Bir sen gelirsin, bir ben giderim, hayat böyle sürüp gider. Önce sen gelmezlik yaparsın, sonra ben çıkıp gidemem, hayat böyle böyle biter. Şimdi ömürlerin çarmıhında ihanetleri konuşturma, yanılgıları koşturma vaktidir Nûra. Ve her vakit, içsel sancısından çıkarır gerçek tutanakçılarını.
Gerçeğin çarpılmış yüzünde, ay sömürülür, en güzel masallar iç edilir, hatıralar tarumar edilir. Hepsi aynı yüzdenin kirli paydasında toplanır. Yüzümde sakladıklarım kimin acısı, neyin bedeli, Nûra. Bilinmezliğin acı ve keskin sırtında yürümenin tehlikesi, dehşeti, diyeti… Kimin hesabına yazılır?
Aydınlıkta yitiririm kendimi, karanlığa tutunmak zorunda kalırım. Yasa bilmem. İhtiyaç duymam. Bu bir dünya söylencesi, sadece Oblomov’un düşü(n)ün konuştuğu, konuşturulduğu… Senin yüzünün gizli deltalarında yolunu arayan bir hususi tarih, bir garip dipnot, bir biçare telaş... Yani çelişkilerin diyalektiği... Tenakuzlarımızın yalnızlıkla dansı, ateşle imtihanı. Her çelişkide bir özlem… Her özlemde yitirilen bir ben… Tek kârımız, acılarımız. Yoktur başka bir tutanağımız, umarımız. Bilirsin Nûra.
Ne sen aradığını bende bulursun ne de ben aradığımı sende bulurum ama ikimizi de birbirine çeken bir şey var, adını koyamadığımız, varlığından adımız gibi emin olduğumuz. Belki sevgiye meftun, belki nefrete kurban, belki de olmayan… Kimliğini kelebek yüreğinden alır mıydın? Sözcüklerimi iblisin dilinden mi aşırdım? Kimliğin bahara vurgun, sen göçmen kuşlarına… Sözcüklerim kuytulara saklanırlar, ben avuçlarımda ateş böcekleri taşırım…
Her halükarda ben kendimi senin olmadığın yerde yitiririm, sen kendini benim olmadığım yerde bulursun. Sonra oturup methiyeler döşeriz, kirli adlar, çalıntı tanımlar koyarız. Aslında ikimiz de bu oyundaki tartışmalı rollerimizin farkındayızdır. Susmak ikimiz için daha uygundur, çünkü bilmediğimiz bir oyunun içine girmekten korkuyoruzdur.
Hiçbir edebi metin süslü gösteremez bu tarihi hezimetimizi. Ne Aristofanes/neo-Aristofanistler yanlışlarımızı yeniden güncelleştirebilirler ne Beckett yazabilir parodimizi ne Amiel günlüklerinde çağdaş insanın post-modern yönlerine göndermelerde bulunabilir. Keşfedilmeyi bekleyen hiçbir mahrem odamız da kalmadı Nûra. Aslında bizi bekleyen tek bir kahraman vardı: Oblomov. Ve günün yirmi dört saati, yattığı yerden düşlerini öldüren kişi benimdir aslında ve o ölü düşlerin kırıntılarını toplayan da sensindir gerçekte. Hep böyle olageldi, hep böyle olacak. Bir ömür boyu... Ömürlerin zül halkasıyla, asırlar boyu. Kuşakları kuşatan paslı hengâme, dar geçit, müşkül vaziyet…
Birilerinin bir şeyler yapması gerekir. En azından şu odaya bir çeki düzen vermesi gerekir. Her şey belirsizliğe gömülür. Ne gösterenin öznelliği bellidir ne odanın nesnelliği gerçektir. Bütün normlar anormal anaforların bekçisidir. Yerinde kalana aşk olsun! Züldür yerinde kalmak. Zül, kul köle ömürlerin görünen itirafı: meclisler kurulur, sözler sarf edilir, hatıralar dökülür… İyilik iç edilir kötülerin gıyabında. Ve herkes suçludur haddizatında. Konuştuğumuzdaysa yokuzdur aslında.
