Kürt acısı

Bir türlü kurtulamıyoruz hayatın bize hazırladığı büyük tuzaktan: Bütün yollar sana çıkıyor, ey acı! Her yolun çatalında mühimce bir kısmımızı bırakmak zorundayızdır. Galiz bir küfür çıkarsa ağzımıza gizlenmiş boşluklardan, belki bozulacak büyü, kırılacak tılsım. Gümbür gümrah harakiri.

Hakkâri yüzlü. Kırma. Biz, yeryüzü sürgünleri, olduğumuz gibi ortaya çıkacağız. Bir daha da bir şeylerin arkasına sığınma gereği duymayacağız. Bütün sahte bahaneleri ve acizlikleri yırtıp atacağız. Bundan sonra gücümüz sadece yaşamaya yarayacak. Başka da işe yarar, dişe dokunur hiçbir şey kalmayacak. Hüznümün sol coğrafyasında şaha kalkacak Şerefdîn, Cizîra Botan, Berçelan…

Ölmekten ne çıkar acının yanında kaldıktan sonra, acının gözleriyle hayata baktıktan sonra. Yine de acıya dair umudunu yitirmiyor insan: Bir gün gelecek acıyı da vuracaklar. Bir gün gelecek kaplumbağalar da uçacak. Bir gün gelecek kuşlar hatırlayacak. Yem olacak kartallara akbabalar, şahanlara kuzgunlar. Bir gün gelecek pılını pırtısını toplayıp gidecek Kürt acısına sebep olanlar. Arkasında derin yaralar, onulmaz boşluklar bırakacak elbette. Alışığız buna. Alıştık. Alışırız. Sadece ağarmış saçlar ve yersiz yurtsuz gözyaşları kalacak avuçlarımızda. Bir zaman sonra silinmek üzere…

Kimin gözlerinde döner dünya, yıkılır samanyolu. Yıkımları görüyorum her dem ama yenibaharları göremiyorum bir türlü. Ah, Dilruba, Ruken! Romanlarda kalan özlemlere dönüp bakmıyorum. Acının bir rengi, kirli yüzü, çocuksu hali. Geride bir yerlerde kalıyor hep. Rahatında kalsın ölümün zehir zemberek sözlerini. Daha fazla bozulmasın yaşanılası hayat. Uyansın artık Ehmedê Xanî’nin çocukları, gönlünce aksın Avaşîn. Ah, Ceylan, Cemîle!

Kehribara çalan akşamlardan medet ummuyorum artık. Teselli veremeyeceğini bilerek bel bağlıyorum. Bu asrın kancasında yetersiz buluyorum bütün acıları. Tanımsız, kifayetsiz ve kimliksiz acılar. Çoğalan, bir o kadar da fasit. İnsanın adının bozguncuya çıkması kaçınılmaz oluyor böylesi demlerde. Bozguncu demek, acısı yüzünden, hiçbir yerde barınamayan demektir. Acının yurdunda hürriyet şarkıları okumaya öykünüp, içindeki duvarlardan mutluluğun resmini çıkarmak demektir. Acıya sığmayan. Acısı yetersiz kalan… Bozguncu demek esmer ezgilere umut bağlamak demek.

Ucuz reyonlarda görücüye çıkartılmış kelepir acılar. Ne kadar da çok… İyi hallisinden soslu, sulu, laçka… Bir an önce buhar olup yok olmaya hazır. Benim Kürt acım böyle ele ayağa düşmezdi. Yanlış yerdeyim. Yanlış zamanın kahrını çekmekteyim. Yabancısı olduğum sözler boşalıyor kulağımın daralan boşluklarına. Tahammüllerimin üzerinde yaşamaktayım. Düştüğüm yerde büsbütün bitebilirim. Yeryüzünde yaşama hakkını sonsuza dek kaybedebilirim. Bezirgân sesler tutuyor ellerimi. Bir yeryüzü sürgününden başka ne bekleyebilirsin ki. Elinde kendine iltica etmekten başka imkanı olmayan şarkısı esmer birisinden.

Ellerini tutuyorum çöldeki aslanın, yerdeki böceği ayağa kaldırıyorum, daldaki kuşla konuşuyorum, gökteki yılanla anlaşıyorum. Zehir dolanıyor parmak uçlarıma. Efendice kalkıyorum, yürüyorum yazgımın çakmak taşlı yollarında. Acının kanatlarında bir düş görüyorum. Ayaklarımı bırakıyorum da öyle çıkıyorum.

Ben Kürt acısının ta kendisiyim. Ertelenmez bende acılar. Hepsi yaşanır, sonuna kadar götürülür. Kaçınılmaz mağlubiyetlerin yegane adresiyim. Bütün ölü çocuklarımı kalbimde tutuyorum. Sonra yakılmış ormanları, dinamitlenmiş dağları, kanlanmış vadileri, yırtılmış ovaları. Her mezarda bir başka acım bekliyor. Her mezarı bir başka kıyamet tutuyor. Her mezarda bir başka tarih.

Gidenlerden geriye kalan şeyler yaşamaya çalışmak. Hayata tutunmak. Ne kadar? Nereye kadar? Gidenler en çok bizdeki kendilerini götürürler. Ne hazin. Ruhsuz cansız hatıraların gemilerinde bir oraya bir buraya gidip geliriz. Hep başkalarının kıyıları, hep öteki zamanlar. Bize ait bir kıyı yoktur. Kendimize ayıracağımız zamanımız yoktur.

Yürürken eksilmek. Daha doğrusu, yürümek karşılığında yüklüce eksilmek bırakmak… Tanımsız bulvarlarda bize benzeyen. Şimdi hangi duvara baksam, Kürt acısının gözlerine düşüyorum, hangi mezbeleden geçsem Kürt acısının resmini çiziyorum, beceriksiz kelimelerle, acemi sözcüklerle. Düşmüyorum artık peşine yaşamın. Yaşam içimdeyse içimdedir. Başka yerde aramıyorum. Bitmişse bitmiştir. Olacakları düşünmüyorum.

Hatıraların ihanetini taşıyorum belleğimde. Başucumda savaşın yüzündeki acının dehşetini önceden görüp intihar eden Freiburglu ozan F. C. Heine ile ve arkadaşı Rika Seligsohn’dan bir söz, hep kendimde taşıdığım:

“Kıpkızıl köpürmüş elmalar

Dal ve meyveler kupkuru

Her yanda sararmış yapraklar.”

Hölderlin’in yüreğinden fırlamış şu dizesiyle yoluma devam ediyorum: Acının ve mutluluğun medet türküleri, insanca halimiz bizim. Geride kalanlar, hep bir yerlerde eksik kalmaya mahkûm olanlar. Biliyorum ve susuyorum. Kelimeler dayanılmaz geldiği için. Bilmek ve susmak aynı yörüngede hareket ediyor içimin gizli dehlizlerinde. Hep gitmek ve Kürt acısını düşlemek… Yazgıyı anlamanın bir yolu belki…

(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)