Kosova deneyiminden çikarilacak dersler
İhsan Kurt – Sosyolog ve gazeteci
“Özgürlüğün bir adı var: UÇK.”
Bu slogan yalnızca Kosova kentlerinde değil, diasporanın yaşadığı Zürih, Paris ve Berlin gibi Avrupa şehirlerinin duvarlarında da görülüyordu. Kosova Kurtuluş Ordusu, Arnavutça kısaltmasıyla UÇK, 1990’ların sonunda Batı kamuoyuna Sırp baskısına karşı mücadele eden bir ulusal kurtuluş hareketi olarak sunuldu. Komutanları ise ABD ve NATO’nun desteğiyle bağımsızlığa yürüyen Kosova’nın “kahramanları” ilan edildi.
Aradan geçen yıllar, uluslararası siyasette ebedî dostluklardan çok değişen çıkarların belirleyici olduğunu gösterdi. Bir zamanlar Batılı başkentlerde ağırlanan, devlet başkanlarıyla aynı protokol sıralarında oturtulan ve Balkanlar’daki yeni düzenin temsilcileri olarak desteklenen UÇK yöneticileri, önce organ ticareti iddialarıyla uluslararası kamuoyunda ağır suçlamaların hedefi oldu; ardından savaş suçları ve insanlığa karşı suçlamalarla Lahey’de yargılandı.
Kosova uzman daireleri, 16 Eylül’de eski Cumhurbaşkanı Hashim Thaçi ile UÇK’nin önde gelen isimlerinden Jakup Krasniqi’yi savaş suçlarından 25’er yıl hapis cezasına çarptırdı. Mahkeme, örgütün diğer iki eski üst düzey yöneticisi Kadri Veseli’ye 18, Rexhep Selimi’ye ise 13 yıl hapis cezası verdi. İnsanlığa karşı suçlamalardan beraat eden sanıklar, cinayet, işkence, zalimane muamele ve keyfî gözaltıyı kapsayan dört savaş suçundan mahkûm edildi. Suçlamaları reddeden sanıklar karara itiraz edeceklerini açıkladı.
Bu karar yalnızca dört eski UÇK yöneticisinin kaderiyle ilgili değil. Kosova deneyimi, özgürlük mücadelesi veren bütün halklar açısından daha geniş bir soruyu gündeme getiriyor: Bir halk, kendi geleceğini büyük güçlerin desteğine ne ölçüde bağlayabilir? Dış destek, bağımsızlığın yolunu açabilir; fakat demokratik kurumların, ulusal birliğin ve ahlaki siyasetin yerini alamaz.
Zürih’ten Kosova’ya uzanan yol
Hashim Thaçi’nin siyasal yaşamının bir dönemi İsviçre’de geçti. Zürih’te siyasal bilimler okudu; İsviçre’de yaşayan Kosovalı öğrenciler ve siyasi çevrelerle ilişkiler kurdu. Ögrencilik yillarimda Lozan Üniversitesi Siyasal ve Sosyal Bilimler Fakültesine de gelir, buradaki Kosovalı öğrencilerle toplantılar yapardı.
Kürt öğrenciler de aynı yıllarda Isviçre sehirlerinde “Bağımsız, birleşik ve sosyalist Kürdistan” talebiyle stantlar açıyordu. Kosovalı öğrenciler, UÇK ve Kosova bayraklarının yanına Amerikan ve Avrupa Birliği bayraklarını da asıyorlardı. Kürt standlarinda ise o sıralarda Avrupa semalarında uçağının inebileceği bir ülke arayan Abdullah Öcalan’ın posterleri tek sembol olarak yer alıyordu.
