Ehmedê Xanî’nin Mem û Zîn’inde aşk, yalnızca iki gönlün birbirine tutkusu değildir; dağların, nehirlerin ve parçalanmış bir coğrafyanın ve kadim bir milletin özlemidir.
Newroz ateşinin aydınlığında karşılaşan Mem ile Zîn, bir bakışta birbirlerini tanırlar.
Onların aşkı, dünyevi tutkulardan arınmış, neredeyse ilahi bir özlemle yanar.
Bedenleri birbirine kavuşmasa da ruhları, Xanî’nin dizelerinde ebediyete uzanan bir birlik hayali kurar. Bu hayal, iki âşığın ötesinde, dağınık beyliklerin ve yabancı boyunduruğu altındaki bir halkın birleşme arzusunu da taşır.
Bu derin ve saf aşkın karşısına dikilen gölge ise Beko’dur. O, sarayın kapısında duran, yetkisiz ama zehirli bir dildir. Fitne onun nefesi, fesat onun gölgesidir. Aşıkların yolunu kesen her söz, her fısıltı, her çarpıtılmış haber onun elinden çıkar. Ehmedê Xanî, Beko karakteri şahsında ihaneti betimler. Mem’i zindana düşüren, Zîn’i inzivaya mahkûm eden, iki gönlü ölümün eşiğine kadar ayıran odur. Xanî onu “zamanın fitnecisi, kurnaz ve kavukçu, iyiliğe karşı ikiyüzlü bir iblis” diye tasvir eder. Yüzü çarpıktır, kalbi kıskançlıkla kararmıştır; iblisin çömezi gibi dolaşır, söz götürüp getirir, kalpleri birbirine düşürür.
Beko yalnızca iki aşığı ayırmaz. Onun asıl işlevi daha derin, daha acı bir alegoridedir.
Mem ve Zîn’in kavuşamaması, Kürtlerin birleşememesiyle örtüşür. Xanî’nin dizelerinde Kürtlerin ittifaktan yoksunluğu, kendi aralarındaki çekişme ve dış güçlerin oyunu açıkça yer alır. Beko işte bu parçalanmanın cisimleşmiş hâlidir: içimizdeki düşman, kendi evimizin kapısında duran ihanet. O, birliği bozan, kardeşleri birbirine düşüren, halkın özlemini kendi küçük çıkarlarına kurban eden karakterdir.
Aşıkların mezarına dikilen dikenli çalı nasıl iki cesedi sonsuza dek ayırırsa, Beko’nun tohumu da coğrafyayı, dili ve kaderi böler. Böylece Mem û Zîn, bir aşk destanı olmaktan çıkıp bir ulusal uyarıya dönüşür. Saf olan her şey, aşk, birlik, vatan...
Beko’nun gölgesinde solmaya mahkum edilir. Xanî’nin kalemi, bu fesadı öyle ustalıkla işler ki, okuyan yalnızca iki gencin trajedisini değil, bir milletin yüzyıllardır süren ayrılığını hisseder.
Diğer yandan Mem û Zîn destanının kanlı gölgesinde, sadakatle yoğrulmuş bir yiğit durur: Tacdin, gerçek bir kahramandır, fakat geç uyanmıştır. Geç de olsa Tacdin, Beko’nun fesadını hançerleyerek iki masum âşığın arasına sıçrattığı o kırmızı damla kanı zamanın içinde kurumaz; tam tersine, yüzyıllarca kök salar, dikenleşir. Büyük bir aşkın şahsında, bir milletin ruhunun derinliklerine işleyen bir kansere dönüşür. Bu ihanettir ve her baharda çiçek açan Mem ile Zîn’in hatırası bile o eski kanın zehriyle solgun kalır. İhanet Beko şahsında yenilmiş; yiğitlik ve mertlik ise Tacdin şahsında, Kürt sosyolojisinde güçlü bir karakter olarak tarihe geçmiştir.
Ehmedê Xanî’nin Mem û Zîn’de, henüz ulus-devlet düşüncesinin Avrupa’da bile kuramsallaşmadığı bir çağda Kürtlerin dağınıklığını ve yabancı egemenliği altındaki varoluşunu teşhis etmesi, yalnızca siyasal bir öngörü değil, varlığın bölünmüşlüğüne dair ontolojik bir farkındalıktır. O, aşiretlerin gururunu ve bağımsızlığa olan düşkünlüğünü bir erdem olarak görürken aynı zamanda bunun kolektif iradeyi felce uğratan bir tuzak olduğunu kavramıştır; birlik olmadan ne din kemale erebilir ne devlet kurulabilir ne de hikmet ve ilim kendi toprağında filizlenebilir.
Bu bakış, Hegel’in “özgürlüğün gerçekleşmesi olarak devlet” anlayışını iki yüzyıl önce sezmişçesine, halkın kendi kaderini tayin etme imkânını bir ahlaki zorunluluk olarak ortaya koyar: Kürtler, ancak kendi içlerindeki ittifakı gerçekleştirdiklerinde “öteki”nin hizmetkârı olmaktan çıkıp kendi varlıklarını tecessüm ettirebilirler.
Bu öngörünün derinliği, zamanın ruhunu aşan bir hikmette yatar. Xanî, aşkın imkânsızlığını anlatırken aslında bir halkın kendi evinde yabancı kalışının trajedisini yazmıştır; Mem ile Zîn’in kavuşamaması, parçalanmış bir coğrafyanın ve bölünmüş bir iradenin metaforudur.
Fransız Devrimi’nin henüz ufkunda bile belirmemiş olduğu bir dönemde o, milletin dilde, kültürde ve siyasal iradede birleşmesi gerektiğini kavramıştı. Bu, yalnızca bir şairin hayali değil, varoluşun bütünlüğüne dair felsefi bir çağrıdır: İnsan, kendi tarihini yazamadığı sürece başkasının tarihinin nesnesi olarak kalır. Xanî’nin sesi, bu yüzden hâlâ yankılanır; çünkü o, parçalanmışlığın acısını evrensel bir hakikat olarak dile getirmiştir.
Mem û Zîn: Kürdistan aşkı ve özgürlük iradesinin epik manifestosu
Mem û Zîn’deki aşk, aslında Kürdistan aşkıdır. Kürtlerin özgürlük mücadelesiyle şekillenmiş, geçmiş ile gelecek arasında kritik bir tarihsel uğrakta yer alan bu eser, Ehmedê Xanî’nin yaşadığı toplumsal ve tarihsel koşullara bir gönderme yaptığımızda daha net anlaşılır. Her şeyden önce şunu söyleyebiliriz: Doğruluk ve kusursuzluk arayışının aşkta en yetkin ifadesi olan Mem û Zîn aşkı, gerçekte özgür Kürdistan idealini simgeler. Devletsiz ve toprakları işgal edilmiş bir millet için millî şuuru varoluşsal bir önemde estetize eder. Bu, sadece duygusal bir bağ değil, büyük ölçüde millî şuurun korunması ve geliştirilmesiyle mümkün olabileceğini Kürtçeyi edebî bir yöntemle eserleştirmiştir.
Ehmedê Xanî’nin (1650-1707) Mem û Zîn adlı eserinin giriş bölümünde yer alan, Kürtlerin birliği ve kendi devletleri olsaydı neler olacağını anlattığı ünlü beytin orijinali:
“Ger dê hebûya me ittifaqek
Vêk ra bikira me inqiyadek
Rûm û ‘Ereb û ‘Ecem temamî
Hemiyan ji me ra dikir xulamî
Tekmîl dikir me dîn û dewlet
Tehsîl dikir me ‘ilm û hikmet”
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir)



