Bir başıma Adıyaman’ın ücra sokaklarına sapıyorum. Karanlık köşelere eski müdavimleri soruyorum. Yok hiçbiri. Uzak evlere uğruyorum. Aşina tek bir hatıra yok. Ben şehri onlara teslim etmemiş miydim? Gitmişler. Demek ki sözünde durmadılar. Önce ben ihanet ettim dostlarıma. Sonra onlar alıp başlarını gittiler, bilmediğim ülkelere.
İzini sürüyorum onların bir bir. Taşlara çiziktirdiğimiz düşler. Şimdi neredeler? Ah, o günler! Çocukların sevinç çığlıklarını duyuyorum göstermelik parmaklıklarda, uyduruk parklarda. Umuduma kapılıyorum bittiğim yerde. Dostlarım nerede? Pervasız yüreğim kıpır kıpır yine. İçten kanamalı bir sıcaklığın esaretinde. Bu şehir, o şehir değil. Bu gördüğüm Adıyaman içimdeki Kör Semsûr’a benzemiyor. Beni yalnız bırakıyor şehrim. Arkamdan gelmiyor içimdeki Kör Semsûr. Yalan söyledi Kavafis.
Gök kubbenin ahenginde anlamlı bir yankı arıyorum. Hayattan bir pay almak için, yaşama bir anlam katmak için, ne bileyim, insan olduğumu anımsamak için. Anlamlı bir yankı çoğu zaman Cin İbrahim’le buluşmak demektir salaş bir yer damında. Her yerde kıymetli, aziz bir yankı sallanıyor görünmez boşluklarımda. Bilmiyorum. Alâeddin mi geldi yoksa? Bilgelerin elçisine soruyorum nedenini. Bilinmez nedeni. Bir muammadır, diyor. Anlıyorum ve susuyorum. Ya da daha fazla kurcalamak yabancılığımı, ihanetimi ortaya çıkaracak. Yersiz yurtsuzluğumu belli edecek. Susuyorum. Böyle gelmiş böyle gider bu yaban ve garip ömür. Belirsizliğe bırakıyorum kendimi ben de. Sığıntılık hâli katı bir taş olup duruyor göğüs kafesimin üzerinde.
Adıyaman’ın kılcal damarlarına asılıyorum gecenin sessizliğinde. Çığlık çığlığa ölülerim karşılıyor beni Kör Semsûr’da. Seslerinin boşluğunda asılı kalıyorum bir süreliğine. Ve bu bir süre öylesine uzuyor, uzuyor… Çile çekmek gecenin bir yerinde. Yüreğini vermek seslere... Yıldızlar düşüyor kehribarlı sulara, yakamozlu damlara, yoksul balkonlara. Ben gidiyorum. Ayrılıktan medet umuyorum. Soluğum kesiliyor. Hürmette mi kusur ettim? Bilmiyorum. Ve bu bilinmezlikler bunaltıyor beni. Yetmiyor gücüm, bu şehrin eski ve yeni her iki yüzünde kaybolmuş kendimi aramaya. Hızla tükeniyorum.
Yoksul damlarda duruyor Adıyaman şehri. Büsbütün sere serpe. Sadece benim gördüğüm acıları teşhir ediyor. Damla damla eriyorum, azar azar kahroluyorum. Bir yok olabilsem. Fakir taşlar duruyor her bir damda. Saçaklar bomboş. Balkonlar yollara sevdalı.
Birazdan ay çıkacak, ortalığı toza dumana katacak. Birazdan ay çıkacak, bütün sırları ayan beyan edecek. Birazdan ben öleceğim Kör Semsûr’un kimsesizliğinde, bir başıma. Birazdan tanımsız bir kıyamet kopacak hemşerilerimin yüzünde. Onların haberi olmayacak ama. Bu sefer kıyametlerinin kurbanı olacaklar. Gizli saklı hiçbir şey kalmayacak. Birazdan ay çıkacak ve ben gideceğim. Gitmek zorundayım. Aya gelemem. Acılarım benden fazla gelecek. Kaldıramam. Taşıyamam. Kavafis’i bir daha yalancı çıkaramam.