Kosovali gençlerle yapilan sohbetlerde Kürtleri “saf ve idealist” buluyor. Kürtler ise onları büyük güçlere fazla güvenmekle eleştiriyorlardi. Yakin coğrafyalarda yaşayan, benzer ulusal taleplerle mücadele eden iki halkın temsilcileri, uluslararası siyasete ilişkin iki farklı yaklaşımı simgeliyordu. Kosovalılar Batı’nın desteğini bağımsızlığa ulaşmanın en gerçekçi yolu olarak görürken Kuzeyli Kürt hareketi, aynı Batılı devletlerin kapılarını kapattığı Öcalan’ın yalnızlığında kendi kaderiyle baş başa bırakılmıştı.
Kosovalilar 17 Subat 2008’de bağımsızlık ilan ederken, Lozan’daki Riponne Meydanı’nda yaklaşık 10 bin kisi kutlama yapıyordu. Üstelik bu kutlama, Kürtlerin ulusal haklarının 1923 Lozan Antlaşması’yla görmezden gelindiği tarihî binanın hemen önündeydi. Kosova bayraklarının dalgalandığı coşkulu kalabalığı izleyen Kürt sürgünlerin duygularında sevinç kadar gıpta, hatta biraz kıskançlık da vardı. Bir halk, bağımsız devletine kavuşmuştu; diğerinin geleceği ise hâlâ belirsizdi.
Kosova esas itibariyle diasporada kurulan bir devlet. Askeri, siyasi, insani gücü, diplomasisi basta Isviçre olmak üzere Avrupa’da olustu. Fakat bağımsızlığın tek başına demokrasi, adalet ve toplumsal barış getiremeyeceginin de örnegi. Kosova’nın “kahramanları” sayılan isimlerle hesaplaşma sürecinin yine Kosova’nın kendi kurumları üzerinden başlaması bu nedenle önemlidir. Thaçi ve arkadaşlarını Lahey’e götüren yol, yalnızca Washington veya Brüksel’den değil, bir bakıma Priştine’daki muhalafetten de geçti.
Dick Marty raporundan Lahey’e
Yargı sürecinin başlangıcında, İsviçre Radikal-Liberal Partisi üyesi eski senatör ve hukukçu Dick Marty’nin hazırladığı ve Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisinin Ocak 2011’de kabul ettiği rapor bulunuyor. Raporda, aralarında Hashim Thaçi’nin de yer aldığı bazı UÇK yöneticileri, savaş sırasında ve sonrasında işlendiği ileri sürülen ağır suçlarla ilişkilendiriliyordu. Cinayet, zorla kaybetme, yasadışı gözaltı ve organ ticareti iddiaları uluslararası on yil önce kamuoyunda büyük yankı uyandırdı.
Raporun ardından Avrupa Birliği ve ABD, iddiaların özel bir mahkeme tarafından soruşturulması için Kosova üzerindeki baskıyı artırdı. Kosova Parlamentosu, 2015 yılında ülkenin anayasası ve hukuk sistemi temelinde çalışan, ancak güvenlik sorunları ve tanıklara yönelik tehditler gerekçe gösterilerek Lahey’e taşınan Kosova Uzman Dairelerini kurdu.
Mahkeme hukuken Kosova’nın bir kurumu olsa da hâkimleri ve savcıları uluslararası hukukçulardan oluşuyor. Kosova Parlamentosunun kendi eliyle kurduğu bir mahkeme, ülkenin bağımsızlık mücadelesine öncülük eden silahlı hareketin yöneticilerini yargıladı.
Thaçi’nin ülke içindeki en önemli siyasi rakibi, Vetëvendosje “Kendi Kaderini Tayin” hareketinin lideri Albin Kurti’ydi. Kurti, uzun yıllar boyunca Thaçi’nin iktidarını, yolsuzlukları ve Sırbistan’la yapılan uzlaşmaları sert biçimde eleştirdi.
Thaçi, uzman savcılık tarafından 2020 yılında resmen suçlandı. İddianamenin hâkimlerce onaylanmasının ardından cumhurbaşkanlığı görevinden istifa etti ve Lahey’e götürüldü. Sürecin aşamaları açıktı: Dick Marty raporu, uluslararası baskı, Kosova Parlamentosunun özel mahkemeyi kurması, savcılık soruşturması, iddianamenin kabulü ve nihayet Lahey’deki yargılama.
