Suyun Kırmızı Gölgesi'nde Deniz Mahabad'ın kelimeleri ve imgeleri
Suyun Kırmızı Gölgesi, Deniz Mahabad’ın 16 öyküden oluşan ilk göz ağrısıdır. Bu ilk göz ağrısının yılların emeği ve birikimi olduğu aşikâr. Zira öykücü dili ustalıkla kullanmış. Kelimeler ve imgeler… Onun kendine özgü öykü dilini böyle tarif edebiliriz.
Her öyküde, kurgunun efsunkâr ve vakur ışığında bir başka insan gerçekliğine yolculuk yapıyoruz. Kelimeler insanın ruhuna dokunur, imgeler başka dünyalardan haber verir.
Öykülerin başlangıcında ve nihayetinde hep insanın arayışı vardır. Bu hâliyle öyküler birer insani çığlıktır. Yitirdiğimiz ve hâlâ kurtarılmayı bekleyen insanlığımız bir yerlerde; bilhassa coğrafyanın esmer teninde, kurtarılmayı beklemektedir.
Deniz Mahabad, öykülerinde neyi anlatmaktadır?
Sırasıyla öykülere bakalım. “Hangisi Benim Öğretmenim?” öyküsünde, hiçbir özelliği olmayan bir kurumun insanı nasıl sömürdüğüne tanık oluruz. Her insan, bir başkasında şarkısını susturur. Emeğin karşısında söz vardır; ne emeğin bir karşılığı vardır ne de sözün bir ağırlığı vardır.
“Uzayan Gecenin Halefi” bir kazazededir. Ayakları toprağa gömülüdür. Toprağın ağırlığını ve göğün hafifliğini aynı anda hissederiz Ahmet’te ve arkadaşında. Kendi sözüne hâkim olamayan insan, yazgısının emrine boyun eğmiştir.
“Konak”ta, eski bir sürgünün taze acılarını görürüz Varso’nun sözlerinde, Mire’nin hikâyesinde. Konuşan ya da konuşturulan; acı ve gözyaşlarıyla yoğrulmuş sınır insanlarıdır. Yine Varso’nun sözleriyle, Mire’nin taşlarıyla… İnsan, söz ve taş arasındaki esaretin çaresizliğinden başka bir şey değildir.
“Bakiyesi Bıçak Olanlar İçindir” öyküsünde her insan, bir başkasının hayatında bir duraktır. Biri gelir, biri gider. Her defasında insan, yalnızlığıyla kalakalır. Her mavi duvarın üstüne bir karanlık gölge çöker. Dudaklarda ve duvarlarda mavi sözlerin külleri kalır; bugünden yarına, yarından ötelere…
“Vasiyet Ayini”ni yaparım ve giderim, hiç kimseye veda etmeden. Veda etmeye değer hiçbir şey kalmadı. Önce meşe ağaçlarını kestiler, sonra da hakiki insanın kökünü kazıdılar. Burada kalmak için hiçbir neden bırakmadılar. Mekânı yakmış, zamanı parçalamışlardı.
“Sur’daki Odam”da kalbimi karşıma alıp onunla konuşurum. Kalbim konuştukça vicdanım sızlar. Mervan’ın mahzun yüzü, sorgulayıcı ve keskin bakışları karşımda belirir. Anlarım: İnsan ölülerinden kaçamaz. Nereye gidersen git, kanayan yaraların seninle olacaktır.
“Akşam Sofrasında Ölüm”ün tarihi hep aynıdır: Eylül 1993’tür yangın vakti. Halkımla yanarım, ölülerim susuzluktan çatlar, toprak kan ağlar. Ne yaşamak arzusu kalmıştır tende ne de yeni bir başlangıç yapma isteği serde vardır. Bitmiştir sabahın soframızdaki yaşam kırıntıları. Çoktan tükenmiştir umutlar.
“Aynto’ya Buyurun Beyler!”: Burada herkes, bir başkasının hayatında kendini öldürür ve dönüşü olmayan bir yola girer. Bütün sınırlar namluyla çizilir, yollar taşla belirlenir. Burada yaralı yürekler el üstünde tutulur, ateşe sürülür. Burada insan unutulur, acısı kalır.
“Göç” vardır içeriden dışarıya, yakından uzağa, buralardan ötelere. Anlamını kaçmakta bulan göçler her yerdedir. Hep konar göçer olduk bir ötekinin yasağında. Kimse bize hakikati hatırlatmayacaktır. Sihirli kelimeleri unutmuşuzdur. İçimizdeki hazineleri açacak kutsal sözleri satılığa çıkarmışızdır.
“Israr”la yazılmıştır kaderin her bir kapısına: İnsan kan dökücüdür ve bunda ısrar eder. Gecenin sırrını gündüze devreder. Evlat, babasını kendini yitirdiği yerde arar. Dökülen gözyaşları ve çekilen acılar unutulmaz. Mecburdur insan yitik cennetini aramaya. Ya kendi kanında boğulacaktır ya da düze çıkacaktır. Ya karanlığın yüreğini çatlatacaktır ya da gündüzün rahminde gözlerini açacaktır.
“Sessiz Hiçlik” yapışmıştır yakama, peşimi bırakmaz. Her yerde aynı acı gerçek karşıma çıkar: İnsansızlık yiyip bitirir her kalbi. İnsansızlık öldürecek beni yalnız kaldığım köşemde. İnsansızlık, yani sessiz hiçlik.
“Suyun Kırmızı Gölgesi”nde bu sefer kurbanın adı Meryem’dir. Birileri onun adına ahkâm kesip karar verir: O, ölümlerden ölüm beğenir. Olan, genç kızlara ve daha yolun başında ağıda duran taze hayatlara olur.
“Mezra Geceleri”ne gözlerini açıyorsun. Herkesi ve her şeyi arkanda bırakıp sonsuza dek unutmak istiyorsun. Olmuyor ama. Anılarının yönünü tayin edenler, anılarından daha güçlü ve daha acımasız. Zamana teslim oluyor, mekâna yeniliyorsun.
“Çekirgeler” gelir ve konar her bir ayrılığın göz çukuruna. Kanayanlar hep geride kalanlardır; yani Rüstem, Beklisa ve diğerleri. Çekirgeler her yerdedir: kapı aralıklarında, taş oluklarında, göz boşluklarında, insan yokluğunda. Ararsın kendini başkalarının gözlerinde, bulamazsın ama hiçbir şeyi. Göremezsin ne kendini ne de başkalarını.
“Deli Bedo”yum ben. Bu dünyanın delisi, sonsuz bir hayatın yalnız yolcusu. Yalnız geldim, yalnız yaşadım, yalnız giderim. Kalbimin sırrını başkalarına göstermeden, bilinmezliğin acısını ötekilere duyurmadan.
“Dağ Yolu”nda o kadim gerçeği bir daha anlıyorum: İnsan zalimdir ve kendi karanlığından çıkmamak için her şeyi yapar. Doğanın harika bir parçası olan masum dağ keçilerini bile öldürür; hiç acımadan, gözünü kırpmadan.
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)