1970’li yıllarda Pakistan Başbakanı Zülfikar Ali Butto, bölgede İslam odaklı bir siyaset izliyor ve İslam ülkelerinin liderlerini birbirine yakınlaştırmaya çalışıyordu. Daha sonra Türkiye’nin eski başbakanlarından Necmettin Erbakan da bir "İslam NATO’su" kurulması çağrısında bulunmuştu. Bu girişimlerden onlarca yıl sonra Mekke Paktı; Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye arasında imzalandı. Ancak bu antlaşma, monolitik bir blok ya da bir İslam NATO’su olarak görülmekten hâlen oldukça uzaktır.
Jeoekonomik bir perspektiften bakıldığında, son on yılı aşkın süredir yaşanan gelişmeler -özellikle de 2023–2026 yılları arasındaki savaşlar- mal ve enerji nakil koridorları üzerindeki rekabeti ve alternatif güzergâh arayışlarını daha da yoğunlaştırdı. Buna paralel olarak, bölgedeki siyasi ve askeri ittifaklarda önemli bir dönüşüm yaşanmakta ve Mekke Paktı da bu dönüşümün bir parçası olarak öne çıkmaktadır.
Mekke Paktı'nın Dinamikleri
1961 yılında ABD Başkanı John F. Kennedy, Kanada Parlamentosunda yaptığı konuşmada şöyle demişti: "Coğrafya bizi komşu, tarih dost yapmıştır; ekonomi ortak, ihtiyaç ise müttefik kılmıştır." Coğrafya; Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye’yi doğrudan komşu yapmamış olabilir; ancak tarih, ekonomik çıkarlar ve güvenlik ihtiyaçları bu üç ülkeyi birbirine bağlamaktadır.
Mekke Paktı’nı yalnızca 2026 İran Savaşı’na verilmiş bir yanıt olarak okumak doğru değildir. Türkiye Cumhurbaşkanı'nın da belirttiği üzere bu savaş, Pakt’ın şekillenmesinde belirleyici bir etkiye sahip olmuşsa da antlaşmanın kurulmasına ilişkin görüşmeler savaştan önce başlamıştı. Dolayısıyla 2026 Savaşı, bu süreci sıfırdan yaratmaktan ziyade hızlandırmış ve ona aciliyet kazandırmıştır.
Genel olarak dünya, siyasi ve askeri ittifakların yeniden gözden geçirildiği bir süreçten geçmektedir. NATO bünyesindeki iç tartışmalar, ABD-İsrail ilişkilerindeki değişimler; Çin, Rusya, Kuzey Kore ve İran arasındaki yakınlaşma, ABD’nin Hint-Pasifik’teki konumunu tahkim etme ve Transatlantik müttefikleriyle ilişkilerini yeniden düzenleme çabaları... Tüm bunlar, küresel ittifakların bir kırılma noktasında olduğunun göstergeleridir.
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan ortak bir özelliğe sahiptir: Her üçü de ABD ile önemli ilişkilere sahip olmakla birlikte, diğer güçlerle de ilişkilerini geliştirmekte ve stratejik özerkliklerini koruma ya da genişletme arayışı içindedirler. Suudi Arabistan, Ukrayna Savaşı sırasında ABD’nin petrol üretimini artırma talebini reddetti. Türkiye, NATO üyesi olmasına rağmen Rusya'dan S-400 hava savunma sistemi satın aldı. Pakistan ise ABD ile ilişkilerini sürdürürken Çin ile olan stratejik ortaklığını geliştirdi.
Ukrayna, Gazze, Hizbullah, Husi ve İran savaşları; bölge ülkelerinin Washington'ın odak noktası ve taahhütlerinin yönü hususundaki, ayrıca bir güvenlik ve askeri ortak olarak kapasitesinin sınırlarına dair endişelerini artırdı. Bu şoklar, önceki güvenlik şemsiyesinin zayıflığını, enerji ve ticaret güzergâhlarının kırılganlığını ortaya koydu; bu durum, ABD'nin bazı müttefiklerini daha fazla bölgesel mekanizma aramaya sevk eden bir itici güç oldu.
