Hanesinden uzak bir hânendenin sesiyle uyanmak yarıya kadar ocak karlarına batmış memleket hasretinde. Bir eski zaman şarkısının gölgesinde hayatı yeniden sorgulamak, yaşama yepyeni bir başlangıç yapmak. Her derde deva serin sular her bir yerde. Senin sayende ey mahmur hânende! Şimdi ayrılıklar konuşur yerimize. Hazırlıksız yakalanmayalım. Haydi toparlan Asmin. Düşmeden bir hawar’ın çiyleri saçlarımıza, söyleyeceklerimizi söyleyelim ve yürüyüp gidelim. Neme lazım yolcu yolunda gerek. Asmin, asma dalım, körpe kuzum, gizli zehirim. Bekletmeyelim.
Bir kış günü yeni uyanmışken altı aylık uykumdan, masallarınla gözlerini açmak yaşama, sevdiklerimi senin gözlerinde görmek, seninle, sesinle, senin sesinle duymak, duyumsamak. Beni gerçeğe çağıran sesin, sesinin siyah beyaz yankısı... “Vay bana, vaylar bana…” Uğuldayıp duran ormanların gümbürtüsü… Kulak asmıyorum. Asmin diyorum. Ağustosa yazılmış ilkyaz yağmurum. Ceylanların suya inişi... Eski bir şarkıyı hatırlıyorum.
“Dotmam” diyorum, çok uzaklarda kaldı. Seninle dinleyebileceğim. Olasılıkların kancasında çarparken yüreğim nefes nefese. Seninle okumak o şarkıyı. Hanemden uzaklarda ayın altında seni özlemek, hasretinde yeniden dirilmek.
Her şey siyah beyazdı. Uzak tebessümün, aykırı hüznün, simsiyah saçların, kavisli kaşların, garip yalnızlığın ve mülteci miadın... Yaşamlarımızın eksik noksan olması gibi içimize ve dışarıya yaptığımız bütün yolculukların yarım yamalak kalması gibi. Nihayetinde bitmeye mahkûm bir yolculuktu bizimkisi. Bitmeye ve suyun hareli bakışlarında yeşermeye. Sesini duyduğum müddetçe yaşardım. Ya sesin de “Asmin!” derse. Şimdi bir yanımda yosun tutmuş duvarlara iliştirilmiş siyah beyaz fotoğrafın duruyor. Yani senin çiçeğin, yaşamdaki karşılığın, geceye bıraktığın hüznün... Asmin! Diğer yanım kan ağlıyor. Her intiharın ölüm senaryosunda sadece adının çetelesini tutmayı başarmış acemi jön.
Bir akşamüstü Eski Mardin’de bir kaçak çayın terkisine kurulup Mezopotamya’nın son noktasına bakmak seninle. Bakarken adını, şarkılarını bırakmak pas tutmuş dilimden bereketli topraklar üzerine. İçine sürgün yaranım, büsbütün uyanmak sesine... Ovanın yüreğine bu şehrin bütün acılarını, ayrılıklarını, özlemlerini indirmek… Sesinden başka. Sesin bana ait. Sesinde ben varım sadece. Diyar diyar hatıralar.
Hoşab’tayım eski bir surun gölgesinde geçmişi yaşıyorum yeniden. Medrese Sor’un tepesindeyim, Dicle’nin kıyısında oyun oynayan çocuklara bakıyorum. Çocukluğumu görüyorum her bir çocuğun muzip bakışında. Veysel Karani’de tanındık tanınmadık yolcuları uğurluyorum rengârenk şekerlemelerle, sere serpe tezgâhtarın çırılçıplak maişet derdiyle. İshak Paşa Kasrı’nda seni bekliyorum kaderine terk edilmiş Yezidi harabeleri ile. Akdamar Adası’nda Tamara’nın gözlerinde seni arıyorum Şivan ile. Ah, Tamara! Harakani Hazretleri bir başka âlem. Havasında değil yine. Kim bilir kime kızmıştır. Mutkili Halil Hayalî yine uzakları gözlemekte dalgın bakışları yollarda... Namık Kemal’e yazdığı hürriyet antetli mektubunun cevabını beklemekte… Ararat desen hüznün adresi. Yabancı akıyor yine kadim sesine…
Tek yadigârın. Olur olmaz zamanlarda ağlayabilme yeteneğim. Şimdi şarkının sesinde değil miyim? Böyle içli içli ağlamıyor muyum? Her ayrılığa bir nilüfer ekmiyor muyum? Suların akışında erimiyor muyum? Hep senin mirasın. Sayende ey mahzun sesli hânende!
