Tunus kökenli Fransız yazar Albert Memmi'nin 22 Mayıs 2020'de hayatını kaybetmesi, sömürgeleştirilmiş toplumların düşünce tarihi açısından bir dönüm noktasının kapanması olarak okunabilir. Memmi'nin, artık ne Tunuslu kalabilen ne de Fransız olabilen bir aydın kimliği olarak özetlenebilecek konumu, "Sömürgecinin Portresi, Sömürgeleştirilenin Portresi" adlı yapıtının çıkış noktasını oluşturmaktadır. Bu bakımdan Memmi'nin ölümü, yalnızca bireysel bir kaybın ötesinde, sömürge sonrası aydın kimliğinin nasıl kurulduğuna dair bir muhasebe fırsatı sunmaktadır.
"Sömürgecinin Portresi, Sömürgeleştirilenin Portresi", Fas-Tunus-Cezayir toplumlarının kendilerini zihinsel düzeyde hâlâ bir Fransız sömürgesi olarak yeniden ürettiği ölçüde etkili olmuş bir yapıttır. Bu yüzleşmenin ardından, ait olduğu topluma yabancılaşmış ve ait olmak istediği toplum tarafından da dışlanmış aydın figürünün toplumsal etkinliğinin azaldığı ileri sürülebilir.
Dokusuyla oynanmış toplumların kendi mayasıyla yoğrulmuş bir bütünlüğe dönüşmesi uzun ve çok yönlü bir süreç gerektirse de, bu tür bir yüzleşmeden sonra hiçbir şeyin eskisi gibi kalmadığı görülmektedir. Nitekim bu farkındalığın kapsamının, Memmi'nin kendisi dâhil, dönemin aydınları tarafından tam olarak öngörülüp öngörülemediği ayrı bir tartışma konusudur.
Fransa'nın kendi kamusal alanında sömürge tarihini anıtlaştırma biçimi de bu çelişkili yüzleşmenin bir parçası olarak değerlendirilebilir: eski sömürgelerinin aydınları, bir yandan Fransız kamuoyunda muhalif bir konum işgal ediyormuş izlenimi verecek biçimde görünür kılınırken, öte yandan bu görünürlük Fransız kültürel sisteminin kendi içinde bir tür aksesuara dönüştürülmektedir.
Fransa'nın sömürge/nüfuz coğrafyası bu bağlamda üç eksende özetlenebilir: Kara Afrika, batıda Fas-Tunus-Cezayir hattı ve doğuda İran ile Suriye; bu son iki ülke üzerinden de Kürdistan'ın bir bölümü bu coğrafyaya dahildir. Bu üçüncü eksende hukuki statünün diğer ikisinden farklı olduğu belirtilmelidir: Fas ve Tunus doğrudan Fransız himayesi/sömürgesi, Cezayir ise doğrudan ilhak edilmiş bir Fransız toprağıyken, Suriye, dolayısıyla bugünkü Suriye Kürdistanı da, 1920-1946 arasında Milletler Cemiyeti çerçevesinde bir Fransız manda yönetimi statüsündeydi; İran ise hiçbir zaman resmi bir Fransız sömürgesi olmamış, bunun yerine kültürel/entelektüel bir nüfuz alanı işlevi görmüştür. Bu ayrım, aşağıda ele alınan örneklerin "sömürge" kavramı altında homojen biçimde okunmaması gerektiğini göstermesi bakımından önemlidir.
Bu coğrafyanın bir diğer köşe taşı, Frantz Fanon'un "Yeryüzünün Lanetlileri" adlı yapıtıdır. Sartre'ın önsözüyle yayımlanan bu eser, siyahi bilincinin ve öfkesinin ilk ateşleyicilerinden biri olarak kabul edilmektedir. Bununla birlikte, Fanon gibi köktenci düşünürlerin dahi Fransız düşünce dünyasının çekim alanından tam olarak çıkamadığı ileri sürülebilir; Jean-Paul Sartre'ın Fransız kamusal hayatındaki dokunulmazlığı bu çekim alanının somut bir göstergesidir. Nitekim de Gaulle'ün, Sartre'ın tutuklanması gündeme geldiğinde söylediği aktarılan "Voltaire tutuklanmaz" sözü, Sartre'ın milliyetçi bir Fransız devlet adamı tarafından dahi Fransız Ulusal Onuru'nun bir parçası sayıldığını göstermektedir.
