Hem ateşkes hem de “DSG” ile Suriye hükümeti arasındaki uzlaşı kırılgan bir zeminde duruyor. Her iki tarafın ateşkesin sona ermesine 10 günden az bir süre kala sahadaki değişiklikler ve Ortadoğu’daki siyasi-askeri durum, bu süreci daha büyük bir dönüm noktasına doğru sürüklüyor.
Daha büyük bir resme bakıldığında, Rojava meselesinin sadece “Suriye’nin bir iç sorunu” olmadığı, oradaki durumun bölgedeki çatışmaların bütünü içinde şimdiden önemli bir dönüşüm yarattığı görülmektedir.
ABD, Fransa, İngiltere ve Almanya’nın gerginliğin durdurulması ve ateşkesin kalıcı hâle getirilmesi gerektiğine dair ortak açıklamasının ardından, 27 Ocak Salı günü Mazlum Abdi, İlham Ahmed ve Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybani arasında “olumlu” bir havada geçen bir başka toplantı düzenlendi. Eğer bir değişiklik olmazsa, önümüzdeki 24 saat içinde tekrar bir araya gelmeleri bekleniyor.
Görünüşe göre her iki taraf da önceki anlaşmaların (10 Mart 2025 ve bu yılın 18 Ocak tarihli anlaşmaları) tecrübesi nedeniyle birbirlerinin sözlerine güven duymuyor. Bu nedenle, karşı taraftan somut adımlar görene kadar resmî bir açıklama yapmaktan kaçınıyorlar.
Ancak genel olarak Demokratik Suriye Güçleri’nin (DSG) Suriye ordusuna nasıl entegre edileceği hâlâ bir anlaşmazlık konusudur. Suriye tarafının arzuladığı model, bu güçlerin bir kısmının polis veya iç güvenlik birimi olması, geri kalanının ise bireysel olarak orduya katılmasıdır. Kürt tarafının arzuladığı model ise iç güvenliğin yanı sıra birkaç tugayın terörle mücadele gücü çerçevesinde kalması yönündedir.
Ayrıca gelirlerin paylaşımı, eğitim meselesi, Kürt dilinin anayasal güvencesi (ulusal bir dil mi yoksa resmî bir dil mi olacağı) ve Rojava’daki PKK üyelerinin dosyasının çözümü masadaki konular arasındadır. Ateşkes ihlallerinin devam etmesine rağmen, tarafların çoğu müzakere ortamının olumlu olduğundan bahsettiği için bu konularda bir ilerleme olduğu anlaşılıyor.
Bu yılın 18 Ocak tarihli anlaşmasına göre Kürtler, Haseke Valiliği ve Savunma Bakan Yardımcılığı görevlerini alacaktı; ancak şu anda Dışişleri Bakan Yardımcılığı veya Dışişleri Bakanlığı’nda üst düzey bir görevin verilmesinin de konuşulduğuna dair bilgiler mevcut. Elbette mevcut Suriye’de anlaşmaların çok sık yapılıp çok sık bozulduğu gerçeği göz önünde bulundurulduğunda, bunlara kesin gözüyle bakılamayacağı da unutulmamalıdır.
Anlaşmaya varılamaması durumunda askerî senaryolar
Eğer müzakereler sonuçsuz kalırsa, sahadaki durumun okunması bize şunları göstermektedir:
Birincisi: Suriye ordusunun Kobani üzerindeki kuşatmayı sıkılaştırması beklenmektedir. Eş zamanlı olarak Haseke’nin doğusundaki “Girzêro” ve “Çil Axa” (El-Cevadiye) eksenlerinden kuzey sınırlarına doğru ilerleme girişiminde bulunabilir. Bu hamlenin amacı, Kamışlı ve Derik şehirleri arasındaki coğrafi bağlantıyı kesmek olabilir.
İkincisi: Bu durumu netleştirmek için Suriye ordusunun kuşatmadan ya da o bölgedeki Arap nüfusu harekete geçirmekten faydalanma ihtimali vardır. Şunu da göz önünde bulundurmak gerekir ki, ordunun 17 Ocak’tan sonra Fırat’ın doğusundaki ilerlemelerinin bir kısmı, çatışarak kazanmaktan ziyade DSG içindeki “Senadid” güçlerinin (Arap-aşiret yapısı) tutum değiştirmesinin bir sonucuydu.