Bu yılki savaş sırasında elde edilen verilere göre, İran ve müttefiki grupların Arap ülkelerine yönelik düzenlediği 7.504'ü aşkın saldırının 1.234'ten fazlası doğrudan Suudi Arabistan'ı hedef aldı. Kuşkusuz Suudi Arabistan için asıl büyük sorun yalnızca doğrudan saldırılar değildi; Hürmüz Boğazı’nın kapatılması ile Husilerin ve diğer silahlı grupların Yanbu Limanı üzerinden Suudi petrol ihracatını felç etme girişimleri daha büyük bir sorun teşkil ediyordu.
Türkiye de Irak’ta, Kürdistan Bölgesi’nde ve kendi topraklarında birkaç kez saldırıya uğradı; ancak Ankara için savaşın riski yalnızca güvenlik boyutuyla sınırlı değildi. Petrol fiyatlarındaki artış, Türkiye'nin iç ekonomik durumu ve enflasyon oranı üzerinde doğrudan bir etki yarattı. Aynı zamanda Türkiye'nin, enerji naklinde alternatif bir kara koridoru olarak önemi daha da arttı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan ile olan ticaret hacmi 8 milyar doların üzerindedir. Bu nedenle Suudi Arabistan’ın güvenliğinin bozulması Ankara için yalnızca siyasi ve güvenlik odaklı bir sorun yaratmakla kalmayıp, ekonomik ve stratejik çıkarlarına da zarar vermektedir.
Pakistan, Mekke Paktı öncesinde de Suudi Arabistan ile köklü bir savunma ilişkisine sahipti. Riyad, 2024 yılında Pakistan’a 5 milyar doların üzerinde yatırım yapma kararı aldı. İki buçuk milyondan fazla Pakistan vatandaşı Suudi Arabistan’da yaşamakta ve çalışmaktadır. Bu tarihsel, askeri, ekonomik ve insani ilişkiler güvenlik kaygılarıyla birlikte ele alındığında, Mekke Paktı’nın arkasındaki dinamikler daha net bir şekilde ortaya çıkmaktadır.
Mekke Paktı ve ABD
Yaygın yorumlardan biri, Mekke Paktı’nın ABD’nin bölgeden çekilmesinin ve Washington’ın Basra Körfezi’ndeki savunma taahhütlerini azaltmasının bir işareti olduğu yönündedir. İran Savaşı ve Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasının ardından Körfez ülkeleri, özellikle de Suudi Arabistan, Amerikan korumasına tamamen bağımlı olmanın risklerini daha net kavradı. Bu yorum belirli bir dereceye kadar haklı gerekçelere sahip olsa da abartılmış olabilir. Mekke Paktı, Suudi Arabistan’ın ABD’ye olan ihtiyacını ortadan kaldırmamaktadır. Riyad; Amerikan silah ve mühimmatı satın almaya, nükleer programın geliştirilmesi de dâhil olmak üzere stratejik Amerikan yatırımlarını çekmeye devam etmektedir.
Henüz Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde Washington; Körfez ülkeleri, Mısır ve Ürdün arasında bir "Orta Doğu Stratejik İttifakı" kurulmasını desteklemekteydi. Suudi Arabistan’ın şu an yaptığı ise farklıdır; zira Mısır ve Ürdün yerine Türkiye ve Pakistan Pakt’ın merkezinde yer almaktadır. Ancak her iki projenin de temelini, bölgesel müttefiklerin daha fazla sorumluluk üstlenmesi oluşturmaktadır.
Mekke Paktı, birkaç alanda Washington’ın çıkarlarıyla da örtüşmektedir: Enerji güzergâhlarının korunması, Hürmüz ve Babülmendep’te ticaretin sürekliliği, hava savunmasının güçlendirilmesi ile Husilerin ve Irak’taki silahlı grupların tehditlerinin sınırlandırılması.
