Özgür Kürdistan'a yolculuk -1

1 saat önce
Roni Aydın Dere
Etiketler Erbil Kalesi Özgür Kürdistan Mahmur Kampı Başkan Mesud Barzani PKK IŞİD
A+ A-

Kimi kentler büyüler insanı; hele insanın geçmişini, geleceğini öğrenmek istiyorsan ve insanlığın medeniyet serüvenini merak ediyorsan bir büyüye kapılırsın. Hewlêr (Erbil) de öyle bir şehir işte; ayak bastığın anda toprağın altından yükselen binlerce yıllık fısıltılar kulaklarına doluşur. Yaşadığı tüm uygarlık serüvenini katman katman antik mimarisinden anlarsın.

Erbil Kalesi'nin taç gibi oturduğu tepeden aşağı bakarken zaman dalga dalga açılır önünde: Med krallarının sessiz ihtişamı, Part atlılarının tozu, çarşılarının baharat kokusu… Her taş bir çağın izini taşır; her sokak, unutulmuş bir destanın yarım kalmış masalıdır. Güneş batarken kale duvarları kızıl bir ateş gibi parıldar; sanki şehir sana der ki: "Ben buradayım, ayaktayım; senin Kürtlük köklerin de benim içimde saklı." O anda kalbin bu kadim toprakla aynı ritimde atmaya başlar; geçmişle gelecek arasında ince bir ipek gibi gerilmiş bir köprüde yürürsün.

Hewlêr, yalnızca bir Kürtlük merkezi, hatta beşiği olan coğrafya parçası değildir; o, insanın kendi hikâyesini yeniden hatırladığı büyülü bir aynadır. Güney Kürdistan federasyon olduktan sonra kentin tarihi mekanları aslına uygun korunurken genişlemesi modern mimari olarak gelişmiş; gökdelenlerin adeta fışkırdığını görürsünüz.

Doğrusu başka ülkeler gibi Güney Kürdistan hakkında bir ön araştırmaya ihtiyaç duymadım çünkü gazetecilik yıllarım boyunca neredeyse siyasal ve sosyal haberlerini her gün okuyordum. 1991 yılında Körfez Savaşı sonrası Kürt ayaklanması ve Irak ordusunun bölgeden çekilmesiyle de facto (fiili) bağımsız bir yönetim oluştu.

1992'de ilk bölgesel parlamento seçimleri yapıldı ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi fiilen kuruldu.

2005 yılında yeni Irak Anayasası ile özerk statü resmen tanındı ve federal bir bölge olarak tanımlandı. Bu, günümüzdeki yasal temelini oluşturur. Ben bu süreden on yıl sonra gidiyordum bölgeye.

Bölge, kendi parlamentosu, hükümeti, ordusu (Peşmerge) ve bayrağına sahip olup Irak'ın federal yapısı içinde geniş özerk yetkilere sahip olmuştu. Resmi olarak bağımsız bir devlet değildi ancak bazı kaynaklarda "Güney Kürdistan Federe Devleti" gibi ifadeler de kullanılır. Bir yazı dizisi ile duygu ve düşüncelerimi yazmalıydım. O kadar çok etkilendim ki düşüncelerime torpil katmadan gerçekleri yazmalıydım fakat duygularım dizginsizdi.

Uluslararası Erbil Havalimanı'na iniş yaptığımda, pistin hemen ötesinde dalgalanan Kürdistan bayraklarını görmek ve gümrükte Kürtçe konuşan memurlarla karşılaşmak, daha önce özgür bir Kürt toprağına ayak basmamış biri için gerçekten tarif edilemez bir duyguydu. İçimde hem bir coşku hem de derin bir huzur vardı.

Dostlarım beni çiçeklerle karşılamıştı. Ardından Kürt mutfağının en güzel lezzetleriyle donatılmış bir sofra kuruldu; sanat ve siyaset üzerine saatlerce bitmeyen, doyurucu sohbetler eşlik etti o akşama.

Ertesi sabah, ısrarlara rağmen kahvaltıyı takiben kendimi dışarı attım. Yaz sıcağına aldırmadan, merakla beklediğim kenti dolaşmaya başladım. Tarihi sokakları adeta bir divane gibi gezdikten sonra, restorasyon çalışmaları devam eden Erbil Kalesi'ne çıktım. Qelay Hewlêr olarak bilinen bu antik tepe yerleşimi, Kürdistan'ın başkenti Erbil'in tam kalbinde yer alıyor.

