Kadın bedeninden kadın ruhuna: Şiddetin çok boyutlu etkileri

1 saat önce
Hüsamettin Turan
Etiketler Kadın bedeni kadın ruhu kadına yönelik şiddet
A+ A-

Kadına yönelik şiddet, yalnızca bireysel sapmalarla açıklanamayacak kadar köklü, çok katmanlı ve tarihsel bir olgudur. Bu olgu, toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin, güç ilişkilerinin ve yapısal tahakküm biçimlerinin kesişiminde şekillenir.

Modern hukuk sistemleri, uluslararası sözleşmeler ve ulusal mevzuatlar kadına yönelik şiddeti tanımlamaya ve önlemeye çalışsa da, bu çabalar çoğu zaman toplumsal zihniyet dönüşümüyle desteklenmediği sürece sınırlı kalmaktadır.

Nitekim Birleşmiş Milletler tarafından yayımlanan raporlar, dünya genelinde kadınların yaklaşık üçte birinin yaşamlarının bir döneminde fiziksel veya cinsel şiddete maruz kaldığını ortaya koymaktadır. Bu oran, yalnızca sayısal bir veri değil; aynı zamanda görünmeyen, dile getirilmeyen ve çoğu zaman kayıt altına dahi alınmayan deneyimlerin buzdağının görünen kısmıdır.

Kadına yönelik şiddetin biçimleri, yalnızca fiziksel saldırılarla sınırlı değildir. Psikolojik şiddet, ekonomik baskı, cinsel istismar ve dijital alanlarda ortaya çıkan yeni taciz biçimleri, bu olgunun çok boyutlu doğasını gözler önüne sermektedir.

Özellikle psikolojik şiddet, görünür izler bırakmaması nedeniyle çoğu zaman göz ardı edilmekte, ancak bireyin özsaygısını, kimlik algısını ve toplumsal varlığını derinden sarsmaktadır.

Sürekli aşağılanma, değersizleştirilme ve kontrol edilme pratikleri, kadının özne olma kapasitesini aşındırmakta; onu edilgen, bağımlı ve sessiz bir konuma itmektedir.

Bu bağlamda ...

Dünya Sağlık Örgütü verileri, psikolojik şiddetin uzun vadede depresyon (çöküntü), anksiyete (kaygı bozukluğu) ve travma sonrası stres bozukluğu gibi ciddi ruhsal sonuçlara yol açtığını ortaya koymaktadır.

Ekonomik şiddet ise patriyarkal (erkek egemen) sistemin en görünmez ancak en etkili araçlarından biridir. Kadının üretim süreçlerine katılımının engellenmesi, gelirine el konulması ya da ekonomik bağımsızlığının sınırlandırılması, onu yapısal bir bağımlılık ilişkisi içine sürüklemektedir.

Bu durum, kadının şiddet döngüsünden çıkmasını zorlaştırmakta ve çoğu zaman imkânsız hale getirmektedir.

Feminist ekonomi literatürü, bu tür bağımlılık ilişkilerinin yalnızca bireysel değil, aynı zamanda sistemik (sistem kaynaklı) olduğunu vurgular.

OECD raporları, kadınların ekonomik bağımsızlık düzeyi ile şiddete maruz kalma ve şiddetten kaçabilme kapasitesi arasında doğrudan bir ilişki bulunduğunu göstermektedir.

Dijitalleşme ile birlikte kadına yönelik şiddet yeni formlar kazanmıştır. Siber zorbalık (çevrimiçi zorbalık), dijital takip (ısrarlı çevrimiçi izleme / stalking) ve çevrimiçi taciz ile tehditler, kadınların kamusal ve özel alanlarını yeniden tanımlayan bir baskı mekanizmasına dönüşmüştür.

Özellikle sosyal medya platformlarında anonimlik (kimliğin gizlenmesi) perdesi arkasına gizlenen saldırganlar, kadınların ifade özgürlüğünü sınırlamakta ve onları dijital kamusal alandan dışlamaktadır.

Amnesty International tarafından yürütülen çalışmalar, kadın gazeteciler, aktivistler ve kamuya açık figürlerin bu tür saldırılara daha fazla maruz kaldığını ortaya koymaktadır. Bu durum, dijital alanın da patriyarkal güç ilişkilerinden bağımsız olmadığını açıkça göstermektedir.