Gecekonduların yoğun olduğu mahallelerde geziniyorum. Yoksulluğuyla nam salmış Varlık Mahallesi, Gavurlarından soyutlanmış Mara Mahallesi, yeşilliğe hasret Bahçecik, eski ahalisinden eser kalmamış Musalla ve sızlayıp duran Ulu Cami. Lafın gelişi, gezinmek... Aslında ölü bedenimi gezdiriyorum, orada burada sallanıp duruyorum. Hepten düşmeme ramak kaldı. Elden ayaktan kesilmiş, bu zamana ait olmayan ihtiyarlara gözlerim takılıyor. Hacı Usta da öldü. Sonra Kör Mısto, Emê Xecê, Elî Durê, Kahtalı Mıçe, Sırrı ve diğerleri. Hepsi öldüler, çekip gittiler şehrimden. Adıyaman hiç olmadığı kadar ıssız ve kimsesiz. Fer fecir. İhanet şebekeleri. Gözlerde yitik sevdalarımı, özlemlerimi, yaşanmamış hatıralarımı, bütün hasretlerimi görüyorum ve kendi şarkımı okuyorum: Xeribim dayê, bêkesim dayê…
Sonra bir anam olmalıydı herkesler gibi diyorum. Adıyaman ve ana; anlamlı iki hazine iç içe geçtiklerinde. Adıyaman’da ananı sevmek ya da ananı Adıyaman’ı sever gibi sevmek. Gitmiyor yabancılığım. Bitmiyor yalnızlığım. Bulamıyorum kendimi Kör Semsûr’da. Yoksa öyküme hiç başlamadım mı, sözümü bilemedim mi?
Anama bakıyorum. Dalgınlığına takılıp kalıyorum. Bana mı bakıyor? Neden görmüyor beni? Oysa ben onun baktığı her yerdeyim. Öyle değil mi? Koyu bir keder sarıyor gözlerimi. Kasvetli bir terk edilmişlik hissi kuşatıyor benliğimi. Kesif bir yalıtılmışlık… Kahredici bir kesinlikle… Neden görmüyor beni anam? Yoksa kendimi görünmez mi kıldım? Görünmez, uzaklara sevdalanmak. Yollara yazılmak. Sürgünlüğü vatan bellemek... Bir ananın ağarmış saçlarında yaşama yeniden dönmek, hayata çocuksu gözlerle bakmak. Mümkün mü? İmkânsız olmasa gerek. Nedense dışında görüyorum kendimi her şeyin. Güneş ısıtmıyor Kör Semsûr’un içime kök salmış buzullarını. Unutmanın ağır bedeli... Unutulmanın tarifsiz kederi...
Adıyaman’ın siluetine bakıyorum kuşların kanatlarında. Seyir Tepesi’nde şehir ayaklarımın altında… Ben binlerce yılın sonrasında. Her yerin en uzağında ve en acılı yerlerin içinde bir yerde. Adıyaman beni arıyor, ben Kör Semsûr’dan kaçıyorum. Bana bakmayan semtler bir düzine. Şehir bana kayıp, ben şehre kayıp. Şehir küçük yangınlarını söndürme telaşında, ben kendi ömrüme gardiyan duruyorum hâlâ. Beyhude hesaplaşma. Her şey zamanın lehine değişiyor aramıza uzaklıklar, başkalıklar girdiğinde.
Kaderin cilvesi midir ahde vefa gösteren yüreklerin için için yanması, usul usul talazlanması? Dokunmak istersin, taş yutarsın. Sonra mustarip ruhlarda âdet olduğu üzere kardelenler biter, her şey bir masal sessizliğine bürünür. Aslında o zaman anlaşılır, güzel yüreklerin uçurumların kıyısında sabırla olgunlaştığı, içten kanayarak güç kazandığı.
İçimdeki Kör Semsûr’u ararken dışarıdaki Adıyaman’ın gazabına uğruyorum. Yok hiç kimse. İçimdeki Kör Semsûr’u kaybettiğim için dışarıdaki Adıyaman’ı bulamıyorum. Her iki şehrin kaybıyım, yenilgisiydim, terk edilmişliğiyim. Geç anladım. Şehrin sakinleri ve Kavafis öldükten çok sonra.
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir)