Üçüncüsü: Bu sınır hattı, Kürdistan Bölgesi ile komşu olması nedeniyle gerek günlük ihtiyaçların karşılanması gerekse insani bir koridor olarak kullanılması açısından DSG için bir can damarıdır. Bu nedenle hattın kaybedilmesi, savunma kapasiteleri üzerinde ciddi etkiler yaratacaktır. Bununla birlikte, bölgenin demografik yapısının Rakka ve Deyrezor’a kıyasla farklı olması, daha uzun süreli bir savunma için DSG’ye yardımcı bir faktör olabilir.
Dördüncüsü: Her ne kadar PKK yöneticilerinden Murat Karayılan “tünel savaşına” başvurma ihtimaline değinmiş olsa da Hamas ve Gazze tecrübesiyle bir kıyas hatırlanacak olursa, bu taktiğin Rojava’daki etkisi konusunda ciddi soru işaretleri ortaya çıkmaktadır. Bunun temel nedeni, stratejik derinliğin az olduğu ve bazı yerlerde genişliğin yalnızca 20 ila 25 kilometre olduğu bölgenin coğrafi yapısıdır.
ABD ve yeni bölgesel güvenlik mimarisi
Aslında hem savaş ihtimali hem de Suriye–Rojava anlaşması olasılığı, ABD’nin direksiyonuna geçtiği yeni bölgesel güvenlik mimarisinin büyük resminden kopuk değildir.
Bu mimari; Afganistan’dan Suriye’ye kadar uzanan, cihatçı Sünni ve Hanefi yapıların daha etkili olduğu bir Sünni Hilali oluşturarak Şii eksenini zayıflatmayı, Türkiye ve Katar’ın bölgesel oyuncu olarak rolünü güçlendirmeyi ve İsrail’in üstünlüğünü korumayı hedeflemektedir. Nihayetinde bu yaklaşım, Çin ve Rusya’nın daha fazla yayılmasını sınırlamaya hizmet etmektedir.
Suriye’nin mevcut durumunun bununla nasıl bir ilişkisi olduğu sorulacak olursa, Trump’ın perspektifinden bakıldığında yaşananların “Ahmed Şara’nın (Ahmed el-Şer’a / el-Colani) istikrarı sağlama çabası” olarak görüldüğünü söyleyebiliriz. Bu durum, ABD’nin politikalarına şu şekillerde hizmet etmektedir:
Birincisi: Trump, 2019’dan beri aklında olan Suriye’den güçlerini çekme planını bir süre sonra hayata geçirebilir.
İkincisi: Suriye’de Şara’nın sağlam bir iktidar kurması, Lübnan–İsrail ve Suriye–İsrail arasında sınır anlaşmalarını da içeren bir İsrail–Arap uzlaşısını kolaylaştırabilir. Trump, İbrahim Anlaşmaları yoluyla bir Arap–İsrail ittifakının mimarıdır ve muhtemelen bir Türk–İsrail uzlaşısını da arzulamaktadır. Bu denklemde Tom Barrack’ın resmen açıkladığı ABD’nin DSG’den vazgeçmesi, Ankara’nın yıllardır talep ettiği “imtiyazlardan” biriydi. Türkiye’nin Trump’ın Gazze’deki bir “barış kurulu”na katılımı da, dolaylı biçimde İsrail ile olası bir uzlaşma için Ankara’ya yakılan bir yeşil ışık olarak okunabilir.
Üçüncüsü: Şara’nın Irak sınırları üzerinde kontrol sahibi olması, İran’ın bölgesel nüfuzuna büyük bir set çekme projesinin genişlemesini sağlar. ABD, güçlerini çektiğinde DSG’nin hayatta kalmak için otomatik olarak Iraklı Şii gruplar ve İran ile ittifaka yöneleceğini düşünüyor olabilir. Suriye iç savaşı sırasında, ABD ile birlikte hareket eden DSG; İran’a, Şii gruplara ve hatta Rusya’ya karşı açık bir çatışmaya girmedi. Bu tecrübe gösterdi ki, Ortadoğu’daki büyük güç oyunlarında “tarafsızlık” kolay bir seçenek değildir; her ne kadar taraf olmanın da kendine özgü bedelleri bulunsa da.