Dünyanın en eski sürekli yaşanmış yerlerinden biri kabul ediliyor; tarihi MÖ 5. bin yıla kadar uzanıyor. Arkeolojik buluntular Kalkolitik, Ubaid ve Uruk dönemlerine ait izler taşıyor. Antik metinlerde Arbela ya da Urbilum adıyla anılan kale, Sümerler, Akadlar ve Babilliler gibi pek çok uygarlığa ev sahipliği yapmış.

Orta Çağ'da ise bağımsız bir şehir devleti olarak tarihteki yerini almış. 2007'de restorasyon için özel bir komisyon kurulmuş, kale içindeki aileler başka yerlere taşınarak yenileme çalışmaları başlatılmış. 2014'te ise UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne alınmış. Kale, katman katman birikmiş yerleşimlerden oluşuyor; her nesil önceki yapıların üzerine yenilerini eklemiş.

Oval bir tepe üzerinde yükselen bu yapı, deniz seviyesinden yaklaşık 415 metre yükseklikte. Tepedeki yerleşim alanı küçük bir köy büyüklüğünde, yaklaşık 10 dönüm. Dar ve labirent gibi sokakları, geleneksel avlulu evleri, hamamı, camisi ve müzeleriyle dikkat çekiyor. Bugün çoğu ev restore edilmiş durumda; Kürt Tekstil Müzesi ile Taş ve Mücevher Müzesi gibi mekanlar ziyaretçilere açık. Bu kale, binlerce yıldır kesintisiz yaşanmasıyla gerçekten benzersiz. NASA bile dünyanın en eski sürekli yerleşimlerinden biri olarak tanımlamış. Altında hâlâ kazılmayı bekleyen arkeolojik katmanlar yatıyor. Hewlêr Kalesi, Erbil'in en önemli sembolü; zirvesinden bakıldığında ise şehrin büyüleyici panoraması ayaklarının altına seriliyor.

Yıl 2015'ti; karanlık bir dalganın Kürtlerin üstüne geldiği zamanlardı...

IŞİD'in vahşiliği, kara yüzleri kara bayraklarıyla Irak'ın çorak topraklarında ve Rojava'nın direnişe hazır ovalarında Kürt halkının üzerine sürülmüştü. Bir akıl IŞİD'i Kürtlere yönlendirmişti. Saldırılar bir sel gibi akın ediyor, umutları yutmaya çalışıyordu. İkinci gün, bugünkü DEM'in atası sayılan BDP'nin Hewlêr temsilciliğine bir nezaket ziyareti yapmam gerekti. Taksiye atlayıp yol aldım; IŞİD'in saldırı günleriydi, silahsızdım, IŞİD esir aldığı Kürtlerin kafasını kesiyordu, kalp atışlarım yolun tozlu ritmine karışmıştı.

Beni karşılayanlar, deneyimli siyasetçi Cemal Coşkun ve sorumlu Şilan'dı; gözlerinde yılların yorgunluğu ama ruhları dinç, moralli ve umutluydular... Bina, büyükçe üç katlı bir villaydı; bahçe duvarları kısmen ama güvenlik için yeterli yükseklikte değildi. Hewlêr'de yaşayan Kürtler ve Türkiye'den gelen Kürt ve gazetecilerin uğrak yeriydi.

Şengal'e gönderilen yardımlar burada toplanır, umuda dönüşürdü. Konukseverlikleri bir bahar yağmuru gibi içimi ıslattı; sıcak çaylar, samimi sohbetler... Bahçede oturan otuz kadar insanımız, IŞİD'in korkunç saldırıları ve ona karşı verilen destansı mücadeleyi tartışıyordu. Sözler rüzgârda uçuşan yapraklar gibi dağılıyor ama kökleri derinlerdeydi. Aklıma ilk gelen, bahçe duvarlarının alçaklığı oldu; ciddi bir güvenlik açığıydı. Cemal Coşkun'a anlattım kaygımı.

O, yüksek binaları işaret ederek gülümsedi: "Biz burayı kiralarken mahalle yetkilileri ziyarete geldi. 'Merak etmeyin,' dediler, 'güvenliğinizden biz sorumluyuz; gözümüz gece gündüz üzerinizde, rahat olun.' Ne yazık ki PKK'nin yazılı-sözlü eylemleri ve zamanla gerçekleşen saldırılar bu bağları zayıflattı, kardeşlik ipini inceltti.

