Foto: Eski İngiliz diplomat Chris Bowers Rûdaw muhabiri Zinar Şino’nun sorularını yanıtladı
Eski İngiliz diplomat Chris Bowers, 1991 yılında Kürdistan Bölgesi’deki Büyük Göç (Koraw) sonrası Kürtleri Saddam Hüseyin rejiminden korumak için oluşturulan "Güvenli Bölge" (Safe Haven) sürecini tiyatro sahnesine taşıdı. Bowers, "Eğer bu karar bir hafta içi alınsaydı, bürokrasi yüzünden yüz binlerce insan ölebilirdi" dedi.
Eski bir diplomat olan ve geçmişte İngiltere’nin Erbil Başkonsolosluğu görevinde de bulunan yazar Chris Bowers, Rûdaw’a verdiği röportajda, yeni oyunu "Safe Haven"ın (Güvenli Bölge/Liman) perde arkasını, oyunun ortaya çıkış hikayesini ve 1991 baharında yüz binlerce Kürdün hayatını kurtaran o kritik kararın nasıl alındığını anlattı.
Oyun, Saddam Hüseyin’in Kürt ayaklanmasını (Raperin) sert bir şekilde bastırmasının ardından başlayan göç dalgasını ve dönemin İngiltere Başbakanı John Major öncülüğünde hayata geçirilen "Huzur Operasyonu"nu konu alıyor.
"Bu hikaye anlatılmalıydı"
Londra'nın kuzeyinde, Kürt nüfusun yoğun olduğu bir bölgede bulunan Arcola Tiyatrosu'nda sahnelenen oyun hakkında konuşan Bowers, bu eserin sadece bir diplomatik başarı hikayesi olmadığını, aynı zamanda Kürt halkının direncini simgelediğini vurguladı.
Bowers, "Bu yerel hikayenin gerçek karakterler üzerinden anlatılmasının çok önemli olduğunu düşündüm. Onları motive eden neydi? Neden bu kararı aldılar? Çünkü yaptıkları şey yüz binlerce insanın hayatını kurtardı. Bu hem İngiltere hem de Kürdistan için hayati bir hikaye" dedi.
Rûdaw sunucusunun, kendisinin de 1991'de 8 yaşında bir çocuk olarak o göçü yaşadığını ve "Güvenli Bölge" kararıyla hayatta kaldığını hatırlatması üzerine duygusal anlar yaşandı.
Oyunun film veya belgesel olma ihtimaline de sıcak baktığını belirten Bowers, şimdilik tiyatro sahnesinde diplomatların, diasporanın ve dağlarda sıkışıp kalan halkın hikayesini bir arada sunmanın en etkili yol olduğunu savundu.
Eski İngiliz diplomat Chris Bowers Rûdaw muhabiri Zinar Şino’nun sorularını yanıtladı:
Rûdaw: Sayın Bowers, yayınımıza katıldığınız için teşekkür ederiz. Eski bir diplomat olarak bir tiyatro oyunu yazmak oldukça ilgi çekici. Bu süreç nasıl gelişti?
Chris Bowers: Aslında bu oyunun fikri, Sir John Major'ın 2011 yılında Kürdistan'ı ziyaret ettiği zamana dayanıyor. O dönem Başkonsolos olarak görev yapıyordum ve kendisiyle birkaç dakika konuşma fırsatım oldu. Ona, "Böylesine olağanüstü bir şeyi yapmayı nasıl başardınız?" diye sordum. O da bana, "Biliyor musun, bir hafta sonu tatilinde üç diplomat yanıma geldi ve bu fikri sundu. Ben de düşündüm ve 'Evet, bunu yapmalıyız' dedim" cevabını verdi. Ancak, bu diplomatların Dışişleri Bakanlığı bürokrasisini bypass ederek kendisine ulaştıklarını da ekledi. Bu detay aklımın bir köşesinde kaldı.
