Hiçbir şey yapasın gelmiyor. Ne yeni bir şeye başlamak istiyorsun ne de önce başladığın işleri bitirmek geliyor içinden. Bıkkınsın ve yorgunsun. Toksik bir bıkkınlık, kirli paslı bir yorgunluk.
Hiçbir şey tat vermiyor. Kendine itiraf etmekten korkuyorsun ama kendinden ve insandan umudunu kestin çoktan. İnsandan umudunu keserek yaşayabilirsin ama kendinden umudun kesildiğinde nasıl yaşayacağın hakkında hiçbir fikrin yok.
İnsanlar kötü, hayat acımasız. Parası olan konuşuyor ve dünyaya hükmediyor, diyorsun. Bunu bir türlü kabullenemiyorsun. Aklına dünyayı yöneten güç sahiplerinin son skandalları geliyor: Filistin’de bir halk göz göre göre ölüme terk ediliyor, Maduro evinden alınıp götürülüyor, Jeffrey Epstein belgelerinden lağım suyu akıyor, Rojava’da çocuklar soğuktan ölüyor, İran’da bir halk korkmadan ölümün üzerine yürüyor.
Kaldıramıyorsun bütün bunları. Kabullenemiyorsun. Beddua ediyorsun, dilinin ucunda çarpılmış sızılarınla kalakalıyorsun. Lanet okuyorsun, bu kadar da olmaz, diyorsun. Sen daha bekle, neler göstereceğiz sizlere, diye gıyaben cevap veriyor dünyaya hükmeden sapkın güçler.
Susuyorsun, kendi içine çekiliyorsun. Teselliyi kitaplarda arıyorsun. Hiçbir kitap içindeki acıyı sağaltmaya yetmiyor. Kitaplar içindeki acının ve umutsuzluğun altında ezilip kalıyorlar. Dünyadaki bütün kötülükleri ortadan kaldıracak bir kitap yazmak istiyorsun. Kalemi eline alıp yazmaya başlıyorsun: “Ey insanlar! Bu dünya hepimize yeter. Durun, düşünün…” Aklına kör egolarının esiri olan kurtarıcılar geliyor. Vazgeçiyorsun kitap yazmaktan.
Halkına yıllar boyunca seslenen Nuh’u, Lut’u, Musa’yı, İsa’yı, Yunus’u daha iyi anlıyorsun. İnsanlar ne yapmışlardı bu peygamberlere. Nuh çareyi gemisine binip yeni bir hayata başlamakta bulmuştu. Lut Sodom ve Gomora’yı terk edip gitmişti uzaklara. Musa’nın halkına gökten yiyecek yağmıştı ama onlar yine bildiğini okumuştu, Musa’yı dinlememişlerdi. İsa’yı çarmıha germişlerdi. Yunus dayanamamış, bir gemiye binip gitmişti.
Kötülük aynı. Binlerce yıl önce Nuh’a kan kusturanlar ile Filistin’de bir halkı kırımdan geçiren kişiler aynı kaptan yemek yemişler. Lut’a karşı Sodom ve Gomora ahalisini ayaklandıran ile Maduro’yu evinden alıp kaçıranların inancı aynıymış. Musa’ya nankörlük yapanlar ile Epstein’ın “Lolita Express”ine binen kişiler aynı kaptan su içmişler. İsa’yı çarmıha gerenler ile Rojava’da çocukların ölümüne neden olanların soyu aynıymış. Yunus’u Ninova’dan kaçırtanlar ile İran halkına kirli ve acımasız bir katliamı layık görenler komşuymuş meğer.
Hiçbir şeyin tadı tuzu yok. Film izleyeyim, diyorsun. Film izlemeye başlıyorsun ama dikkatini filme veremiyorsun. Film sana boş geliyor. Belki de ben boşum, boşluğa düştüm. Sorunun kaynağı benim. Kendime çekidüzen vermem gerekiyor, diye düşünüyorsun. Bunu nasıl yapacağını bilemiyorsun. Başka bir filme başlıyorsun. Bu sefer yerli olsun, bizden biri olsun, belki beni sarar, kendimi kaptırırım, diye düşünüyorsun. Kemal Varol’un “Aşıklar Bayramı” filmini izlemeye başlıyorsun. Babanın içler acısı hayatı, çocuklarının perişan hâli aklına geliyor, filmi kapatıyorsun. Filmler, içindeki boğucu iç sıkıntısının ve paslı yorgunluğun karşısında hafif kalıyor. Geçip giden sahneler boğucu iç sıkıntının daha da artmasına neden oluyor. Bırakıyorsun.