İran ve Irak
İran ve Ortadoğu’daki Şii siyaseti açısından Suriye’deki son çatışmalar, Türkiye, Sünni ülkeler ve ABD tarafından uygulanan bir kuşatma politikasının parçası olarak algılanmaktadır. Bu yaklaşım, Trump’ın İran’ı caydırma ve dizginleme politikasıyla da örtüşmektedir.
Suriye ordusunun daha büyük bir güçle Irak sınırlarına yaklaşması, Şii tabanında tarihsel bir korkuyu yeniden canlandırmıştır. Bu korku, “Emevi ordusunun gelişi” söylemiyle ifade edilmekte; Şara’nın uzun vadede Irak’ın Sünni üçgenine ve Bağdat’a yönelebileceğine dair bir işaret olarak okunmaktadır. Bölgedeki Şii siyaset, Afganistan’dan başlayıp Körfez’den geçerek Suriye üzerinden Türkiye’ye uzanan bir Sünni kuşatması hissetmektedir. Bu hatta iki eski cihatçı-Hanefi Sünni yapı (Taliban ve el-Şer’a) iki ucu tutmuş durumdadır.
ABD’nin DSG ile ittifakını sonlandırması ve Afganistan’da yaşanana benzer biçimde Şara’nın iktidarını sağlamlaştırmasına zemin hazırlaması, İran ve Irak’ta ona yakın gruplar açısından kuşatma halkalarından biri olarak görülmektedir. Belki de Koordinasyon Çerçevesi’nin (Irak’taki Şii çatı örgütü) mevcut gelişmelere tepki olarak Nuri el-Maliki’yi yeniden başbakanlığa aday göstermesinin nedeni budur. Ancak Trump’ın açıklamalarından sonra bu adaylığın sürüp sürmeyeceği belirsizliğini korumaktadır.
Vaktiyle ABD Savunma Bakanı Robert Gates, Maliki’nin “pozisyonu zayıf olduğu için” başbakan yapıldığını, ancak daha sonra “güçlendiği için” görevde kalmasının engellendiğini söylemişti. Görünüşe göre Trump’ın bugün Maliki’nin geri dönüşüne karşı çıkmasının nedeni de budur. Yani bir zamanlar Maliki’nin zayıflığı onun güçlü yönüyken, bugün güçlü olması ABD açısından zayıf noktası hâline gelmiştir.
Irak açısından Rojava’daki mevcut durum, IŞİD meselesini yeniden gündeme taşımıştır. Irak, IŞİD’lileri kendi kontrolünde tutma gerekçesiyle ve ABD ile Uluslararası Koalisyon’la daha fazla müzakere edebilmek için elinde bir kart bulundurmak amacıyla IŞİD tutuklularını almayı kabul etmiştir.
Son çatışmalardan önce Suriye ve Rojava’daki altı hapishanede, 5 bini Iraklı, yaklaşık 5 bini Suriyeli ve 2 bini yabancı olmak üzere toplamda binlerce IŞİD’linin tutuklu olduğu tahmin ediliyordu. Irak, Iraklı ve yabancı tutukluları almayı kabul etmiş olabilir; ancak bu durum yeni bir korkuyu da beraberinde getirmektedir: İran ile İsrail ya da İran ile ABD arasında varsayımsal bir savaş çıkması hâlinde, bu hapishanelerin güvenliği nasıl sağlanacaktır?
Belki de ABD’nin hedeflerinden biri “bir taşla iki kuş vurmak”tı: DSG sonrası dönemde, hem eski cihatçılar konusundaki niyet ve kapasitesinden şüphe duyduğu bir Suriye hükümetinin elinde IŞİD’lileri bırakmamak hem de yaklaşık 7 bin IŞİD tutuklusunun varlığı, Sünni siyasetin güçlenmesi, Şara’nın sınırlara gelmesi ve ABD’nin siyasi, diplomatik ve ekonomik baskısıyla Bağdat yönetimini İran’la gerilimler konusunda herhangi bir adım atmadan önce iki kez düşünmeye zorlamak.