Daha sonra tesadüfen, o diplomatlardan biriyle Manama'da kahve sırasında karşılaştım. Konuştukça konuştuk... Bunu da zihnime not ettim. Ardından 2021 yılındaki pandemi karantinası sırasında, Güvenli Bölge'nin yıl dönümüydü. Kendi kendime, "Eğer bu hikayeyi başkası anlatmazsa, benim anlatmam daha iyi olacak" dedim. Böylece hikayeyi yazmaya karar verdim çünkü bu çok önemli bir konu. Hem İngiltere için hem Kürdistan için büyük önem taşıyor. Ayrıca Kürt halkının gösterdiği o olağanüstü direnci ve dayanıklılığı ortaya koyuyor. Bunun daha iyi bilinmesi gerekiyor.
Rûdaw: Sayın Bowers, bu hikayeyi anlatmanın pek çok yolu var. Neden tiyatro oyununu seçtiniz? Güvenli Bölge konusu oldukça karmaşık bir mesele. Tiyatronun ise Avrupa'da ve dünyada kendine has, özel bir izleyici kitlesi var. Neden film ya da belgesel değil de tiyatro?
Chris Bowers: Eski bir gazeteci olarak bir makale veya kitap yazmak benim için daha doğal olabilirdi. Ancak dürüst olmak gerekirse bir vizyonum vardı. Diplomatik hikâyeyi, diasporanın rolünü ve dağlarda mahsur kalan Kürt halkının durumunu gözümde canlandırdım. Benim için bu üç unsur da aynı sahne üzerindeydi. Bu benim oyun yazarı olarak ilk eserim; buna bir rüya da diyebiliriz, hikâyenin en iyi bu şekilde anlatılabileceğini hissettim. Kendime böyle bir meydan okuma belirledim. Şu anda Kuzey Londra'daki Arcola Tiyatrosu'ndayız. Burası Kürt toplumunun yoğun olduğu bir bölgenin tam kalbi. Bu hikâyeyi toplumun içinde ve böylesine özel bir formatta anlatmak çok ayrı bir his. Ancak elbette, belki ileride bunun bir filmini de yapmamız gerekebilir.
Rûdaw: Sayın Bowers, Güvenli Bölge operasyonu benim için çok derin bir anlam taşıyor. 1991'deki Büyük Göç yaşandığında ben henüz sekiz yaşındaydım. Güvenli Bölge girişimleri sayesinde, ABD öncülüğünde, İngiltere ve diğer Avrupalı ve Batılı ülkelerin katılımıyla kurulan koalisyon hayatımızı kurtardı. Benim hayatımı, ailemin hayatını ve yüz binlerce Kürdün hayatını... Sonrasında da BMGK'nın 688 sayılı kararı geldi. Fakat benim sorum şu: İzleyici kitlesi kim olacak? Hedef kitleniz kimler? Sadece İngiliz halkı mı, yoksa tüm dünya bu oyunu izleyebilir mi?
Chris Bowers: Bence herkes, ama özellikle buradaki İngiliz toplumu. Oyunu izlemeye gelip üzerine tartışan bazı düşünce kuruluşları da var. Aynı zamanda Kürt toplumu da hedef kitlemiz. Sizin deneyiminiz nasıldı bilmiyorum ama bazı insanlar yaşadıkları travma nedeniyle bu hikâyeyi çocuklarına anlatmakta zorlanıyor. Umarım bu oyun, o konuşmaların yapılmasına yardımcı olur.
Yaklaşık bir yıl önce İngiltere'de yaşayan Iraklı Kürt bir aktörle konuşuyorduk. Ona, "Bu hikâye senin için ne ifade ediyor? Hazırlık sürecinde rolü canlandırmak nasıldı?" diye sordum. Bana, o akşam doğrudan eve gidip annesiyle konuştuğunu ve "Bana neden anlatmadın? Neden yaşanan her şeyi bana açıkça izah etmedin?" diye sorduğunu söyledi. Bunun sebebi, pek çok insan için olayın çok etkileyici ve acı verici olması, bu yüzden hakkında konuşmanın zor olmasıydı. Bu yüzden izleyicilerin bir kısmının Kürt toplumundan olacağını düşünüyorum.