Sartre'ın varoluşçuluğu, bu çerçevede, Nazi işgali karşısında topyekûn direnmeden teslim olan Fransa'nın onurunu farklı bir düzlemde savunan bir işlev üstlenmiş olarak da okunabilir: fahişesinden bilim insanına her Fransız vatandaşının Nazilere direnmesi gerektiğini bildiği, ancak SS işkencesi karşısında çözülüp başkalarına zarar verme korkusuyla fiilen direnmediği bir tabloda, "direnmeden Fransız kalabilmiş olma" varoluşçu bir onur biçimi olarak sunulmuştur. Bu yönüyle Sartre'cı varoluşçuluk, milliyetçi söylemin ötesinde bir ulusal savunma işlevi görmüş olabilir.
Buna karşılık, Birinci Dünya Savaşı'nda yenilgiye uğrayan Almanya'nın onurunu geri kazanma arayışı, otoriter bir liderin peşinden giderek tüm dünyaya meydan okuma biçiminde tezahür etmiştir; bu karşılaştırma, iki toplumun yenilgi/teslimiyet deneyimini farklı biçimlerde işlediğini göstermesi bakımından önem taşımaktadır.
Sartre'ın Fransası'nın nüfuz alanındaki bir diğer örnek İran'dır. Fransa'da himaye gören Ruhollah Humeyni'nin yanı sıra, düşünür Ali Şeriati de 1960-1964 yılları arasındaki Paris döneminde Sorbonne'da Louis Massignon, Jacques Berque ve Georges Gurvitch gibi isimlerin derslerini izlemiş ve dinler tarihi/sosyoloji alanında doktora yapmıştır; Fransa dönüşü sonrasında ise esas olarak İran'da, Meşhed Üniversitesi'nde ders vermiştir.
Şeriati'nin Medeniyet ve Modernizm adlı eseri, Doğu ve Batı düşünce eksenleri arasında ilk ideolojik gerilim hatlarından birini açmış bir yapıt olarak değerlendirilmektedir. Humeyni'nin 1979 yılında Fransa'dan Tahran'a uçakla dönmesinin ardından İran'da kurulan yeni düzeni ise Şeriati görememiştir:
Şeriati, 18 Haziran 1977'de İngiltere'nin Southampton kentinde ölü bulunmuş, resmi rapor kalp yetmezliğini neden göstermiş, ancak takipçileri arasında bu ölümün İran gizli servisi SAVAK ile bağlantılı bir suikast olduğu yönünde yaygın ve bugüne dek kanıtlanamamış bir kanı sürmektedir. Bu bakımdan Şeriati'nin akıbeti, ne sömürgeleştirilenin ne de sömürgecinin portresine tam olarak oturan, dolayısıyla Sartre'cı çerçevenin dışında kalan bir aydın örneği olarak okunabilir.
Fanon'un siyahi topluluklar üzerindeki, Memmi'nin Mağrip toplumları üzerindeki, Şeriati'nin İran toplumu üzerindeki etkisinin zaman içinde ne ölçüde canlı kaldığı ayrı bir araştırma konusudur. Bununla birlikte bu üç örnekten yola çıkarak varılan tespit şudur: Kürt aydını açısından, eski sömürgeci ve manda güçleriyle hesaplaşan benzer bir yüzleşme metni henüz üretilmemiştir.
Kürtlerin dört devlet arasında bölünmesi, İngiltere-Fransa-Rusya arasında 1916'da imzalanan Sykes-Picot-Sazonov anlaşmasıyla somutlaşmış bir sürecin parçasıdır. Bu sürecin hukuki izdüşümü, 1920 tarihli Sevr Antlaşması'nın Kürt bölgeleri için öngördüğü sınırlı özerklik ve olası bağımsızlık referandumu ile 1923 tarihli Lozan Antlaşması'nın bu olasılığı tamamen ortadan kaldırmasında somutlaşmaktadır.
Kürt siyasi elitlerinin Sevr öncesinde Paris Barış Konferansı nezdindeki girişimleri arasında, Şerîf Paşa'nın 6 Şubat 1919 tarihli "Kürt Halkının Talepleri" memorandumu öne çıkmaktadır; bu girişimlerin iç tutarsızlıkları ve Kürt hareketinin dönemin büyük güçleri karşısındaki örgütsel zayıflığı ise Kürt milliyetçiliği tarihyazımının ayrı bir başlığını oluşturmaktadır.
