prosedüre uydu mu?
Zamanında geldi mi?
Kuralları biliyor mu?
Bunlar meşru sorular.
Ama tersini neden bu kadar az soruyoruz?
Kurumun talimatları anlaşılır mıydı?
Prosedür gerçekten erişilebilir miydi?
O kişi kaç kez bir kurumdan diğerine gönderildi?
O sistemin içinde büyümemiş birinden ne kadar örtük bürokratik bilgi bekliyoruz?
Bir hak kâğıt üzerinde tanınmış olsa bile, o hakkı kullanmak nüfusun bir bölümünün gerçekçi olarak sahip olamayacağı beceriler gerektiriyorsa, gerçekten kullanılabilir bir hak mıdır?
İtalya’da sığınmacıların ve mültecilerin sağlık hizmetlerine erişimi üzerine yapılan nitel bir araştırma, dilsel ve bürokratik engelleri, sistemin nasıl işlediğine dair bilgi eksikliğini, belge sorunlarını ve sağlık kurumlarına tekrar tekrar gitme zorunluluğunu ortaya koydu.
Bazı araştırmacılar bundan daha güçlü bir ifade de kullandı: “Bürokratik şiddet.”
Amelia Bentley, İspanya’daki göçmen kadınların ikamet başvurusu sürecini incelerken bu kavramı; idari karmaşıklık, ayrımcı uygulamalar, hesap verebilirlik ve bunların insanların yaşamları üzerindeki etkileri arasındaki ilişkiyi analiz etmek için kullandı.
Bu ifade dikkatle kullanılmalıdır. Her sıra, gecikme ya da anlaşılması güç form “bürokratik şiddet” değildir.
Ama kavramın yararı tam da burada ortaya çıkıyor:
Bizi yalnızca tek tek prosedürlere değil, o prosedürlerin maliyetinin kimlerin üzerine yüklendiğine bakmaya zorluyor.
O gişeye ulaşmanın bedeli ne kadar?
Göçmenlerle, mültecilerle, ailelerle ve expatlarla geçirdiğim bunca yıldan sonra bir kelimeye kuşkuyla yaklaşmayı öğrendim: Pasif.
Bir insan artık telefon etmiyorsa, bir belgeyi unutuyorsa, her yere yanında biriyle gitmek istiyorsa ya da bir kamu görevlisinin karşısında korkuya kapılıyorsa, onun kendini organize etmeyi bilmediği sonucuna varabiliriz.
Ya da birkaç soru daha sorabiliriz.
Kaç kez telefon etti?
Kaç kez geri dönmek zorunda kaldı?
Kaç kez birbiriyle çelişen talimatlar aldı?
Küçük bir hatanın çok büyük sonuçlara yol açmasından kaç kez korktu?
Başkaları için doğal kabul edilen şeylere hakkı olduğunu kaç kez yeniden kanıtlamak zorunda kaldı?
Ve hepsinden önemlisi: Ne kadar enerjisi kaldı?
Mesleki deneyimim tek başına nedensel bir ilişkiyi kanıtlamaz. Kişisel deneyim kontrollü bir deney değildir. Göçmeni kaçınılmaz olarak travmatize olmuş, kırılgan veya çaresiz biri olarak gösteren yeni bir stereotip yaratmak da aynı ölçüde yanlış olur.
Ama araştırmalar bize, bazı insanların yalnızca “entegre olmak istemediği” fikrinden çok daha ciddi bir hipotez kurma imkânı veriyor.
İdari yük, ayrımcılık, stereotip tehdidi, hukuki güvencesizlik, yalnızlık, sosyal ağların kaybı ve göç sonrası stres birikebilir.
Tek bir form mutlaka depresyon yaratmaz.
Tek bir kurum, özerk bir insanı mutlaka bağımlı hale getirmez.
Tek bir cümle, vazgeçişi açıklamaz.
Ama hayat tek tek olaylar halinde yaşanmaz.
Hayat birikerek yaşanır.
Bu yüzden, sessizleşmiş, tereddüt eden, başkalarının yardımına bağımlı hale gelmiş bir göçmen gördüğümüzde belki de en az ilginç soru şudur: “Neden tepki vermiyor?”
Daha zor bir soru var.
Çünkü bu soru bakışımızı bireyden çevreye çeviriyor:
Onun etrafında kurduğumuz çevrede, harekete geçme kapasitesini tüketen şey nedir?
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)


.webp&w=3840&q=75)