7 Mayıs 2026 Perşembe sabahı… Bağdat’taki Rasafa Mahkemesi’nin dar koridorlarında alışılmışın dışında bir hareketlilik vardı. Yıllar boyunca hafızalarda bir korku figürü olarak yer eden bir isim, bu kez ağır adımlarla, güvenlik görevlileri eşliğinde mahkeme binasına getiriliyordu.
Bir zamanlar güçlü ve ürkütücü olarak tanımlanan Acac Ahmed Hardan Tikriti’den geriye, tanıkların anlatımlarının ve yılların yükünü taşıyan yorgun bir siluet kalmış gibiydi. Koridordan geçirilerek duruşma öncesinde bekleyeceği odaya götürüldü.
Aynı saatlerde mahkeme salonunun önünde toplanan Enfal mağdurları ve yakınları için bu an, yalnızca bir duruşma değil, geçmişle yüzleşmenin de başlangıcıydı. Yıllar önce yaşananların izleri, salona taşınmıştı.
Bağdat Rasafa İstinaf Mahkemesi’nde görülen davada, Enfal operasyonlarından sağ kurtulanlar ile sanığın ilk kez bu kadar yakın mesafede karşı karşıya geldiği kaydedildi. Tanıkların bir kısmı duygularını kontrol etmekte zorlanırken, salonda zaman zaman gergin anlar yaşandı.
Enfal’den sağ kurtulanlardan Rızgar Şemzin Ali, o anın ağırlığını dile getirirken, geçmişte yaşananların unutulmadığını ve adalet beklentisinin sürdüğünü ifade etti.
Sanığın mahkeme salonuna getirilmesi, müştekiler arasında büyük bir hareketliliğe neden olurken, avukatlar ve görevliler ortamı sakinleştirmeye çalıştı. Duruşma öncesindeki bu yoğunluk, davanın taşıdığı sembolik anlamı da gözler önüne serdi.
Salonun kapasitesinin sınırlı olması ve katılımın yüksekliği nedeniyle duruşma planlanandan gecikmeli olarak saat 10.00’da başladı. O an, yıllardır anlatılan hikâyelerin, ilk kez mahkeme kayıtlarına geçeceği bir sürecin başlangıcı oldu.
Acac, başı önde tanıklara baktı. Yılların ardından ilk kez bu kadar yakından görülen sanığın hali, salondakiler üzerinde derin bir etki bıraktı. Kafasındaki yarayı yargıca göstermek için Bağdat’a gelen tanıklardan Soran Abdullah ise bu görüntüye tepki göstererek, “Kendini zavallı göstermeye çalışıyor, birazdan işlediği vahşi suçların acı meyvesini tadacak” dedi.
Acac’ın birkaç saniyelik kısa görünüşü bile salonda büyük bir arbedeye ve gürültüye neden oldu. Herkes, sanığın bu düşmüş halinden kendi acı hikayesine bir anlam çıkarmaya, bir tür teselli bulmaya çalışıyordu. Enfal’den sağ kurtulanlardan Rızgar Şemzin Ali, o anın yarattığı duyguyu şu sözlerle dile getirdi: “Oyun tersine döndü. Nugra Salman’da tam 8 ay boyunca Acac’tan saklandım, şimdi ise Acac benden saklanıyor!”
Mahkeme salonu küçüktü. İçeride bir yargıç, adli müfettişler, üç Kürt avukat ve Acac’ı savunmak üzere görevlendirilen bir kadın avukat cübbeleriyle hazır bekliyordu. Salonun ortasında sanık için bir kafes kurulmuştu; Acac, sarı mahkum kıyafeti içinde burada ayakta duruyordu.
Enfal tanıkları ve müşteki grubu ise Irak’ın farklı bölgelerinden gelmişti: Tuzhurmatu, Çemçemal, Halepçe, Karadağ, Koya ve Balisan… Her biri kendi hikayesinin acısını taşıyordu. Salondaki her yüz, geçmişte yaşananların izlerini yansıtırken, kafesteki sanık adeta bu hikayelerin ve Bağdat’a ulaşamayan binlerce başka hikayenin de merkezinde duruyordu.
Duruşma, Fazile Muhammed Mahmud’un çağrılmasıyla başladı. Ancak Mahmud, doğruyu söyleyeceğine dair yemin ettikten sonra açık şekilde konuşmayı reddetti. Yargıca dönerek, “Sayın Yargıç, anlatacaklarımdaki isimlerin gizli kalmasını istediğim için sanıkla tamamen gizli bir ortamda yüzleşmek istiyorum” dedi.
