Sur ve Sır

Esir düşmüş düşlerim şarlatanların, göz boyacıların, goygoycuların, egolarının kurbanı olmuş zavallıların elinde. Nasıl bu hale gelindi bu kadar kısa bir sürede? Düşlerimi paramparça ederken hiç acımadılar. Dünya arenasında ucuza satıldı düşlerim.

Düşlerime içimi açıyorum: Kısa vadeli hesapların darağacına sürmek yeryüzünün bütün güzelliklerini. Adiler ve uşaklar tiyatrosunda daha ne zamana kadar oturacağız seyirci koltuğunda?

"Düşmanın attığı taş değil, dostun attığı gül yaralar." Baştan ayağa yaralar içindeyim. Kalbim içten içe, derinden derine ağlar. Duymaz kimse çığlığımı. İçimde yandığım zamanlar. Dumanı gökleri sarar. Sana inananlar, seni sevenler, bir solukta darağacını boylar. Hesap soramaz kimse. Konuşamaz. Kesilmiştir diller. Laldır bütün kelimeler. Başının üstünde sisli bulutlar, puslu dumanlar. Ağlarsa bir bebek uykusunda kan vaktidir. Katliam günüdür. Bilesin.

Bize böyle bildirilmiştir. Ne gelen bellidir yamacında ne de giden yarandır konaklarında. Hançeremde ince bir hece. Her ah çekişimde genç cesetler düşer gözlerimden satır satır, gündüz gece. Sarar bedenimi İbrahimî ateşler. Çevirir etrafımı Ahmedî yarınlar. Esir alır ruhumu Muhammedî tekbirler. Böyle olmayacaktı hikâyemiz, böyle yazılmayacaktı.

"Olmasaydı, olmasaydı sonumuz böyle." Kan kustuğumuz zamanlar uzak değil. Sonra ince uzun Norşin yolları. Sonu gelmez Dersim geceleri. Sabah hiç gelemeyecekti. Öyle sanırdık. Ağrı'ya bakıp bakıp efkârlanırdık. O kadar uzaktı ki yaşamak. Lükstü nefes alıp vermek. Sonra yarınlara umutla bakmak, bir İhsan Nuri sürgünü yaşamak.

Akacak kan kalmamıştı damarlarımızda. Sonu yoktu. Hiçbir şeyin sonu yoktu. Bitmeyecekti işte. Hitama ermeyecekti acılarımız. Mayınlar döşenmiştir içimizin her bir semtine. Bunu yapan ellerse pek tanıdık, yüzler pek aşina. Afallayıp kalmıştık. Dört bir koldan sarılmıştık, bin bir parçaya bölünmüştük, dipsiz uçurumlara savrulmuştuk.

"İçim sıra yürür gizli denizler" yalnız rıhtımlar. Böyle oynanmayacaktı bu oyun. Böyle değildi bu şarkı. Çok tanıdık ceset var zeminde. Haddinden fazla figüran var sahnede. Dost ile düşman ayırt edilmiyor. Gerçek ile hayal karışıyor birbirine. Maskeler suretlerin yerine geçmiş. Konuşanlar pek arsız hayasız, pek insafsız pervasız.

"Vuruldum, ey halkım!" Göğe asılı kaldı çığlığım. Vuruldum, diyorum. Var mı ötesi? Sahte eller, suni yüzler geçmişimi hatırlatıyor bana, sonra mütemadiyen kanayan yaralarımı. Eylül karanlıkları işte, malumu ilan. Faşizan yürüyüşler kıymeti kendinden menkul. Hani, canımdan hiç çıkmazdı ölüm, yanımdan hiç ayrılmazdı kıyım. Yoktu ölümlerimizin bir karşılığı.

Mavi bir güldü yaşamak. Her daim özlenendi istenendi sevmek. Hasretle yâd edilen bir düştü o günler. Nerede kaldılar şimdi? Hepsi, her şey çekip gitti. Neredeler şimdi? Hüzne teslim olmuştur bakışlarımız. Yası tutulmayacaktır artık simsiyah saçlarımızın. Pencerenin pervazında can verecektir Sarı Gelin. Sonra karanlığın hükmü okundu meydanda. Ölüm tarlalarına ekildi gencecik cesetlerimiz ve uyandı yatağından cellât.

"Tanrım dedim, bu ne zor bilmece" öldürdükçe çoğalıyor karanlık yüzlü adamlar. Büyüdükçe büyüyor eylül karanlıkları. Tanrım dedim, revadır bütün bu ölümler, kıyımlar, zulümler. Bağışla bizi… Tanrım, ektiğimizi biçemiyoruz. Ne ellerimiz yetiyor kaldırmaya ne de yüreğimiz yetiyor taşımaya. Tanrım, neden günahımızdan fazla yaşıyoruz.

Bir sürgünlüktü bizimkisi, bir sürgünlüğün anatomisi, acemice kotarılmış bu sözcükler. Adı konulmamış bir sürgünlük işte, üstü getirilmemiş bir güz akşamı. Kahpe fakları atarsın, atarsın, gitmez içindeki kör hüzün. Haddinden fazla kayıp vardır. Kaldırılmayacak kadar derin ve büyük acılar. Ne desen boş, küsmüştür sana tarihi kadim. Kanla basılacaktır artık sur ve sır.

  • (Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)