Virüsler, Homo Sapiens Sapiens (biz insanların son türü) ve diğer türleri yaratılmadan önce/öncesinde dünyamızda vardılar. İnsanoğlunun virüslerle ilk karşılaşması sonrası beraberinde de birçok hastalık getirmiştir.
Bizler virüslerin ve bunlara bağlı hastalıkların varlığından paleopatolojik ve paleorkeolojik bilim çalışmaları sayesinde haberdarız.
Virüsler hastalığın yayılım durumuna göre tıp terminolojisinde "endemi" "epidemi" ve "pandemi" olarak üç gruba ayrılırlar.
Endemi, küçük çaplı ve sadece belirli bir bölgede görülen salgınları ifade ederken; epidemi ise endemiye göre daha geniş alanlara ulaşan ve beklenmeyen sonuçlar yaratabilen salgın hastalıkları ifade eder.
Pandemi ise; çok uzak alanlara yayılan ve çok sayıda insanların ölümüne yol açan bulaşıcı hastalıkların yarattığı salgınlar için kullanılan tanımdır. Öyle ki pandemide yayılım insanoğlunun türünün yeryüzünden yok olmasına neden olacak düzeydedir.
Salgın hastalıklar, insanlık tarihinde hep var olmuşlardır. Salgınları tetikleyen veya hızlandıran birtakım gelişmeler bizzat insanların "zorunlu" tercihlerine bağlı gelişmiştir.
Son Buzul Çağı'ndan sonra avlanacak av hayvanlarının sayısının düşmesiyle geçim için yeni arayışlara giren insanların yerleşik hayata geçip tarımla ilgilenmesiyle birlikte, hayvanları evcilleştirme, bakir toprakları sürme ve su kanalları açmalarıyla sivrisinekler, pireler, keneler, sıçanlar ve farelerle zorunlu olarak daha yakın yaşamışlardır.
Bu zorunlu tercih; veba, dizanteri, cüzzam, osteomiyelit, tularemi, titus ve sıtma gibi hastalıkların ortaya çıkmasına ve yayılmasına neden olmuştur.
Her ne kadar saymış olduğumuz bu hastalıklar günümüzde pek etkisi olmayan hastalıklar olsa varlığını halen korumaktadırlar. İnsanların bağışıklık kazanması bu virüslerin öldürücü etkisini kırmış ve bir noktada yayılmasını da önlemiştir.
Bununla beraber ilginç bir şekilde günümüzde ampirik bakış acısıyla ele alanan bu tür hastalıklar insan ırkının yok olmamasında büyük rol oynadığını ifade etmeden geçemeyeceğiz. Söz gelimi halen içinde bulunduğumuz Covid-19 pandemisi bu konuda iyi bir örnek olarak kabul edebiliriz.
Peki ampirik bakış acısının olmadığı arkaik dönemlerde bu hastalıklara nasıl bakılıyordu ve ne gibi çözümler üretiliyordu?
Bizce arkeloglar için en önemli mesele budur zira arkaik dönem bakış açısıyla hastalıklar insan inancı ve kültürü üzerinde yadsınamaz büyük etkisi olmuştur. Bu etkiler modern insanın inanç kodlarında halen geçerlidir, çünkü pandemiye olan yaklaşımların arkaik insan bakışıyla örtüşmekten ziyade devamı niteliğindedir.
Arkaik insanın dünyayı tanımlaması ve bilinmeyen tehditlerin yarattığı endişeyle birlikte şizofrenik ve paranoyak yöntemlerle bu hastalıkları tanımlamaya çalışmışlardır.
Onlara göre bu hastalıklar cin, kötü ruhlar ve iblisler (kısaca "demon" ismi verilebilir, bu bağlamda pandemi isminin etimolojik kökeninde de bulabiliriz) tarafından insanlara bulaştırılmaktadır. İnsanlar bu hastalıklara karşı büyü, rituel ve ilkel olarak görülen bitkisel yöntemlerle mücadele etmeye çalışmışlardır.

Sümer döneminde dinin kurumsallaşmasıyla farklı bir boyut kazanarak "politeist şizofreni"yle hastalıklara farklı anlamlar yüklenmiştir. Bu dönemin insanlarına göre hastalık ve salgınlar bizzat Tanrı Nergal tarafından insanlara musallat edilmiştir. Bu yüzden Nergal'e karşı bazı inançlarda özel bir saygı gösterilmiştir.
Kürtlerin ataları olarak bilenen Hurrilerin de Nergal'e karşı özel bir ilgisinin olduğunu ve Urkiş kralı Tish Atal tarafından bir tapınak inşa edilmesinden bilmekteyiz (Nergal'e olan iman/inanç günümüzde başka formlar altında halen devam etmekte olup bir başka yazının konusu olacağını şimdiden belirtmek isterim).