Ardından kürsüye çağrılan Rızgar Şemzin Ali oldu. Nugra Salman’da uzun süre ağır koşullar altında yaşamış olan Ali, sanığa dönerek yargıca hitaben konuştu: “Bu adamın elinden çok rezillik çektik ama bu adamın cinsel saldırıları beni en çok yaralayan şeydi.”
Yargıç, Ali’ye birkaç kez, “Tecavüzü kendi gözlerinle mi gördün?” diye sordu. Ali ise o anı şu sözlerle anlattı:
“Sayın Yargıç, Nugra Salman’a yeni getirilmiş birkaç kız vardı. Bir daire şeklinde oturmuşlardı; çok güzel ve utangaçtılar, başları öndeydi. Acac’ın gönderdiği bazı polisler, aralarından güzellerini seçmeye geldi. Polisler gittikten sonra Acac ile birlikte geri döndüler. Acac dizini birinin omzuna koydu ve sonra kızlardan ikisini yanına alıp götürdü.”
Bağdat’taki bu duruşma, yalnızca bir yargılama değil; yıllar sonra yaşanan acıların, tanıkların anlatımlarıyla yeniden gün yüzüne çıktığı bir yüzleşme anı olarak kayıtlara geçti.
Mahkeme salonunda diyaloglar ilerledikçe, anlatılanlar salondaki sessizliği daha da ağırlaştırdı.
Yargıç, tanıklardan Rızgar Şemzin Ali’ye dönerek,
“Kendin mi gördün diyorum?” diye sordu.
Rızgar kısa ve net cevap verdi:
“Evet, kendi gözlerimle gördüm.”
O sırada sanık Acac, Rızgar’a doğru kısa bir bakış attı, ardından başını yana çevirdi.
Yargıç bu kez,
“Size başka ne yaptı?” diye sordu.
Rızgar, yaşadıklarını anlatmaya devam etti:
“Orada içme suyu bulmak imkansızdı. Bu adam bize çok kötü, acı bir su veriyordu; bizi susuzlukla cezalandırıyordu.”
Bu anlatımlar, yalnızca bir tanığın değil, yıllardır biriken hafızanın parçasıydı. Enfal’den sağ kurtulanların hikayeleri uzun zamandır kayda geçiriliyor; anlatılanlar, aradan geçen yıllara rağmen ağırlığını koruyor.
Sabah saat 07.30’da Celeymord köyünden Bağdat’a gelen yaşlı tanık Rıza Hasan Marf da mahkeme bahçesinde beklerken, bu yüzleşmenin kendisi için anlamını şu sözlerle dile getirdi:
“Benim yaşıtlarımın çoğu onu görmeden hayatını kaybetti. Ben ise onu görmek ve onunla yüzleşmek için buradayım.”
Duruşmada söz alan Marf’a yargıç,
“Bu adam sana ne yaptı?” diye sordu.
Marf, yaşadıklarını anlatırken duygularını gizlemeden konuştu:
“Beni yere bastırıyordu, suyun içine… O suyu içmek zorunda kalıyorduk.”
Anlatımını daha ayrıntılı şekilde sürdürdü:
“Susuzduk, su yoktu. Odasından dışarı kirli sular akıyordu. Bizi o suyu içmeye zorluyordu.”
Yargıç,
“Bunu neden yapıyordu?” diye sorduğunda ise Marf’ın yanıtı kısa oldu:
“Kürt olduğumuz için.”
Marf, daha sonra o dönemde aynı yerde bulunan çocuklarının ve hayatını kaybedenlerin isimlerini tek tek yargıca aktardı.
Yargıcın,
“Ölülerinizi nasıl defnediyordunuz?” sorusuna verdiği yanıt ise salondaki sessizliği daha da derinleştirdi:
“Orada basit aletlerle toprağı kazıyorduk. Defnediyorduk… Sonrasında köpekler gelip çıkarıyordu ve yiyordu.”
Bağdat’taki bu duruşma, yalnızca hukuki bir süreç değil; tanıkların anlatımlarıyla yıllar önce yaşananların yeniden dile getirildiği, ağır bir yüzleşme olarak devam etti.
Mahkeme salonunda her yeni tanığın çağrılmasıyla birlikte Acac’ın üzerindeki baskı daha da artıyordu. Sanık, zaman zaman solunda oturan avukatı Şehd Muhammed’e sitemkâr bakışlar atıyor, anlatılanların ağırlığı altında giderek daha da içine kapanıyordu. Salondaki ifadeler ilerledikçe, savunma tarafının hareket alanının daraldığı hissediliyordu.
Duruşma arasında avukat Şehd Muhammed ile kısa bir görüşme yapma imkânı buldum. Kendisine, “Irak’ın en kötü şöhretli cezaevlerinden birinde görev yapmış bir ismi savunmayı nasıl kabul ettiniz?” diye sordum. Şehd, sakin bir tonla, “Ailesinin talebi üzerine davayı üstlendim” yanıtını verdi.