Kadına yönelik şiddetin en çarpıcı boyutlarından biri, çoğu zaman en yakın ilişkiler içinde ortaya çıkmasıdır. Aile içi şiddet, kadının en güvende olması gereken mekân olan evi, bir tehdit alanına dönüştürmektedir. Bu durum, yalnızca fiziksel güvenliği değil, aynı zamanda duygusal ve psikolojik bütünlüğü de tehdit etmektedir.

Sosyolojik çalışmalar, şiddetin büyük bir kısmının partnerler, eşler ya da aile üyeleri tarafından gerçekleştirildiğini ortaya koymaktadır.

UN Women verilerine göre, kadın cinayetlerinin önemli bir bölümü yakın partnerler tarafından işlenmektedir. Bu gerçeklik, şiddetin yalnızca kamusal alanla sınırlı olmadığını, aksine özel alanın da derin bir şekilde politize edilmesi gerektiğini göstermektedir.

Kadınların şiddet deneyimlerini dile getirememesi, bu sorunun sürekliliğini sağlayan en önemli faktörlerden biridir. Korku, utanç, toplumsal baskı ve ekonomik bağımlılık, kadınları sessizliğe zorlayan başlıca unsurlar arasında yer almaktadır. Bu sessizlik, yalnızca bireysel bir tercih değil; aynı zamanda toplumsal normlar ve kültürel kodlar tarafından yeniden üretilen bir mekanizmadır.

Pierre Bourdieu’nün “sembolik şiddet (symbolic violence)” kavramı, tam da bu noktada açıklayıcıdır: bireyler, maruz kaldıkları baskıyı çoğu zaman doğal ve kaçınılmaz olarak içselleştirirler. Böylece şiddet, yalnızca fiziksel bir eylem olmaktan çıkar; düşünce, dil ve kültür aracılığıyla yeniden üretilen bir tahakküm biçimine dönüşür.

Kadına yönelik şiddetle mücadele, yalnızca hukuki düzenlemelerle sınırlı kalmamalıdır. Elbette ki Avrupa Konseyi tarafından hazırlanan İstanbul Sözleşmesi gibi uluslararası metinler, önemli bir hukuki çerçeve sunmaktadır. Ancak bu çerçevenin etkili olabilmesi, toplumsal zihniyet dönüşümüyle doğrudan ilişkilidir. Eğitim sistemleri, medya söylemleri, aile yapıları ve kültürel normlar, bu dönüşümün temel alanlarını oluşturmaktadır. Çocukluk döneminden itibaren eşitlik, saygı ve empati (eşduyum) temelli bir eğitim anlayışının benimsenmesi, uzun vadede şiddetin önlenmesinde kritik bir rol oynamaktadır.

Toplumsal düzeyde ise tanıklık ve müdahale kültürünün geliştirilmesi gerekmektedir. Şiddete tanık olan bireylerin sessiz kalmaması, mağdurların desteklenmesi ve dayanışma ağlarının güçlendirilmesi, bu mücadelenin önemli bileşenlerindendir.

Kadın hareketleri ve sivil toplum örgütleri ...

Bu alanda tarihsel olarak önemli kazanımlar elde etmiş; şiddetin görünür kılınmasında ve politik bir mesele haline getirilmesinde belirleyici rol oynamıştır. Bu bağlamda kolektif mücadele, bireysel direnişlerin ötesine geçerek yapısal dönüşümün önünü açmaktadır.

Kadına yönelik şiddet, yalnızca kadınların değil, tüm toplumun meselesidir. Çünkü şiddetin normalleştiği bir toplumda adalet, eşitlik ve özgürlük gibi temel değerler de aşınır. Kadınların korkmadan yaşayabildiği, kamusal ve özel alanlarda var olabildiği bir toplumsal düzen, ancak bu değerlerin içselleştirilmesiyle mümkün olabilir.

Her bir bireyin ...

Bu sorumluluğu üstlenmesi, sessizliğin yerine dayanışmayı, korkunun yerine cesareti koyması gerekmektedir. Ancak bu şekilde, görünmeyen yaraların görünür kılındığı, duyulmayan çığlıkların duyulduğu ve insan onurunun gerçekten korunabildiği bir toplumsal yapı inşa edilebilir.

(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)

Yorumlar

Misafir olarak yorum yazın ya da daha etkili bir deneyim için oturum açın

Yorum yazın

Gerekli
Gerekli