Bir bayrağın örtemeyeceği suçlar
Dava, UÇK ile Yugoslavya Federal Cumhuriyeti güçleri arasında Nisan 1998’den Ağustos 1999’a kadar yaşanan silahlı çatışma dönemini kapsıyordu. Uzun yıllara yayılan soruşturma ve yargılama boyunca 156 mağdur dinlendi, yaklaşık 30 bin sayfalık dosya incelendi.
Le Monde Diplomatik’in Eylül sayisinda yaninlanan bir dosyaya göre, mahkeme, dört sanığın “ortak bir suç girişimine önemli katkıda bulundukları” sonucuna vardı. Karara göre en az 385 kişi keyfî biçimde alıkonuldu, 49 kişi zalimane muameleye maruz bırakıldı, 303 kişiye işkence edildi ve 96 kişi öldürüldü. Mağdurların önemli bir bölümünü, UÇK’ye karşı oldukları düşünülen diğer Arnavut siyasi hareketlerinin mensupları ile başta Sırplar ve Romanlar olmak üzere azınlıklara mensup siviller oluşturuyordu. Mahkeme, yargılamanın tanıkların sürekli sindirilmeye çalışıldığı bir ortamda gerçekleştiğini de vurguladı. Yargıçların aktardığı Amerikalı tarihçi Howard Zinn’in sözü, davanın ahlaki özünü özetliyor aslinda:
“Hiçbir bayrak, masum insanları öldürmenin utancını örtecek kadar büyük değildir.”
Bir halkın özgürlük mücadelesinin haklılığı, sivillerin öldürülmesini, işkenceyi veya siyasi muhaliflerin ortadan kaldırılmasını meşrulaştıramaz. UÇK’nin Sırp rejiminin baskısına karşı verdiği mücadele ile bazı yöneticilerinin işlediği suçları birbirinden ayırmak gerekir elbette. Bir halkın kendi kaderini tayin hakkını savunmak, o halk adına hareket eden herkesin bütün eylemlerini koşulsuz biçimde onaylamak anlamına gelmez. Aksi yaklaşım, özgürlük mücadelesini demokratik ve ahlaki içeriğinden uzaklaştırarak yalnızca ulusal bir bayrağa indirger. Milliyetçilik eleştirel düşünceyi susturduğunda, siyasi muhalif kolayca “hain”, azınlık mensubu “tehdit”, liderin her kararı ise “ulusal irade” olarak sunulabilir. Böyle bir iklimde halkın özgürlüğü ile örgütün veya liderin çıkarları birbirine karışır.
AB’nın “dostu”
Thaçi, UÇK’nin kurucu ve önde gelen yöneticilerinden biriydi. NATO’nun 1999’daki müdahalesi ve Sırp güçlerinin Kosova’dan çekilmesinin ardından birkaç kez başbakanlık yaptı. Daha sonra, 2016-2020 yılları arasında Kosova Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanlığını yürüttü. Hakkındaki ciddi iddialara rağmen Thaçi uzun yıllar Batılı devletler, özellikle de Fransa tarafından desteklendi. Dönemin Fransa Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner onu “dostu” olarak tanımlıyordu. Thaçi, Mart 2018’de Paris’e giderek eski Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’ye “Cumhurbaşkanlığı Jübile Madalyası”, eski Başbakan Alain Juppé’ye ise “Özgürlük Nişanı Madalyası” verdi. O günlerde Facebook hesabından şu mesajı yayımlamıştı: “Kosova’nın geleceği, onlarca yıl boyunca Kosova devletinin sağlamlaşmasını ve güçlenmesini destekleyen, Fransız siyasetinin her kesiminden dostlarımız sayesinde güvence altındadır.”