Türkiye’nin bölgesel rolünün genişlemesi de bazı alanlarda ABD, NATO ve Avrupa Birliği’nin çıkarlarıyla örtüşmektedir; özellikle de NATO’nun güney kanadının güçlendirilmesi bağlamında. Ankara ve Washington her konuda hemfikir değildir; ancak Irak ve Suriye’deki birkaç ana dosyada, en azından şimdilik, geçmişe kıyasla daha paralel hareket etmektedirler. Washington’ın ayrıca Suudi Arabistan ve Pakistan ile de güçlü ilişkileri bulunmaktadır.
Dolayısıyla Pakt, ABD açısından güvenlik yükünün paylaşılmasının bir parçası olabilir: Müttefikler daha fazla bölgesel kapasite oluştururken, bir yandan da ABD’nin teknolojisine, istihbaratına, lojistiğine ve stratejik şemsiyesine dayanmaya devam etmektedirler. Bu nedenle Pakt’ı, ABD’nin rolünün sona erdiğinin bir kanıtı olarak değil, güvenlik görevlerinin bir kısmının bölgeselleşmesi olarak görmek daha yerindedir.
İran’ın dengelenmesi ve İsrail’in sınırlandırılması mı?
İran, Suudi Arabistan için daha doğrudan bir askeri tehdit niteliğindedir. Füze ve dronlar, Husiler, Irak’taki silahlı gruplar, Hürmüz Boğazı ve enerji altyapısına yönelik tehditlerin tamamı Riyad’ın güvenlik hesaplamalarına dâhil olmaktadır. İran, derin köklere sahip "Direniş Ekseni" ağından ve müttefiki olan gruplardan kolay kolay vazgeçmeyecektir; zira bu ağ, Tahran’ın caydırıcılık ve savunma stratejisinin ana bir parçasıdır.
Türk ve Pakistanlı yetkililer, Mekke Paktı’nın savunma amaçlı olduğunu ve belirli bir ülkeyi hedef almadığını vurgulamaktadır. Ancak Pakt resmi olarak İran’a karşı olmasa bile Tahran'ın savaşı bölge ülkelerinin topraklarına ve altyapısına taşıma, Hürmüz veya diğer güzergâhları kapatma ya da müttefik grupları kullanma yönündeki stratejisiyle bağdaşmamaktadır.
Buna karşılık İsrail, Pakt üyeleri için farklı türde bir endişe kaynağı oluşturmaktadır. Burada kastedilen daha ziyade İsrail’in siyasi ve stratejik nüfuzunun dengelenmesidir. Mekke Paktı, Suudi Arabistan’ın İsrail ile ilişkilerin normalleşmesine dair müzakerelerdeki elini güçlendirebilir. Riyad’ın İbrahim Anlaşmaları’na katılımı -eğer gerçekleşirse- artık geçmişteki güvenlik zorunluluklarının baskısı altında olmayacaktır. Bu doğrultuda Mekke Paktı, İran karşısında daha çok askeri bir caydırıcılık etkisine sahipken, İsrail karşısında ise siyasi ve stratejik bir dengeleme aracı işlevi görebilir.
Pakt başarılı olacak mı?
Mekke Paktı'nın en büyük sorunlarından biri, Sadabad Paktı veya Bağdat Paktı gibi tarihi antlaşmaların aksine, hangi tehdide karşı kurulduğunun net bir şekilde tanımlanmamış olmasıdır. Türk ve Pakistanlı yetkililer, Pakt’ın savunma amaçlı olduğunu ve hiçbir ülkeyi hedef almadığını yinelemektedir. Pakt’ın kapısı diğer ülkelerin katılımına da açıktır.
NATO’nun 5. Maddesi'ne benzer bir maddenin varlığı da herhangi bir saldırının tüm üyeleri otomatik olarak savaşa sokacağı anlamına gelmemektedir. Yardım; bilgi paylaşımı, hava savunması, lojistik destek, silah tedariki, siyasi baskı veya yalnızca özel durumlarda askeri müdahale şeklinde tezahür edebilir.