Türkiye ve Rojava’nın durumu
Türkiye açısından savaş, istediği birçok hedefi garanti altına almanın yolunu açmıştır. Özerk Yönetim ve DSG, kurulduğu dönemdeki coğrafi ve yapısal tanımlarına göre artık mevcut değildir. Sınırların büyük bir kısmının, petrol ve su kaynaklarının, Rakka ve Deyrezor’un kontrolü Suriye hükümetine devredilmiş; IŞİD tutukluları da Irak’a gönderilmiştir. Bu tabloyla birlikte DSG, Türkiye’nin perspektifinden “stratejik bir tehdit” olarak görülme konumundan çıkmıştır.
Ancak aynı süreç, Ankara’nın bir yıldan uzun süredir Öcalan ve PKK’nin silahsızlanma süreci üzerinden büyümesini engellemek istediği bir Kürt milliyetçiliği dalgasını da tetiklemiştir. Bu savaş, Kürt milliyetçiliğine nadir görülen bir ivme kazandırmış ve Ortadoğu’daki Kürtlerin “tarihsel mazlumluk” hissine, Şam’ın ya da herhangi bir devletin askerî zaferiyle örtülemeyecek yeni bir katman eklemiştir.
Büyük olasılıkla bu durum, bölge devletleri tarafından da yakından izlenmektedir. Mevcut Suriye hükümetinin Kürtlere “haklarının korunacağına” dair güvence vermek için harcadığı çabaların arkasındaki itici güçlerden biri de budur.
Kürt siyasetinde dönüşüm
Rojava’daki bu tablo, Kürt iç siyasetinde de önemli bir dönüşüm yaratmıştır. Barzani bir kez daha Ortadoğu’daki Kürt meselesinin merkezinde yer almaya başlamıştır. Bu durum, Türk parlamento heyetiyle yaptığı görüşmede “Devlet Bahçeli Türk milliyetçiliği için neyse, ben de Ortadoğu Kürtleri arasında oyum” diyen Öcalan’ın perspektifiyle örtüşmeyebilir.
Öcalan, o görüşmede Kürt meselesini jeopolitik çatışmalara ve İsrail’in çıkarlarına bağlamıştı; oysa Kürt meselesi İsrail kurulmadan çok önce bu coğrafyada mevcuttu. Öcalan’ın DSG ile Suriye hükümetinin uzlaşmasına yönelik önerisi —her ne kadar geçmişte daha fazla fırsat bulunmuş olsa da— Rojava’nın mevcut koşulları açısından gerçekçi bir çerçeve sunmaktadır. Bu öneri; DSG güçlerinin iç güvenliğe dönüşmesini, gelir paylaşımını ve bir tür idari yerinden yönetimi içermektedir. Ancak sahadaki değişimler öyle bir noktaya ulaşmıştır ki, Rojava’nın geleceğine dair herhangi bir siyasi anlaşmada, Öcalan ve partisi dışındaki aktörlerin de Kürt meselesinde söz sahibi olmasını beraberinde getirmiştir.
Öcalan’ın “halkların kardeşliği” tezine ve toprak kontrolü temelinde herhangi bir çözüm talep etmeyen ideolojik dönüşümünün özü bu noktada tıkanmıştır. Yalnızca ideolojik öğelerle Suriye topraklarının üçte birini kontrol edebileceğini ve farklı bileşenleri bir arada tutabileceğini varsayan yaklaşım, Rojava tecrübesinde başarıya ulaşamamıştır. Ayrıca Demokratik Cumhuriyet tezinin esaslarının, birbiriyle uyumsuz iki ideolojik gücün —eski İslamcı-cihatçı ve eski Marksist-Leninist— bir arada yaşamasına nasıl imkân tanıyacağı sorusu hâlâ büyük bir muamma olarak durmaktadır.
Bu meselenin Kürt siyasetinin iç dinamiklerine etkisinin ötesinde, genel olarak Kürtlerin bugün tarihsel bir yol ayrımında olduğunu söylemek mümkündür: Ya “kırılgan bir denge” üzerinde kalacaklar ya da bölgedeki zıt kutuplar arasında net bir taraf seçecekler.
Artık asıl soru yalnızca Kürtlerin Suriye’deki geleceği ya da DSG’nin orduya entegrasyonu değildir. Asıl soru, “Sünni Hilali” ve “Şii Çemberi” olarak tanımlanan yeni bölgesel güvenlik mimarisinin kıskacında Kürtlerin konumunun nereye evrileceğidir.
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)
Yorumlar
Misafir olarak yorum yazın ya da daha etkili bir deneyim için oturum açın
Yorum yazın