Kürtler de pek çok Doğulu gibi, Avrupa'dan gelen renkli gözlü bir araştırmacı gördüler mi, sözü önce ona bırakmayı marifet sayarlar. Kendi akıllılarını dinlemektense, karşılarında biraz Avrupai aksanla konuşan birini bulduklarında, hemen o mavi gözlerinin derinliklerini seyre dalarlar. Bir davette onu başköşeye oturtur, kendi bilgesini üç yıldızlı, Avrupalıyı beş yıldızlı otelde ağırlarlar. Sempozyumlarda onur konuğunu konuşturmaz, mikrofonu Avrupalıya tutarlar. Bu misafirperverlik midir yoksa birkaç yüzyıllık zihinsel koloniliğin bir tür kompleksi mi, orasını psikologlara bırakalım. Lakin buradaki asıl tuhaf olan şey, mikrofon tutulan bu kişilerin iddialarını akıl terazisinde tartmadan doğru kabul edilmeye başlanılmasıdır. Bir Avrupalı Kürt edebiyatı hakkında konuştuğunda, onun sözlerine "salt bilimsel değerlendirme" muamelesi yapmamızdır. İşte Michael Leezenberg örneği tam da bu nedenle üzerinde durmayı hak eden bir meseledir…
Leezenberg, Kürt dili, tarihi ve edebiyatı üzerine çalışmaları olan Hollandalı bir akademisyendir. Gerçi kendini filozof olarak tanıtıyor ama biz yine de akademisyen diyelim. Yakın dönemde "Klasik Kürt Şiiri: Ehmedê Xanî'nin Mem û Zîn'i ve Fars Edebî Hâkimiyeti" adında yeni bir kitap da yazmış Leezenberg. Kitap henüz raflardaki yerini almadığından eser üzerine yargıda bulunmak için elbette erkendir. Fakat Kazakistan'da verdiği bir röportajında, Ehmedê Xanî ve Mem û Zîn hakkında ortaya koyduğu bazı değerlendirmeleri şimdiden tartışılsa yeridir. Aslında onun bu röportajda söyledikleri, Kürtlerin kendi edebiyatına bakışındaki kimi zihinsel asimetriyi yeniden düşünmek için de iyi bir fırsattır. Çünkü ona göre, Ehmedê Xanî'nin Mem û Zîn adlı klasiği salt Kürt geleneği ve kültüründen doğmamış, kozmopolit bir medeniyet muhayyilesinden meydana gelmiş ve klasik Fars hâkimiyetinin içerisinde değerlendirilmesi gereken bir esermiş. Yazılı Kürt edebiyatı da 17. yüzyıldan itibaren başlamış... (Röportajın tamamı için bk. https://l24.im/tXefsr)
Leezenberg'in klasik Kürt edebiyatıyla ilgili kalem oynatması ve bu alanda akademik üretimde bulunması, dahası ilgili röportajını da Kürtçe vermiş olması takdire şayandır elbet. Fakat bütün bunlar onu eleştirinin dışında tutmaz. Mavi gözlere sahip olmak nasıl ilmin hücceti değilse, Kürtçe konuşmak da tek başına ilmî doğruluk sayılmaz.
Röportaj, ikinci Bruinessen vakasıdır
Kürtçe konuştuğu için Kürtlerin gözlerinin içini parlatan Leezenberg'in söz konusu bu röportajı yıllar önce Martin van Bruinessen'e de uygulanmış Batılı akil adam prosedürünü akıllara getirir tabii. Bruinessen Ağa, Şeyh ve Devlet kitabını yazmış diye Kürt araştırmacılar birbirini ezercesine onu dinlemek için salonları tıka basa doldurmuştu bir tarihte. Neymiş? Ağa'yı, şeyhi ve devleti yazmış! İyi de ağam, adamın seni nasıl okuduğuna, hangi kavramsal çerçeveye yerleştirdiğine, hangi bilgiyi hangi kaynaktan çıkardığına bakılmayacak mı? Adam seni hâlâ Batı kolonyalizminin ürettiği eski cetvelle ölçüyor. Seni bir millet, bir halk bile görmüyor. Seni ağa, şeyh, aşiret ve devlet arasındaki ilişkilerin edilgen bir nesnesi gibi sunuyor, sen de onun karşısında oturup "Hocam başka ne söylüyorsunuz?" diye ağzının suyunu akıtarak konuşmasını kutsal metin dinler gibi dinliyorsun. Sonra da bildirinde, makalende ve kitabında ona atıf üstüne atıf yapıyorsun…
Mesela adam, Kürdistan Üzerine Yazılar kitabında, "Kürtler Nakşibendîlikle 17. yüzyıldan sonra tanışmıştır" şeklinde kategorik ve yanlış bir çıkarımda bulunuyor, hiçbir mürekkep yalamış Kürt de çıkıp, "Efendim, bu çıkarımınız, bilimsel bir sonuçtan ziyade sizin yeniden sınanması gereken şahsi bir yanılsamanızdır" diyemiyor. "Buyurun size, 14. yüzyıla ait Silsilenâme-i Hâcegân-ı Nakşbend adlı belgede Şeyh Ali Kürdî ve Kazvin'in Nakşî Kürtleri" diye somut belge gösteremiyor. Şeyh Ammar Yasir-i Bidlisî'yi, salt Bidlisî nisbesiyle Kürt olarak ele alıyor ama hiçbir Kürt araştırmacı çıkıp da birincil el yazmalara dayanarak, "Hayır efendim, Şeyh Ammar Yasir Kürt değil, bir Şeybanidir, Şeybaniler de Cizre merkezli bir Arap kabilesidir, meşhur tarihçi İbni Esir de aynı kabiledendir" diye delilleriyle konuşamıyor ve adamın söylediklerini analitik düzlemde kritik edemiyor ama adama kitabında sayfalarca yer veriyor. Kürt araştırmacının görevi iki çift mavi göze tav olmak mıdır yoksa iddia nereden gelirse gelsin ileri sürülen tezlere karşı belgelerle konuşmak mı?
