Kürdistan ve Aşiret
“O umutsuzluğunu da kimliği, takvimi, mendili, çakmağı, tükenmez kalemi gibi çarşı pazar dolaştırıyor.” (Furuğ Ferruhzad, Yeryüzü Ayetleri)
“İtalya’yı oluşturduk, şimdi İtalyanları oluşturmak zorundayız.” (1870’te Papalıktan Roma’yı aldıktan sonra Massimo d’Azeglio.)
1215 yılında İngiltere’de imzalanan Magna Carta; feodal beyler ile İngiltere Kralı Yurtsuz John’un yetkilerini, aralarındaki ilişkileri karşılıklı olarak düzenleyen ve sınırlayan bir feodal aşiret hukuku anlaşmasıdır. Merkezi krallığa bağlanmanın ve yasaların bir anayasa gibi kâğıda döküldüğü bu metin, bir ülkede karşılıklı toplumsal ilişkilerin önemini anlatan ilk sözleşme olarak kabul edilebilir.
Genellikle başta Kürd tarihçiler ve sosyologlar olmak üzere pek çok kişi, tarihte Kürdistan birliğinin sağlanamaması ve devletleşilememesinin nedeni olarak Kürdistan’daki bölünmüş aşiret yapısını gösterirler. Tabii ki bu teori, misyoner ve kolonyalist yayınlardan düşünülmeden ödünç alınmıştır; kesinlikle doğru olmayan bir yaklaşımdır. Zaten aşiret yapısı demek; sosyolojik olarak bölünme, ayrılık ve kültürel farklılık demektir.
Bilindiği gibi her şeye rağmen Kürd kültürü, dili ve yapısı her tür işgal ve parçalanmışlığa rağmen bugüne gelebilmişse, ortada Kürdî bir kimlik ve sahiplenme varsa, bu aşiret yapısı sayesindedir. Bir bölge veya millet değerlendirilirken bölgesel ve yerel özgünlükler dikkate alınmalıdır. Kürdistan, özgünlüklerin en güçlü yaşandığı ülkedir.
Kürdistan’ın bölünmüşlüğü ve statü sahibi olamaması aşiret bölünmüşlüğünden kaynaklanmamaktadır. Tam tersine, bu aşiretleri kontrol edecek bir üstyapının olmamasındandır. 19. yüzyıl öncesinde bütün devletler ve örgütlü yapılar aslında birer aşiretler topluluğu idi. Britanya’dan İskandinav ülkelerine, oradan Hindistan’a ve Afrika ülkelerine kadar durum böyleydi.
Girişteki örnekleri bu teoriyi desteklemek için verdik. İtalya askerî/elit kontrolü ile Britanya ise benzer bir zorlama ile oluşturuldu. Şimdilerde dahi durum böyledir; Britanya’da lordlar ve dükler (duke) aslında birer aşirettir ve güçleri parlamentoda özel olarak temsil edilmektedir. Avrupa, Asya ve Afrika ülkelerinin birçoğunda bu durum aynen devam etmektedir.
Demek ki sorunu, "ötekilerin" yazdığı tarih üzerinden bu şekilde tartışarak kabul etmemeliyiz. Genel bir anlayış ve kabulle Kürd ve Kürdistan tarihinin "ötekiler" tarafından yazıldığı bilinmektedir. Ötekinin senin tarihini nasıl yazacağı (veya yazmayacağı) bellidir. Kürd tarihi de bu öteki literatürü ile anlamsız ve köksüz hale getirilmiştir. Sürekli bir zayıflık ve yok sayma üzerine inşa edilmiş bir tarihtir bu. Yazımızın konusu olan "aşiretin Kürd geleceğinin oluşumuna engel olduğu" yönündeki yanlış değerlendirme de örneklerle anlaşılır hale getirilmeye çalışılmaktadır.