Aynı konferansta, kısmen aynı coğrafyayı kapsayan bağımsız bir "Asuristan" devleti talebiyle ayrı bir Asur-Kildani Delegasyonu'nun da lobi faaliyeti yürütmüş olması, dönemin Paris diplomasisinde Kürt taleplerinin tek başına değil, örtüşen ve zaman zaman rakip cemaat/azınlık projeleriyle iç içe bir zeminde ele alındığını göstermektedir; bu örtüşmenin Bedirxaniler başta olmak üzere Kürt siyasi elitleri ile dönemin diğer aktörleri arasındaki ilişkiler üzerindeki somut etkisi ise ayrı ve daha ayrıntılı bir arşiv çalışmasını gerektirmektedir.
Bu dönemin Fransız doğubilimci figürlerinden Roger Lescot, 1936'daki iki araştırma gezisine dayanarak Suriye ve Şengal Ezidileri üzerine bir monografi kaleme almış ve Celadet Alî Bedirxan'ın 1932'de geliştirdiği Latin esaslı Kürt alfabesinin geliştirilmesi sürecinin ve Hawar dergisinin yakın bir işbirlikçisi olarak tanınmıştır.
Bununla birlikte, Lescot'un Paris Kürt Enstitüsü'nün kurucuları arasında sayılması yönündeki bir kanı, kronolojik olarak doğrulanamamaktadır: Enstitü, Lescot'un 1975'teki ölümünden sekiz yıl sonra, Şubat 1983'te başta fizikçi Kendal Nezan olmak üzere bir düzine sürgündeki Kürt aydın ve sanatçı tarafından kurulmuştur; kurucular arasında yönetmen Yılmaz Güney ve şair Cegerxwîn de bulunmaktadır.
Bu düzeltme, Lescot'un Ezidi inanç sistemine ve alfabe sürecine dair dolaylı ama kalıcı etkisi başta olmak üzere Kürt kültürel üretimindeki gerçek payını küçümsememekle birlikte, Fransız oryantalist aracılığın Kürt öz-temsili üzerindeki payının hangi somut kanallardan geçtiğinin daha titiz bir kaynak çalışmasıyla ele alınması gerektiğini göstermektedir.
Nitekim Enstitü'nün 1983'ten bugüne kırk yılı aşkın bir kurumsal varlık sürdürmüş olması, Kürt aydınının Fransa nezdinde tamamen sessiz kaldığı biçiminde okunmamalıdır; bu alandaki akademik çalışmalar Kürt milliyetçiliğinin tarihyazımını önemli ölçüde ilerletmiştir. Ancak bu kurumsal ve tarihyazımsal birikim, Memmi'nin, Fanon'un ve Şeriati'nin yapıtlarına özgü, doğrudan eski sömürgeci/manda gücünü muhatap alan, tekil ve kanonikleşmiş bir "portre" metni biçiminde henüz karşılığını bulmamıştır; bu bakımdan aradaki fark, üretilen bilginin niceliğinden çok, türünde yatmaktadır.
Sonuç olarak, Memmi'nin ölümüyle yeniden görünür hâle gelen bu tablo, sömürgeleştirilmiş ve mandaya tabi tutulmuş milletlerin kendi aydınları eliyle eski sömürgeci/manda güçle hesaplaşma sürecinin ne denli uzun ve çok katmanlı olduğunu göstermektedir.
Bu bakımdan Kürt düşünce tarihinin, kurumsal varlığını ve tarihyazımsal birikimini 1983'ten bugüne sürdüren Institut kurde de Paris'in ötesinde, Sykes-Picot-Sazonov anlaşmasından Sevr-Lozan hattına ve Roger Lescot'un doğubilimi aracılığına uzanan bu mirası kendi sömürge portresi üzerinden ele alan, tek ve kanonik bir yüzleşme metnine hâlâ ihtiyaç duyduğu söylenebilir.
Fanon'un siyahi bilinç için, Memmi'nin Mağrip toplumları için, Şeriati'nin İran toplumu için üstlendiği işlevin bir benzeri, Kürt aydını tarafından Fransa'nın Sevr-Lozan hattında Kürdistan'ın bölünmesindeki ve Lescot örneğinde görüldüğü üzere Kürt öz-temsilinin biçimlendirilmesindeki payına yönelik olarak henüz üretilmemiştir.
Kaynakça
Fanon, F. (2014). Yeryüzünün Lanetlileri.
Institut kurde de Paris. (2023, 24 Şubat). Paris Kürd Enstitüsü'nün 40 Yılı.
McDowall, D. (1996). Kürdlerin Modern Tarihi.
Memmi, A. (2009). Sömürgecinin Portresi, Sömürgeleştirilenin Portresi.
Şeriati, A. (2003). Medeniyet ve Modernizm.
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir)


.jpg&w=3840&q=75)