Günümüzde sürekli kötü haberler duyuyoruz. İnsanların ya doğruyu yapmadığını ya da doğru şeyi yanlış sebeplerle yaptığını işitiyoruz. Bu yüzden bu "içeriden" hikâyenin gerçek karakterler üzerinden anlatılmasının çok önemli olduğunu düşündüm. Motivasyonları neydi? Neden bu kararı verdiler? Çünkü bahsettiğiniz gibi, yüz binlerce insanın hayatını kurtaran bir iş yaptılar. Neden ve nasıl? İşte oyunun hikayesi bu. Bu "nasıl" ve "neden" sorularını işliyor. Çünkü bu sırrı bilmek çok önemli ve ilgi çekici. Haklısınız, yüz binlerce hayat kurtarıldı ve bence İngiltere ile Kürdistan arasındaki ilişkinin temeli de budur.
Rûdaw: Sayın Bowers, sanattan bahsetmişken; eski bir gazeteci ve diplomat olarak, sanat yoluyla bu karmaşık dünyada küçük de olsa bir şeyleri değiştirebileceğimize inanıyor musunuz? Yoksa sadece siyasetten, savaştan, endüstriden ve Batılı ülkelerin ortak çıkarlarından mı bahsetmeliyiz?
Chris Bowers: Evet, bence mesele hikayeleri, anlatıları ve insanların deneyimlerini konuşmakta yatıyor. Bu bazı insanları değiştirir mi? Umarım. Eğer bazılarına biraz cesaret verebilirse ya da bir direnç duygusu aşılayabilirse ne mutlu... Çünkü oyunun ana temalarından biri de bu. Kendi hikayenizi paylaştığınız için teşekkür ederim; nasıl kurtulduğunuzu, yardım ulaşmadan önce sizin ve ailenizin içsel gücünüz ve direncinizle hayatta kalıp kalmadığınızı bilmiyorum ama bence bu anlatılması gereken çok önemli bir hikâye. Belki bu, politikacıların farklı sonuçlara varmasına, harekete geçmelerine ve doğru olanı yapmalarına yardımcı olabilir.
Rûdaw: "Güvenli Bölge" (Safe Haven) oyununun Kürtçe sahnelenmesini ister miydiniz?
Chris Bowers: Kesinlikle isterim. Bunun gerçekleşmesini çok arzu ederim. Oyunun Kürdistan'da sahnelenmesini, Kürtçe olmasını ve orada yayınlanmasını isterim. Çünkü bir bakıma bu sizin hikayeniz, değil mi?
Rûdaw: Doğru, bu bizim hikayemiz.
Chris Bowers: Bu sizin hikayeniz. Yani ben anlatıyorum ama bu meşru bir soru: Bu hikayeyi anlatmak bana düşer mi? İşin bir boyutu şu ki; bu aynı zamanda bir İngiliz hikayesi. Çünkü o insanların bu karara nasıl vardıklarını anlatıyor. Onları engelleyen neydi? Onları ne motive etti? Dolayısıyla bir kısmı İngiliz hikayesi ama kuşkusuz bir kısmı da Kürt hikayesi.
Rûdaw: Bu oyunu yazarken şüphesiz birçok röportaj ve araştırma yapmışsınızdır. Çalışmanız bittiğinde ve oyunu yazarken fark ettiğiniz en önemli şey neydi? Çünkü pek çok insan "Güvenli Bölge"nin ne olduğunu, bu ismi kimin koyduğunu, İngiltere'nin bu operasyonda ve BM Güvenlik Konseyi'nin 688 sayılı kararında neden başat bir rol oynadığını bilmiyor.
Chris Bowers: Evet, bu çok iyi bir soru. Başta olayın içinde yer alan kişilerle konuşarak çok kapsamlı bir araştırma yaptım. Ana karakterlerden biri -belki daha sonra kendisiyle konuşabilirsiniz çünkü gerçek bir kişi- adı Catherine. Bana hikâyeyi anlattı, ben de Hükümet Kayıt Ofisi (arşivler) aracılığıyla bunları doğruladım. İngiliz hükümetinin arşivlerini sakladığı o tozlu koridorlarda çok vakit geçirdim.