Neden Batılı bir araştırmacı bir konferans salonunda Kürt tarihi ve edebiyatı hakkında konuştuğunda kalemler hazırlanıyor, telefonlar çıkarılıyor, herkes not almaya başlıyor da aynı salonda Kürt bir araştırmacı konuştuğunda herkes daha dinlemeden eleştiri moduna geçiyor? Çünkü hâlâ zihinlerin bir yerinde şu hastalıklı denklem duruyor da ondan: Batılı = bilir. Kürt = anlatılanı dinler.
Bruinessen'ten sonra şimdi de hemşerisi Leezenberg
Leezenberg ilgili röportajında, Mem û Zîn, Fars hâkimiyetinin gölgesinde ortaya çıkmış bir eser demiştir demesine de klasik Kürt edebiyatı çalışan, "alnı secde görmüş" muhterem bir araştırmacı da çıkıp, "Neden klasik Kürt edebiyatı bağlamında değil de Fars edebiyatı bağlamında ele alınmalıdır?" diye sormamıştır… Burada sevgili filozofumuza şöyle bir soru sormak gerekmiyor mu: "17. yy'da yaşamış bir şairin Farsça, Arapça ve İslamî klasik kültürle yoğun biçimde ilişki kurması, onun eserini otomatik olarak Fars edebiyatının hâkimiyeti altına mı itiyor?" Öyleyse aynı yüzyıldaki Türk, Urdu ve diğer halkların edebiyatı da Fars edebiyatı bağlamında mı ele alınmalı? Dante'yi Latince unsurlar kullandığı için Latin edebiyatına, Shakespeare'i Grek ve Latin klasiklerinden beslendiği için Greko-Romen edebiyatına, Goethe'yi Fransız ve İngiliz edebiyatıyla ilişkisi nedeniyle Fransız yahut İngiliz edebiyatına mı kaydıracağız? Neden Dante'ye, Shakespeare'e, Goethe'ye helal olan Xanî'ye haram oluyor? Bu mu Batı formasyonu ve analitik mukayesesi? Edebiyat sizin dediğiniz gibi işlemez. Edebiyatta etkilenmek ayrı, ait olmak ayrı bir şeydir. Edebî bir havzaya katılmak başka, o havzanın edebiyatı olmak ise başka bir şeydir" diyemiyor.
Aynı röportajında Sayın Leezenberg, Kürt yazılı edebiyatını da 17. yy'dan itibaren başlatmıştır. Eğer burada kastı Kurmancî yazılı edebiyatının belirli bir dönemdeki yükselişi ise bu tartışılabilir elbet. Fakat genel olarak Kürt yazılı edebiyatı kastediliyorsa durum öyle değildir. Çünkü Kürtçe yalnızca Kurmancîden ibaret değildir. Kürtçe Fehleviyât geleneği vardır, çok eski dönemlere yaslanan. Yazılı Goranî edebiyatı vardır, metinler ve belgeler vardır. 9. yy'dan itibaren kayıt altına alınmış Kürtçe şiirler vardır. Bunları görmezden gelip Kürt yazılı edebiyatına bir doğum tarihi vermek, tarihe nüfus cüzdanı çıkarmak değil midir? Yazılı Kürt edebiyatıysa mesele, kuşkunuz olmasın, bu edebiyat Burgonyaların tarihinden de eskidir. Mem û Zîn de Kürt edebiyatının başlangıcı değildir ama Kürt klasik edebiyatının zirvelerinden biridir. Bu ikisi arasındaki farkı bilmek için filozof olmaya da gerek yoktur, biraz edebiyat tarihi okumak yeterlidir.