Sulara bırakıyorum kâğıttan gemilerimi. Her gemide bir çocukluk düşüm. Her geminin sesinde yanan ömürler. Asmin, karardı suratı akşamın. Ben sana uyandım. Asmin dedim. Annem. Evladım. Nerede. Asmin! Kimsesizliğim. Garipliğim. Yersiz yurtsuzluğum. Yoksul hüznüm. Gülün rüyasındaki ebemkuşağı. Siyah beyaz hariç, öteki renkler hüznüne vurgun, ben sana mağlup. Siyah yılanın gözlerindeki akzambak... Beyaz kuğunun kanatlarındaki karadut…
Bir Siyabend taksiminde dize gelir yaşlı dünya, toparlar kendini utangaç ay. Dolunayın altında bir delişmen yolcu... Seni arayan, seni yaşamaya mahkûm. Eğilip bükülen dağlar. Hürmetkâr nazarlarla. Can taşır tarihi kadim. Keçi kılından yapılmış siyah bir çadırın altında mum ışığında geceyi getirmek ister eskiler, atalar.
Beyhude. Ben yalnızlığımda sana uzanmak isterim. Nafile. Ayrılıyoruz birbirimizden. Onlar bir şey söylüyor ben seni söylüyorum. Herkes kendi muammasını alıp gidiyor. Ben seninle kalıyorum. Sesine boğuluyorum. Özlemlerime yol buluyorum geceyi kılavuz yaparak, gözlerini çoban ateşi bilerek.
Sen Asmin’sin. Ağlama duvarım, tek yanılgım, yaşanmışlığım, yaşama sebebim. Uçurum çiçeğim. Ateşi indirirsem suyun yüreğine ancak o zaman nefes alıp verebiliyorum. Aşkın darağacında sallanan düşüm. Sen öteki yanımsın. Sen avuçlarımı yakan Way Malîno’nun gözyaşları değil misin? Yandı kül oldu ocağım sen gittikten sonra. Hiçbir şey yerini tutmadı. Gördüğüm her şey seni hatırlattı, seni arattı. Ben de mil yapıp geceyi çektim gözlerimin bütün yataklarına. Daha iyi göreyim diye yokluğunu, daha iyi yaksın diye hasretin yüreğimi. Asmin, duyuyor musun tekleyen kalbimin kırık dökük şarkısını. Zavallı bir özenti! Dağ çiçeğim, alıyor musun beni Amed’den. Gecenin hazin suları güneşi getirmeye yetmiyor, günü taşıyamıyor. Biliyorsun Asmin.
Sesine vurdum da kendimi açıldı içimin her bir coğrafyası. Okudum simsiyah saçlarını sayfa sayfa, dalga dalga. Dağları dolandım, yorulmadım seni aramaktan. Ovaları gezdim bastonumla, kesmedim umudumu.
Bakmadığım tek bir vadi kalmadı. Karış karış dolandım deltaları. Yoktun. Asmin! Sonra aya baktım. Eski dostumuza. Aydınlandı ayın karanlık yüzü. İfşa etti sırlarını, sana dair bütün hikâyeleri. Utandım. Ağladım. Bittim. O günleri yeniden yaşadım. Ve gittim. Ve bitti binlerce yıl evvel başlayan serüvenimiz. Siyabend û Xecê ile yaşıt olan. “Sıcakkan, şirin can taşıyan…” Yitim. Gülkurusunun üzerindeki güzel keklik... Sonra sadece sana benzeyen, hep beni öldüren hüznün bam teli. Gecenin ürkütücü karanlığında yol alırken yaşamın yüreğine, seni görmüştüm bir uçurumun ucunda aşkın darağacında. Asmin demiştim sonra. İlk ve tek hasretlik sitran’ım. İçinden çıkamadığım nazdâr hanem, hoş hânendem. Sesimde seni bulmuştum. Bir daha Asmin demiştim. Kararan yüzüm, göz bebeğim.
.jpg&w=3840&q=75)
.jpg&w=3840&q=75)