Yakan ateş güzel gülden daha üstündür, diyor tarihi kadim, beşeri kelam. Mesela Calvin, Napolyon, Luther, Daryus, İskender, Deli Petro. Zor tercih. Bir yanda toprağın saçlarını ıslatan çiğ gözyaşları, yani benim geceye bürünmüş hüznüm; öte yandan yerin gözlerine fer bahşeden güneş, yani senin ele avuca sığmayan ebemkuşağının bin bir rengini taşıyan fıskiyeli nazarların. Tek bir yerde bir araya gelebiliyoruz: Bu şehrin mahzun çehresinde, kan çanağı gözlerinde.
Sürekli hasretlik kokan şarkılarımız da olmasa herhangi bir gecekondu mahallesinin herhangi bir yoksul zaman diliminde kaybolmak işten değil hani. Bir de bakarsın ki bir köşeden fırlamış bir stran: Pêjna te nayê pêjna te nayê. Ez ji ber evîna te ketime tayê. Bilmezsin ama. Bilmezlikten gelirsin.
Birkaç adım atarsın. Bu sefer yüzyıllık bir çınarın sesi duyulur. Kawis Axa’dır bu, o kavisli yalnızlığında: De Xalo, oy xalo oy xalo. Çemê Çetelê çemekê sar e xalo. Özlersin geçmişini, sığınamazsan şu kirli zamana, yorgun bedenine. Bir başkasının hikâyesinde ölmek ve unutulmak istersin, hiç yoktan.
Yarım değildir özlemlerimiz. Bizi hep bekleyen bir annemiz vardır: Dayê dayê dayê. Bêkesa min waye. Uzanıyor ötelere hasretlik kokan özlemlerimiz. Bir düşün mavi adasında kavi rüyasında ölümlerden ölüm beğeniyorsundur, ayrılıklardan ayrılık. Sonu olmayan yolculukların bekçiliğine soyunmuşsundur bir başına, kimsesiz, sessiz sedasız.
Bir sen düşersin, bir ben kalkarım ve hayat böyle silinip gider ömür sermayemizden. Sonra sen kalkamazsın düştüğün yerden, ben de kalkamam ve hayat böyle kendi bildiğini okur, bütün bildiklerimizden apayrı. Kırık dökük birkaç sözcük… Belki kanayan yaralarımıza fakir merhem… Aklımıza bahaneler bulmaktan başka bir şey gelmez. Ya da Simurg kuşunun etini dişlerimizin arasında çıkarmakla meşgulüzdür. Bitmez tükenmez, ne yaşatan ne öldüren, içten içe çürüten teselliler. Ah, o kahrolası oyuncaklar! Aslında biliyorduk, avuçlarımızın boş olduğunu, biliyorduk beyhude yere kürek salladığımızı; fakat her şeyden daha iyi bildiğimiz bir şey vardı. Bilmediğimiz bir oyuna başlamaktan korkuyorduk. Neden Godot’yu bekliyorduk? Dahası, Godot kimdi? Unuttuk. Unuttum. Unutulduk. Sadece yarım yamalak hasretlik şarkıları: Pêjn… Xalo… Dayê…
Ne sen suretimde kalmışsındır ne de ben yüzünde kendimi görmüşümdür ama ikimiz de yüzümüze kazıdığımız uçurumlarda bir şeyler arar dururuz yine de. Mahkûmluk mu? Mecburiyet mi? Belki
Bilemeyeceğiz hiçbir zaman. Fakat hiç unutamadığımız biri daha var: Oblomov! Sefil ve asil Oblomov’un düşü. Bu, çoğu zaman geceye benzer, karanlığa çalar. Belki varlığa âşık, belki yoklukla karışık. Adı ne olursa olsun ikimize hem çok yakın hem de çok uzak… O hiç göremediğimiz huzurlu sabahlar gibi. Ki görülmüş değildir, zifiri gecelerin aydınlık sabahlar doğurmadığı.
Her halükarda ne sen kendini bende görürsün ne de ben kendimi sende görürüm. Yine de birbirimizin yüzüne bakmaktan alıkoyamayız kendimizi. Sözcüklere başvurmadan biliriz ki ikimiz de Oblomov’un düşüne uyanmaktan korkuyoruzdur. Şimdiye kadar elimizde Oblomov’un aynasını taşıyıp durduk. Ve biliyorduk ki bu aynada sonunu bilmediğimiz o oyun vardı: Oblomov’un düşü.
Şimdi sormanın tam sırası Nûra: Kim söyleyebilir Oblomov’un düşünde yaşamadığımızı?
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir)

.jpg&w=3840&q=75)