Mesele Mem û Zîn ise şayet…
Akademik CV'sinde Farsça bildiği de yazılı olan Sayın Leezenberg, Mem û Zîn'in doğduğu kültür coğrafyasına bakacak olursa bu coğrafyanın, yalnızca modern siyasî sınırlarla tarif edilen bir "Kürt bölgesi" olmadığını da görecektir. Söz konusu coğrafya binlerce yıllık anlatıların, dillerin ve kültürlerin birbirine karıştığı Batı İran havzasıdır öncelikle. Öyleyse bu coğrafyanın ortak edebî hafızasında dolaşan aşk anlatılarının hangi dilde, hangi topluluklar tarafından ve hangi tarihsel bilinçle yeniden kurulduğunu düşünmek icap eder. Zira içlerinde Mem û Zîn'in de yer aldığı beşerî aşk mesnevilerinin birçoğunun doğduğu kadim topraklar sözünü ettiğimiz bu Batı İran havzasıdır.
Öyleyse Sayın Leezenberg'e soruyu tersinden sormak icap edecektir: Mem û Zîn mi Farsçanın hâkimiyeti altında üretilmiştir yoksa Batı İran havzasının ortak edebî hafızasında çok daha eski tarihlerden beri dolaşıma giren beşerî aşk anlatıları, zaman içerisinde daha da doğuya giderek resmileşmeye başlayan Fars edebiyatı tarafından kendi klasik repertuvarı içerisine alınıp işlenmiş ve yeniden mi biçimlendirilmiştir? Çünkü bir rüyayla başlayan işbu beşerî aşk hikâyelerinin serüveni Batı İran havzasının kalbi konumundaki Med anlatılarından başlamıştır. Odatis ile Zeryadres'e, oradan yine Batı İran sahası olan Pehlev'e ve Pehlevice metinlere uzanmıştır. Vîs û Ramîn olmuş, Hüsrev ü Şîrîn'e evrilmiştir. Sözünü ettiğimiz bu coğrafya, Pehle/Fehle adı verilen ve Kürtlerin bin yıllardır içerisinde yaşadığı, konuştuğu, ürettiği ve hafızasını taşıdığı bir havzadır. Ve bu havza hesaba katılmadan, Mem û Zîn'i de kapsayan aşk anlatılarının salt resmî Derî/Farsî edebiyatı üzerinden okunması ne kadar açıklayıcı olabilir? Oysa Xanî'nin Mem û Zîn'i kendi var olduğu coğrafyanın üretimi olan beşerî aşk anlatılarının sadece küçük bir halkasıdır. O bu kadim anlatı kodunu yalnızca tekrar etmemiştir. Sürekli devam eden bir anlatıyı Kürtçenin, Kürt coğrafyasının ve Kürt tarihsel hafızasının içerisinde yeniden kurmuştur. Böylece rüyada başlayan bu aşk hikâyesi, klasik Kürt edebiyatında yalnızca iki sevgilinin birbirine kavuşma arzusuna değil, bölünmüş bir toplumun kendi bütünlüğüne, özgürlüğüne ve hürriyetine duyduğu hasreti de taşımaya başlamıştır. Aşk, burada iki beden arasındaki mesafeyi kapatmaya çalışan bir duygu olmaktan da çıkmış, yüzyıllar boyunca parçalanmış bir tarihsel hafızanın kendisini yeniden kurma biçimine dönüşmüştür. Yani 11. yy'da Firdevsî'nin epope geleneği içerisinde yaptığını Xanî 17. yy'da tahkiye esasınca yapmıştır. Bu bakımdan Mem û Zîn, Fars edebiyatındaki aşk mesnevilerinin basit bir Kürtçe varyantı olarak okunamaz. Aksine, Batı İran'ın anlatı havzasından beslenen fakat onu kendi tarihsel tecrübesiyle yeniden anlamlandıran özgün bir edebî eser olarak onu zirveye oturtur. Mesele öyle "kim kimin hâkimiyeti ile kaleme aldı?" sorusuna indirgenecek bir mesele değil, aynı kültür havzasının hafızasını kimin kendi edebiyatının mülkü hâline getirdiği ve kimin bu hafızanın asli taşıyıcılarından birisi olduğunun tespiti meselesidir. Batı İran'ın kadim anlatı dünyasına bakıldığında görünen şey, tek yönlü bir Fars etkisinden ziyade, Medlerden Pehlevi geleneğine, oradan Kürtçe ve diğer Batı İranî dillere uzanan çok çeşitli bir kültürel dolaşımdır. Umut edilir ki Sayın Leezenberg, yeni kitabında bu konuyu Acem halısının altına süpürmeden tüm çıplaklığıyla ortaya koymuş olsun.