Aynı tartışma biçimiyle günümüzde Rojava süreci, ne yazık ki Kürd tarihinin bir tekrarı oldu. Şeyh Mahmut Berzenci döneminde Türkler, bölge üzerindeki emellerini İslam inanışı ve halifelik makamını kullanarak sürdürmeye çalıştılar. İngilizlere karşı bu oyunlarla Kürd güçlerini kullanmak istediler. Hatta İngilizler ile Türkler, Berzenci’ye karşı ortak komplolar kurdular. İki tarafa da kendisini anlatamayan ama daha çok Türklerin etkisinde kalan Kürd güçleri, İngilizleri karşılarına aldılar. Oysa her iki güç de Kürdlere güvenmediğini söylüyor, onları birbirlerine karşı kullanma düşüncesiyle hareket ediyordu. Böylece tarihi bir fırsat daha kaçırılmış oldu ve Şeyh Mahmut Berzenci sürgünde vefat etti. Sonuç olarak I. Dünya Savaşı sürecindeki bu plansız diyaloglar Kürd’ü statüsüz bıraktı.
Ötekilerin Kürd tarihini yazması; tarihimize yaklaşım ve yorumlamada ciddi eksiklikler doğurduğu gibi yeni yazımlarda ve referanslarda da sorunlar yaratmakta, yanlış bilgi ve anlayışın sürmesine neden olmaktadır. Bununla bağlantılı olarak kavramlar da yerli yerinde kullanılmamakta, bu da farklı sonuçlara yol açmaktadır. Örneğin "kültürel milliyetçilik" tanımına teoride pozitif yaklaşılsa da söz konusu Kürd tarihi ise bu tanım negatiftir; misyoner ve kolonyalist bir bakıştır. Kültürel milliyetçilik; sahada/alanda karşılığı olmayan teorik veya folklorik bir yaklaşımı ifade eder. “Kürd tarihinden bahsederken Kürdistan’ın global tarihi gibi tek bir tarihten söz edemeyiz. Kürd tarihi de Kürd ulusu gibi bölünmüş ve yereldir.” (Nejat Abdulla, İmparatorluk Sınır ve Aşiret, Avesta Yayınları). Tam da bu anlamda kültürel milliyetçilik negatiftir.
Kürdistan söz konusu olduğunda, kolonyalist teorilerden hareketle "aşiret yapısı ve iç savaşlar" söylemi çok sık kullanılsa da bu teori, Kürdî oluşu veya milletleşmeyi engellediği savı nedeniyle yanlıştır. Aşiret sistemleri evet, merkezi bir statü istemeyi veya bir "üst" olmayı bazen zorlaştırmıştır fakat güçlü bir üstyapı olmadığı için aşiret sistemi sonuç alamamıştır. Bu, aşiret yapısından dolayı Kürd tarihinin başarısız olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, her şeye rağmen Kürdî kültürel varlık, aşiret sistemi sayesinde yaşayabilmiş ve var olmuştur.
Batı’da da büyük aşiret savaşları olmuş; dükler, kontlar ve lordlar gibi aşiret yapıları etkili devletler oluşturmuştur. Hâlâ lordlar kameraları, senatolar ve milli yapılar bu gelenekleri sürdürmekte; ancak bunlar birer "negatif yorum" konusu olmamaktadır. Konu Kürdistan olunca ise bahsettiğimiz geri, kolonyalist, misyoner ve sözde entelektüel kaygılarla negatif bir bakış açısı üretilmektedir. Milliyetçi Kürdî düşünceye ve sistem arayışına yönelik saldırılar da yine bu geri yaklaşımlardan beslenmektedir.
Üstyapısal bir güç ve etki ile bu sürecin üstesinden gelinebilir. Keyfi beklemelerle veya sürekli "ulusal cephe" gibi içeriği belirsiz birlik çağrılarıyla sonuç alınamaz. Tam tersine; güçlü bir dalga ve ısrarlı bir devlet gücü ile bu birlik sağlanabilir. Devletten kastımız "Kürd Devleti"dir, başka bir güç değildir.
Daha önce de tartıştığımız gibi, ancak iç güçlenme ve varlık gösterimi dış desteği sağlayabilir. Planı, programı ve milli gelecek ideali olmayan hiçbir millete hiçbir dış güç kalıcı destek sunmaz. Kürd milleti bu durumu acı tecrübelerle defalarca yaşadı; en son Rojava’da da buna şahit olduk.
Gordion düğümünü çözmek gibi, Kürd gücünün kılıcını bu düğüme vurması gerekir. Şu anda bu güç Başur'dur (Güney). Önderi ise milli liderimiz Sayın Barzani’dir. Massimo d’Azeglio ve Kral John, bu tür tarihsel dönüşümlerin başarılı örnekleridir.
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)