Cemal, dün gece önce Mahmur Kampı'nın IŞİD tarafından baskına uğradığını ama kısa sürede püskürtüldüğünü anlattı. Ziyaret ve dayanışma amacıyla iki araçla gidileceğini söyleyince beni de davet ettiler; yüreğim kabardı. Cemal Coşkun, Milletvekili Erol Dora, Gülser Yıldırım, Februniye Akyol ve bazı gazetecilerle yola çıktık. Yol tehlike dolu bir nehir gibi akıyordu; saldırı riskine karşı herkese birer Kalaşnikof dağıtıldı.

Bu soğuk metaller, sıcak direnişin simgesiydi o günlerde. İki Mahmur vardı: Biri 12 bin nüfuslu mülteci kampı, artık bir kasabaya dönüşmüştü; diğeri iki kilometre ötede, dört bin kişilik bir yerleşim. Bir gün önce IŞİD baskınına uğrayan ve aynı saatlerde püskürtülen o kampa büyük bir heyecanla vardık. Kalbim özgürlük kılamlarıyla çarpıyor, direnişin kokusu tozlu havada yayılıyordu...

Mahmur Belediyesi'nin önünde komutan Mahsun bizi karşıladı; yanında bir PKK birliği ve kasabanın ileri gelenlerinden birkaç kişi vardı. Orta boylu, esmer tenli Mahsun; kararlı duruşu, atletik yapısı, gür sesi ve nükteli Kürtçesiyle hemen dikkat çekiyordu. Toplantı odasına geçtik. Hal hatırdan sonra önceki gece yaşananları anlattı: IŞİD'in kasabaya baskını ve verdikleri direniş. Sözleri sade ama ağırdı; o geceyi yeniden yaşatıyordu sanki. Ardından Kürt mutfağının zengin lezzetlerini, tandır ekmeği eşliğinde bir ziyafetle sundular. Sonra kasabayı gezdirdiler.

Güzelce inşa edilmiş belediye binası dışında evlerin çoğu çarpık çurpuk, toprak damlı, kerpiç sıvalı küçücük yapılar halindeydi. Sokaklar tozlu toprak yollarla kaplıydı. Bu bereketli, cennet gibi topraklarda insanlar derin bir yoksulluk içindeydi; yürek burkan bir tezat.

O gece kırk kişilik bir IŞİD çetesi pikaplarla gelmiş. Baskını önceden sezen kasaba halkı, tek bir emir üzerine Mahmur'un arkasındaki tepeye çekilmiş. Oradan düşmanın her hareketini izlemişler. IŞİD militanları kasabayı yoklamış, boş olduğunu görünce rahatlamış; birkaç koyunu kesip ateş yakmaya bile başlamışlar.

Tepedekiler bu manzarayı izlerken komutanlar fısıldaşmış: Baskın pek profesyonel değilmiş; ne gözcü bırakmışlar ne nöbetçi, disiplin sıfır, rahatlık had safhada. PKK’liler birden yaylım ateşine başlamış.

Menzil uzak olduğundan sadece birkaç militan ölmüş; kalanlar panikle pikaplara atlayıp kaçmış, mavi bir Ford'u bile bırakarak. Ne yazık ki 2 PKK’li ve gazeteci Deniz Fırat yaşamlarını yitirmişti.

Üç kilometre yakındaki Mahmur kasabası da benzer bir baskına uğramış; peşmergenin direnişiyle onlar da püskürtülmüştü.

Kasabayı dolaştıktan sonra bizi şehitler evine götürdüler. O anlar yürek dağlayan, derin bir hüzünle doluydu. Geniş salonun duvarları baştan başa binlerce şehit fotoğrafıyla kaplıydı. Bu şehitler Mahmurluydu; Mahmurluların trajik ama onurlu bir öyküsü vardı.

Mahmur Kampı, Hewler'e yaklaşık 60 kilometre uzaklıkta bir mülteci kampı. 1998'de kurulmuş; Saddam Hüseyin dönemindeki Irak hükümetinin onayıyla ve Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) desteğiyle organize edilmiş.

Özellikle 1993-1995 yıllarında Türkiye'de PKK ile Türk ordusu arasındaki yoğun çatışmalar sırasında birçok Kürt köyü güvenlik gerekçesiyle koruculuğa zorlanmış; kabul etmeyenler tahliye edilmiş, köylerini terk etmek zorunda kalmış ya da çatışmalar yüzünden göç etmişti. Bu insanlar önce Atruş gibi geçici kamplarda kalmış, çeşitli yer değişikliklerinden sonra 1998'de Mahmur'da kalıcı bir yerleşim kurulmuştu.