Kasım 2018’de Birinci Dünya Savaşı’nı sona erdiren ateşkesin yüzüncü yılı dolayısıyla Paris’te düzenlenen törende Thaçi, ana protokol tribününde Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un hemen yakınına oturtuldu. Birinci Dünya Savaşı sırasında Fransa’nın müttefiki olan Sırbistan’ın cumhurbaşkanı ise ikincil bir tribünde yer aldı. Bu görüntü, Thaçi’nin o dönemde Batı açısından taşıdığı siyasi değeri açıkça gösteriyordu. Ancak uluslararası siyasette dostluklar çoğu zaman ortak ilkelerden çok geçici çıkarlara dayanır. Dün desteklenen bir lider, güç dengeleri değiştiğinde kolayca yalnız bırakılabilir.
Buradan çıkarılması gereken sonuç, dünyadan kopmak veya her türlü uluslararası dayanışmayı reddetmek değildir. Küçük halklar ve baskı altındaki topluluklar elbette uluslararası desteğe ihtiyaç duyabilir. Asıl tehlike, dış desteği ulusal iradenin, demokratik meşruiyetin ve bağımsız karar alma kapasitesinin yerine koymaktır.
Bir halk geleceğini yalnızca büyük güçlerin stratejik hesaplarına bağladığında, kazanımları da onların değişen önceliklerine bağımlı hâle gelir. Uluslararası ittifaklar gerekli olabilir; fakat hiçbir dış ittifak halka, demokratik kurumlara ve hukukun üstünlüğüne dayanan bir siyasal düzenin yerini tutamaz.
Özgürlükten sonra hangi siyaset?
Kosova davası iki gerçeği aynı anda görmeyi gerektiriyor. Kosova Arnavutları uzun yıllar boyunca Sırp milliyetçiliğinin, baskının ve devlet şiddetinin hedefi oldu. Buna karşılık, bu baskıya karşı verilen mücadelenin bazı yöneticileri de kendi halklarından siyasi rakipler ve azınlık mensupları dâhil olmak üzere sivillere karşı ağır suçlar işledi.
Thaçi ve arkadaşlarının mahkûm edilmesi, Kosova halkının özgürlük mücadelesini suçlu ilan etmez. Kosova’nın bağımsızlık mücadelesinin haklılığı da savaş suçlarını görünmez kılamaz. Adalet, bir halkın kolektif suçluluğunu değil, bireylerin somut sorumluluğunu ortaya koymalıdır.
Batılı güçlerin sorumluluğu da unutulmamalıdır. UÇK’yi destekleyen, yöneticilerini meşrulaştıran ve onları uluslararası siyasetin en üst katlarında ağırlayan devletler, yıllarca görmezden geldikleri suçlamalar karşısında kendilerini tamamen sorumsuz sayamaz. Ancak bütün açıklamayı yalnızca “emperyalizm kullandı ve attı” cümlesine indirgemek de Kosova toplumunun kendi içindeki siyasi ve ahlaki sorumluluğu görünmez kılar. Bu anlamda asıl mesele, ulusal mücadelelerin hangi değerler üzerine kurulacağıdır. Özgürlük yalnızca bir bayrak, devlet veya tartışılmaz bir lider demek değildir. Özgürlük; çoğulculuk, hesap verebilirlik, azınlıkların korunması, siyasi muhalefetin meşruiyeti ve insan yaşamına saygı demektir.
Bir halkın gerçek güvencesi, güçlü devletlerin himayesi veya mutlaklaştırılmış liderler değil; demokratik kurumlar, toplumsal birlik, bağımsız adalet ve ahlaki siyasettir. Kosova’nın dünkü “kahramanlarının” bugün Lahey’de savaş suçlusu olarak mahkûm edilmesi, dış güçlere sınırsız güvenmenin olduğu kadar kine dayali milliyetçiliğin ve lider kültünün de ağır sonuçlarını hatırlatıyor.
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir)