Bu dönemin insanları tuhaf bir şekilde her hastalığa bazı cinlerin isimlerini vermiştir. Örneğin tüberkölüz için "asakku", ciğerlerle ilgili "akhkhazu", cinsel hastalıklara da "labartu" ismini vermişlerdir. Bazı olayları ise tanrılarına karşı borçlarını, sorumluluklarını, ibadetlerini yerine getirmediği ya da eksik yaptıkları için cezalandırıldıklarını düşünmüşlerdir. Bu inanç kodunun varlığını halen sürdürdüğünü görmek, bu kodun ne denli güçlü bir aktarım ile aktarıldığını göstermektedir.
Hititlerde de pandemi düzeyinde hastalıklar yaşanmıştır. Öyle ki sürekli olarak üreyen ve tanrı Enlil'i uyutmadıkları için bizzat Enlil tarafından su tufanı ile cezalandırılmadan önce pandemi düzeyinde hastalıklar gönderilmiş, sonrasında ise kıtlık yaşanmıştır. Tam bu noktada Hititlerde de Nergal'in eşiti olarak tanrı Namtarı'nın olduğunu belirtmek gerekir.
Buna benzer başka bir salgın daha sonra Babil'de Erra şiirinde de göreceğimiz üzere tanrı Marduk tarafından insanlara felakatler gönderildiğini bilmekteyiz.
Aktarılan bu inanç kodu nedeniyle insanlar daha yönetilebilir kılınmış ve din adamlarına biatın artmasına ve onlara ayrıcalıklı bir statü oluşmasına neden olarak zenginleşmiş bir din adamları sınıfı oluşmasına zemin hazırlamıştır. Sosyolojik realite gereğince günümüzde din adamları ve onları yöneten devletler için birer silah olarak kullanıldığı ortadadır.
İnsanların zorunlu tercihlerine bağlı olarak hortlayan hastalıklardan çok daha güçlü, daha hızlı ve yıkıcı etkisi bulunan pandemi düzeyinde salgınlarla karşı karşıya kaldığımız ve kalacağımız çok açık! Yaşayarak deneyimlemekteyiz. Doğa, kendisine karşı daha duyarlı olmamız gerektiğini, bundan başka çaremizin bulunmadığını farklı formlarda dile getiriyorken; vahşi kapitalizmle sanayi atıklarının, maden aramalarının verdiği zararları göz önüne aldığımızda bizim duyarlı olmaktan çok daha fazlasını yapmamız gerektiğini anlamış olmalıyız.

Kutlu bir duayla kapanışı yapalım. II. Murşuli'nin, yaklaşık 20 yıl süren ve kendisinden önceki iki kralın ölmesine neden olan “Henkan” salgını nedeniyle tanrılarına şöyle yalvarmıştı:
“Ey Hatti’nin fırtına tanrısı, benim efendim ve ey siz, benim efendim olan bütün tanrılar! Doğrudur, insan günah işler. Benim babam da günah işledi. Hatti’nin fırtına tanrısının, benim efendimin sözünü dinlemedi. Ama ben, ben hiç günah işlemedim. Doğrudur, babanın günahı oğluna da geçer, bana da babamın günahı geçti. Şu anda Hatti’nin fırtına tanrısına, benim efendime ve efendim olan bütün tanrılara iletirim ki, doğrudur, biz bunu yaptık. Ve şimdi ben, babamın günahını doğruladığıma göre, Ey Hatti’nin fırtına tanrısı, ey benim sahibim ve ey benim sahibim olan bütün tanrılar niyetleriniz artık değişsin! Artık benim için de yeniden dostça şeyler düşünün! Ve artık vebayı Hatti ülkesinden kovun!
Ey tanrılar, siz ki benim sahibimsiniz. Eğer Tudhaliyas’ın kan öcünü almak istiyorsanız, bilin ki, Tudhaliyas’ı öldürenler, döktükleri kanın kefaretini ödediler ve Hatti ülkesi dökülen kan yüzünden yok olacak duruma geldi, böylece Hatti ülkesi de kefaretini ödemiş olmadı mı? Eğer bu kefareti ödemek sırası bana gelmişse, ben de şimdi bütün ailemi bu günahtan ve bu kefaretten kurtarmak istiyorum. Ve siz ey tanrılar, sizler ki benim efendimsiniz, artık öfkeniz yatışsın.
Ey tanrılar, benim sahibim olan tanrılar, artık bana karşı eskisi gibi iyilikler düşünün. Dileğim huzurunuza varmaktır, huzurunuzda dua ettiğim için beni, kötü hiçbir şey yapmadığım için dinlemelisiniz, bir zamanlar yanlış yola sapanlardan, kötü işler yapanlardan hiçkimse kalmadı artık. Hepsi öldü çünkü. Ama babamın günahı bana bulaştığı için, yalnızca bunun için. Bakın sizlere, ey tanrılar, ey benim efendilerim, sizlere ülkem için, ülkemi vebadan kurtarmanız için, kefaret kurbanları sunuyorum. Bu acıları çekip çıkarın yüreğimden benim, ruhumdan bu korkuları alın benim.”