Kendini, elini ayağını herkesten ve her şeyden çekmiş gibi hissediyorsun. Bittim, diyorsun. Dünyanın sonundaki adamdan bir farkım yok. Adam son bir adım atacak ve her şey bitecek ama son adımı atacak gücü kendinde bulamıyorsun. Hayatına son verenleri daha iyi anlıyorsun. Demek ki içimde hâlâ yaşamak için bir umut kırıntısı var. Bu yüzden dünyanın dışına son adımımı atamıyorum, diye düşünüyorsun. Ne üzüntü ne de sevinç. Ne keder ne de sürur. Ne gam ne de evham. Kendini her açıdan nötr ve duygusuz hissediyorsun.
Taş var içimde. Birileri içimi taşlarla doldurdu. Kim, nasıl ve ne zaman, diye soruyorsun kendi kendine. Belki de bu yüzden kendini taş gibi ağırlaşmış hissediyorsun. Dili, dini, zamanı, yönü ve bir karşılığı olmayan geçmiş zaman taşları içimdekiler, diye düşünüyorsun. Bu, durumu daha da vahim kılıyor. Aklına son zamanlarda dinlediğin bir şiir geliyor. Kemal Hamamcıoğlu’nun sözleri: “Savaşmaktan yoruldun. Savaşı seninle değil kendiyle olanların; kafası bir dünya, kalbi arsız sözlerinden yoruldun. Bugünü dününden kurmayanların dünlerinde yan yana geçirdiğin günlerinden yoruldun. Yaş almaktan yoruldun. Kötülüğün iyiliği hep alt etmesinden yoruldun. Kimselere kendini anlatamamaktan yoruldun. Kendini anlamaya çalışmaktan yoruldun. Kendine verdiğin, tutamadığın sözlerinden yoruldun. Hep bir umut başladığın günlerinin buruk sonlanan gün batımlarından yoruldun. Eve yalnız dönen dünyadan yoruldun…”
Şair şiiri sanki benim için yazmış, diye düşünmeden edemiyorsun. Belki de bütün insanlar yorgun, insanlık kendine rağmen yaşamaktan yoruldu. Hepimiz vaktinden evvel yaşlandık. Yaşamamız gerekenleri yaşayamayıp, yaşamamamız gerekenleri de yaşadığımız için yorulduk. Biz, dünyanın yoksul yorgunları, erken çökenleri, ait olmadığımız yerlerde bulunmaktan dolayı yorulduk. Bedenimiz ruhumuza dar geliyor. Ruhumuz insanca yaşamak istiyor ama birileri bedenimizi hayvanlaştırmak istiyor. Buna isyan etmekten yorulduk. İsyan ettikçe kötülerin daha da güçlendiğini gördük. Kötülük hep organize oldu, iyilik darmadağınık. Bunu tecrübe ettik ve kötülüğü alt etmekten umudumuzu kestik. Bu yüzden Nuh’un tufanı ile Muhammed’in kıyameti arasında kalakaldık. Gittik ama gelmedik. Geldik ama bulamadık. Hiçbir şey umduğumuz gibi değildi. Dünya dar, insan zalimdi. İblis uyanık, iblisin sözcüleri kan dökücüydü. Dünyanın her yerinde hep aynı hikâye. Binlerce yıldır böyle. Adem’in çocuklarından miras.
Susuyorsun. Son zamanlarda yaptığın en iyi şey bu. Sonsuza dek susturmak istiyorsun içinde çığlık atıp duran çocukları, kadınları, ihtiyarları. Yapamıyorsun. Bu seni daha da yoruyor. Ağlamak istiyorsun ama ağlamıyorsun. İç sıkıntın, göz çukurlarının üzerine bir karabasan gibi çöküyor. Kanın çekiliyor, ruhun susuzluktan çatlıyor. Ruhun artık ütopya bile hayal etmek istemiyor. Ruhun sana küsmüş, sözünü tutmadığın için. Bir ruhun insana küstüğü nerede görülmüş! Bunu yaşadım, bu da başıma geldi, diye hayıflanıyorsun. Belki de bütün bu iç sıkıntılarının ve dışsal sorunların nedeni bu: Emanete ihanet etmek. Ruhu emanet eden Yaratıcı ile arama olmaması gereken kişiler ve şeyler girdi. Başkalarına baka baka emaneti göremedim. Yaratıcıdan koptum, diye düşünüyorsun. Üzülüyorsun ve üzüntünün umutsuzluğunu katmerleştirip dayanılmaz kılmasına dayanamıyorsun.
Ay ve ayna, diyorsun. Yaratıcı’nın Ay’ı ve hakikatin aynası. Bunları bırakmamalıyım, diye düşünüyorsun. Hakikatin aynasına bakıp sana küsen emaneti, gökteki aya bakıp Yaratıcı’nın senden umudunu kesmediğini hatırlıyorsun.
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)
Yorumlar
Misafir olarak yorum yazın ya da daha etkili bir deneyim için oturum açın
Yorum yazın