Bir de Leezenberggillerin Batı formasyonuna vurulanlar var tabii…
Kürtlerin meselesi sadece Batılı araştırmacıları başköşeye oturtmakla bitse tamam da, işin bir de içerideki tarafı var. Özellikle Batı'da akademik formasyon almış bazı Kürtlerin, Kürt araştırmacılara, yayınevlerine, kültür çevrelerine ve farklı düşünsel yapılara karşı geliştirdiği üstenci dil de Batılıların Acem oyunları kadar sorunludur. Bu dil bir gün çıkıp medrese geleneğine yaslanan bir Kürt yayınevini küçümser, ertesi gün seküler bir yayınevini. Diğer gün bir başkasını, sonra bir araştırma merkezini, sonra bir dergiyi, sonra bir kültür çevresini… Sanki bütün mesele, Kürtlerin ne yaptığını beğenmemek ve bunu Batı'dan yüksek sesle ilan etmekmiş gibi. Klavyelerin Zal oğlu Rüstem'ine dönüşmüş bu Batı formasyoncular, Kürtlerin daha iyi düşünmesini mi istiyor? Yoksa kendisini onlardan daha iyi düşünür göstermeye mi çalışıyor, belli değil. Ama ikisinin aynı şey olmadığı ise çok belli. Kürt aklının ve Kürt yayıncılığının eksiklerini eleştirmek başka bir şeydir, onları aşağılamak başka. Bir yayınevinin ideolojik, dinî veya metodolojik çizgisini eleştirmek başkadır, o yayınevinin bütün emeğini çöpe atmak başka. Bir kültür çevresinin yanlışlarını göstermek başka şeydir, orada yıllardır çalışmış insanların emeğini yok saymak başka. Bir yapının düşüncesine itiraz etmek başka şeydir. O yapının varlık hakkını küçümsemek başka. Batı'da eğitim almış olmanız, buradaki Kürtlerin zihinsel vesayetçisi olduğunuz anlamına gelmez. Elbette Kürt kültür çevrelerinin eleştirilecek tarafları vardır hem de yığınla. Kimi yerde akademik kalite de bir hayli düşüktür. Kimi yerde ideolojik taassup vardır. Kimi yerde dinî kimisinde de seküler dogmatizm hâkimdir. Kimi yerde kişisel ilişkiler akademik ölçünün önüne geçmiştir. Kimi yerde yayınevleri belli çevrelerin ideolojik uzantısına dönüşmüşt(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)ür. Haksızlık ve hak yemek desen hırla. Fakat bütün bunları eleştirmek başkadır, aşağılamak başka. Elinde bir maişeti ve sigortası dışında elle tutulur bir tezi olmayan gariban akademisyene saldırmak şecaat midir? İçinden çıktıkları dünyayı beğenmeyen bu Batılı formasyoncular, Kürtleri eleştirmiyor, resmen aşağılıyor ve de küçümsüyor. Kör topal bir şeyler yapmaya çalışan Kürt yayınevinin emeğini, Kürt kültür insanının çabasını küçümsüyorlar. Sonra da bütün bunları "eleştirel düşünceymiş" gibi paketlemeye çalışıyor. Bilinmelidir ki vicdandan yoksun bir dilde, sınıfsal ve kültürel üstünlük duygusu vardır. "Bunlar filanca dinî çevreden geliyor", "Bunlar taşra akademisyeni", "Bunlar Batı'daki standartları bilmiyor, Batı formasyonundan haberleri yok" diyerek üstenci bir bakışla ahkâm kesmek, bilim değildir. Olsa olsa akademik sınıfçılıktır. Batılı oryantalizmi eleştiriyorsunuz ama bir zamanlar oryantalistlerin yaptığını bugün siz kendi Kürdünüze reva görüyorsunuz. Oysa kimse kimsenin entelektüel gardiyanı değildir. Batı'da okumuş olmanız Doğu'daki bir Kürdün müfettişi olduğunuz anlamına gelmez. Herkesin bir kör noktası, yeniden öğrenmesi gereken şeyler olabilir. Mesele kimin daha "Batılı" olduğu değil. Mesele kimin daha sahici bir bilgi ürettiğidir. Mavi gözlü Batılıyı kutsamak ne kadar yanlışsa, Batı'da eğitim almış Kürdün yeni bir mavi göze dönüşmesi de o kadar yanlıştır. Çünkü Kürtlerin ihtiyacı olan şey, yeni efendiler bulmak değil, kendi aralarında oturup konuşabilecekleri vicdani eleştiriye açık hür bir akıl iklimidir.
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)

.jpg&w=3840&q=75)
.jpg&w=3840&q=75)