Suudi Arabistan, Husilerin ve Irak’taki silahlı grupların tehditlerine yanıt verme iradesini göstermiştir; ancak müttefiklerinin bu yanıtı Tahran ile doğrudan bir çatışmaya varacak şekilde genişletmeye hazır olup olmadıkları henüz belirsizdir. Dolayısıyla Husilerin saldırıları ve Irak’taki silahlı grupların eylemlerini tırmandırma ihtimali, Pakt’ın taahhütleri açısından ilk gerçek sınav olacaktır.
Diğer bir husus ise Türkiye’nin İran ile yaklaşık 560 kilometre, Pakistan’ın ise 900 kilometrenin üzerinde kara sınırına sahip olmasıdır. Doğrudan bir savaş ihtimalinde —ki bu uzak bir ihtimaldir— bu coğrafya Tahran için sorun teşkil edebilir. Ancak bu sınırların acil önemi daha ziyade ekonomiktir; zira mevcut baskı ve deniz ablukası şartlarında kara yolları, İran’ın ticareti ve dış ilişkileri açısından daha büyük bir değer kazanmıştır.
Söz konusu sınır ve ticaret ilişkileri, Ankara ve İslamabad’ın Tahran ile iş birliği düzeyine bağlı olarak birer ekonomik baskı aracına dönüşebilir.
Pakistan’ın Körfez’e, oradan da Türkiye’ye bağlanması, yeni bir güvenlik ve jeopolitik üçgen oluşturmaktadır. Bazı okumalarda Pakt’ın genişlemesi, Pakistan’dan Türkiye’ye uzanan bir "Sünni Hilali"nin ortaya çıkışı olarak değerlendirilebilir. Ancak üyelerin yönelim ve çıkarlarındaki farklılıklar, en azından şimdilik, bu coğrafyanın homojen bir mezhebi blok olarak tanımlanmasına izin vermemektedir.
Bölge, tamamen kapalı bloklara bölünmüş değildir. Aksine üç ana hat öne çıkmaktadır: İbrahim Anlaşmaları, Direniş Ekseni ve Ankara–Riyad–İslamabad üçgeni. Bu hatların sınırları ve üyelik yapıları hâlen esnek, akışkan ve değişkendir; hepsinin ortasında ise ABD’nin güvenlik ve jeoekonomik mühendisliği etkisini korumaktadır.
Sonuç
Pakt, bölgede savaş ve istikrarsızlığın yeniden baş göstermesi ihtimaline karşı kurumsal bir hazırlıktır. Orta Doğu şu anda "ne savaş ne barış" olan bir Araf durumundadır: Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye gibi bölgesel aktörler, bir savaşın çıkmasını istememekle birlikte, olası bir yeni savaşa karşı hazırlık yapmaktadırlar.
Pakt şu aşamada ne bir İslam NATO'su ne ABD'nin güvenlik şemsiyesinin bir alternatifi ne de İran ile İsrail'e karşı tamamen konumlanmış bir ittifaktır. Aksine, güvenlik yükünü paylaşmanın ve bölgesel caydırıcılık oluşturmanın yeni bir mekanizmasıdır; temel amacı Suudi Arabistan’ı, enerji ve ticaret yollarını korumak ve devlet olan ya da olmayan aktörlerin savaşı üyelerin topraklarına ve altyapısına taşıma kapasitesini sınırlandırmaktır.
Mekke Paktı, bir dizi askeri, siyasi ve ekonomik şokun ardından bölgedeki ittifakların yeniden yapılanmasının bir parçasıdır. Bu yapılanma henüz tamamlanmamış olup sınırları ve yönü henüz netleşmemiştir.
Pakt, barış inşa etmediği gibi savaşı da kaçınılmaz görmemektedir; aksine bir saldırının maliyetini yükseltmekte ve üyelerinin gelecekteki bir savaşta caydırma, yönetme veya yüzleşme kapasitesini artırmaktadır. Savaş ile savaşsızlık arasındaki Araf'ın gerçek anlamı da budur: Tarafların bir yandan barıştan söz ederken diğer yandan olası bir yeni savaş ihtimaline hazırlandığı bir durum.
.jpg&w=3840&q=75)