Catherine bana çok ilginç bir şey söyledi. John Major'ın hazırlandığı toplantı Lüksemburg'da bir Pazartesi günüydü. Major ise bu işi yapmaya pazar günü karar vermişti. Sonra Fransızları ikna etti, Almanları ikna etti, ardından Amerikalılara gitti ve en son Birleşmiş Milletler'e başvurdu. Yani bir çalışma zinciri vardı. Amerikalıların ve Fransızların hızla devreye girip destekledikleri konusunda haklısınız.
Ancak ilk günlerde, yani pazar günü, belgeye "Tecrit Bölgesi" (Enclave) adı verilmesi planlanıyordu. John Major pazartesi günü Lüksemburg'daki toplantıdayken, diplomatlardan biri İngiltere'nin New York'taki temsilcisini arayıp, "Bir planımız var, bir tecrit bölgesi oluşturacağız" dedi. Temsilci ise, "Bu başarılı olmaz" yanıtını verdi. "Bu gerçekleşmez ve başarıya ulaşmaz. Çünkü 'Tecrit Bölgesi' (Enclave) ifadesi yasal veya siyasi bir statüye işaret eder." O günlerde devletlerin egemenliğini korumak çok önemliydi. Bunun üzerine "Peki ne yapacağız?" dediler. O anda, ayaküstü bir isim uydurdular. "Güvenli Bölge" (Safe Zone) veya "Sığınak" gibi bir şey olsun istediler. Catherine, "Peki ya Güvenli Liman (Safe Haven)?" dedi. Hemen aceleyle John Major'ın toplantısına girip, "Adına Tecrit Bölgesi demeyin, Güvenli Bölge (Safe Haven) deyin" dediler.
Ayrıca Catherine, pazar günü olduğu ve mesai günü olmadığı için İngiliz hükümet bürokrasisinin büyük bir kısmını bypass ettiklerini (atladıklarını) söyledi. Bana, eğer Lüksemburg'daki o toplantı bir çarşamba günü olsaydı, her şeyin çok farklı olacağını anlattı. Çünkü pazartesi günü olsaydı, John Major Dışişleri Bakanlığı'na "Bu konuda ne düşünüyorsunuz?" diye sormak zorunda kalacaktı. İnsanlar düşünecek, tartışacaktı. Belki "evet" diyeceklerdi ama belki de "Bilmiyorum, çok karmaşık" diyeceklerdi. Bu süre zarfında ise dağlarda insanlar ölüyordu. Bu yüzden olayın Pazar ve ardından pazartesi günü gerçekleşmesi hayati önem taşıyordu. Çünkü John Major ikna olduğu an, bu bir otorite mührü gibiydi. Başbakan "Bunu yapalım" diyorsa yapılır. Bu detay çok korkutucu, değil mi? Ama aynı zamanda çok güçlü ve işlerin nasıl yürüdüğünü gösteriyor. Çünkü her şey sadece birkaç kişi sayesinde oldu. Bu benim için önemli bir dersti; olaylar sadece doğru zamanda ve doğru yerde olan birkaç kişi sayesinde gerçekleşir. Oyunun anlattığı şeyin bir parçası da bu.
Rûdaw: Harika bir iş çıkarmışsınız. Bizimle olduğunuz için çok teşekkürler. Oyunu izlemek için sabırsızlanıyorum.
Chris Bowers: Çok çok teşekkür ederim. Şunu da eklemeliyim ki, en önemli rollerden biri Londra'daki Kürt diasporasından biri tarafından canlandırıldı, sanırım Dilawar Bey ile konuştunuz. Bu da çok önemliydi.
Rûdaw: Çok teşekkürler. Sağ olun.
Yorumlar
Misafir olarak yorum yazın ya da daha etkili bir deneyim için oturum açın
Yorum yazın