Kamp yaklaşık 12 bin kişiye ev sahipliği yapıyordu; UNHCR tarafından resmi mülteci kampı olarak tanınmış ve bir dönem yardım almıştı. Ancak PKK varlığı ve gençleri dağa götürme iddiaları nedeniyle tartışmalı hale gelmişti; Türkiye tarafından sıkça hedef alınmıştı. PKK'ye yakın kurumlar kampı denetim altında tutmuştu.

Bu durumdan rahatsız olan UNHCR yardımı çekmişti. Kamp PKK etkisinde kalmış; Kürtçe eğitim, kendi kurumlaşmaları ve belediye hizmetleri gelişmiş ama aynı zamanda gençler arasında PKK saflarına katılım çalışmaları yapılmıştı. Eğitim sistemi tamamen Apocu paradigma üzerineydi; Kürtlük ikinci planda kalmıştı, komünal yaşam uygulanmak istenmiş fakat pek başarılamamıştı.

Aldığımız bilgilere göre, tam sayı bilinmemekle birlikte binlerce Mahmurlu genç dağlarda hayatını kaybetmişti. Kuşkusuz bu büyük bir trajediydi. Koruculuğu reddeden bu onurlu insanlar bir bakıma PKK'nin insafına terk edilmişti; neredeyse zorunlu bir katılım sistemi uygulanmıştı.

Heyet olarak Mahmur Kampı'ndan Mahmur kasabasına geçtik. Bu bir dayanışma ve nezaket ziyaretiydi. Bir general ve çok sayıda peşmerge bizi oldukça sıcak karşıladı. Karşılıklı kahve eşliğinde birlik ve ulusal dayanışma sohbetleri yapıldı; ardından törenle uğurlandık. Akşama doğru kamptan ayrılıp Hewler'e döndük.

Ertesi gün Başkan Mesud Barzani, Mahmur kasabasını ziyarete giderken nezaketen Mahmur Kampı'nı da ziyarete gitmişti.

TV'lerden izledim, karşılamadan sonra Başkan Barzani yere otururken altına bir minder bile verilmemesi hiçbir dünya kuralına sığmıyordu. Oysa aynı PKK’liler Öcalan'ın yanında ellerini nereye koyacaklarını bilmezlerdi. "Savaş ortamı değildi, sizi ziyarete gelen bu değerli konuğunuza basının karşısında böyle mi misafirperverlik yapıyorsunuz" diye içimden geçirdim.

Ertesi gün, Erbil Kalesi'ne yakın bir kafenin üçüncü kat terasında dostlarımızla sohbet ederken kentin içinden üç pikap geçti. Kasalarında kadınlı erkekli PKK’liler vardı; kent içinde bir tur atarak adeta gösteri yapıyorlardı.

Kafenin yanından geçerken biz de el salladık onlara. Sonradan bu olay efsaneleşti; "Gerillanın Hewler'i kurtardığı" hikayeleri anlatıldı durdu. Oysa Hewler doğrudan saldırıya uğramamıştı; sadece söylentiler halkın bir kısmını tedirgin etmiş ama peşmerge durumu kontrol altında tutuyordu ve gerçek bir fiili saldırı yaşanmamıştı.

Ertesi gün günlük yaşamı ve Başur'un sosyolojisini gözlemlemek için çarşı pazar dolaştım. Bir dükkandan 30 dolara bir şey satın alırken 100 doların üstünü unutarak çıkmışım; ardımdan dükkan sahibi paramı yetiştirdi.

Gündüz dükkanların önünde sergilenen malzemeler gece olduğu gibi duruyordu; kuyumcu para bozan tezgâhını beş on dakikalığına bırakıp bir yerlere gidebiliyordu, kimse hırsızlık yapmazmış.

Fakat ne yazık ki yeni ortaya çıkan milyonerlerin hikayelerini dinliyordum; ihalelerde yolsuzluk çok fazlayken halkta hırsızlık ve hilekarlık yok denecek düzeydeydi. Bu, incelenmeye değer bir olguydu. Kent hızla yapılanıyordu. Yeni yüksek binalar, alışveriş merkezleri, lüks oteller, yollar inşa ediliyor ve nüfus hızla artıyordu. Bir ulus adeta küllerinden doğuyordu. Bakanlıklar oluşturulmuş, Kürtçe eğitim sistemi ve Kürtçe üniversiteler kurulmuştu.

(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)


Yorumlar

Misafir olarak yorum yazın ya da daha etkili bir deneyim için oturum açın

Yorum yazın

Gerekli
Gerekli