“Peki ailesinin bir beklentisi var mıydı?” sorusuna ise, “Hayır, bu davadan kurtulmasının zor olduğunu düşünüyorlardı” diye karşılık verdi. Şehd, müvekkilinin kendisine bazı ifadelerinin baskı altında alındığını söylediğini ve bu durumun tıbbi raporla desteklendiğini ileri sürdü.
Duruşma öncesi yapılan görüşmelere ilişkin soruya ise, Acac’ın rütbesi ve yetkileri konusunda yanlış anlaşılmalar olduğunu savunduğunu aktardı.
Şehd, bir umutla şunu ekledi: "Bazı tanıkların ifadeleri geçersiz sayılacak çünkü ona 'Hacac' diyorlar, oysa adı 'Acac'dır." Meslektaşım Ali Caf ona, Kürdistan’ın bazı bölgelerinde "A" (Ayın) harfinin "H" olarak telaffuz edildiğini açıkladı. Duruşmanın ilk oturumu boyunca sadece bir kez konuştun ve o da durumu değiştirmedi. Acac’ın dosyasındaki tek güçlü nokta nedir? Tam o sırada telefonu çaldı ve uzaklaştı. Muhtemelen ailesi ondan son bilgileri istiyordu.
Saçı sakalı ağarmıştı. Yüzündeki çizgiler derinleşmiş, zayıflayan bedeni onu olduğundan çok daha yaşlı gösteriyordu. Yalvaran bakışlarını, bir zamanlar hayatlarına dokunduğu insanların yüzlerinde dolaştırıyordu. Her birinde, geçmişin izleri vardı. Bu, yıllar boyunca anlatılan hikâyelerin merkezindeki o isimdi: Acac.
Onu bu halde görmek, bazıları için beklenen bir andı. Özellikle de Emin Semin için…
Emin’i, 2010 yazının sonlarında harabe bir evde görmüştüm. Koluna takılı serumla yaşam mücadelesi veriyordu. Ailesini kaybetmenin bıraktığı derin acı, bedenine de yansımıştı. Sürekli aynı dileği tekrar ediyordu: Acac’ı bir gün görmek. Ancak buna ömrü yetmedi.
Bir zamanlar anlatılan hikâyelerde farklı bir Acac vardı. Sertliğiyle, korku uyandıran tavırlarıyla hatırlanan bir figür… Şimdi ise mahkeme salonunda, sanık bölümünde ayakta duran, sessiz ve içine kapanmış bir görüntü veriyordu.
Salondaki tanıklardan Ata İbrahim Abdülkadir, sanığa seslenmekte kararlıydı:
“Bana bak Acac… Bana bak!”
Yargıcın da yönlendirmesiyle Acac başını kaldırdı. Ata, yılların biriktirdiği acıyla konuşmaya devam etti:
“Yakınlarımı kaybettim. Kız kardeşim Sahire orada hayatını kaybetti.”
Sözlerini sürdürürken sesi zaman zaman yükseldi:
“Orada çok şey yaşandı… İnsanlar hayatını kaybetti.”
Acac, bu sözler karşısında bakışlarını kaçırdı, başını yana çevirdi.
Mahkeme salonunun dışında bekleyen tanıklardan Soran Abdullah Haci ise, duruşma öncesinde yaşadıklarını şu sözlerle anlattı:
“Bizim için de hazırlık yapıldığını ve çukurlar kazıldığını düşünüyorduk. Ama bugün buradayız.”
Nugra Salman Cezaevi, yıllar boyunca anlatılan hikâyelerde son durak olarak yer aldı. Bugün ise Bağdat’taki bu mahkeme salonu, o hikâyelerin birer birer dile getirildiği, geçmişle yüzleşmenin sürdüğü bir mekâna dönüşmüş durumda.
Tanıkların anlatımları ilerledikçe, yalnızca bireysel hikâyeler değil, aynı zamanda bir dönemin hafızası da yeniden şekilleniyor. Bu dava, adalet arayışının ötesinde, hatırlamanın ve anlatmanın bir parçası olarak devam ediyor.
Mahkeme salonunda söz alan tanıklardan biri, yaşadıklarını anlatırken doğrudan yargıca hitap etti:
“Sayın Yargıç, o zaman 13 yaşındaydım. Gece koğuşta yatmıştım, uyku vaktiydi. Acac’ın başucumda olduğunu bilmiyordum. Hareket edince postalıyla kafama öyle bir tekme attı ki başım şuradan yarıldı.”
Konuşurken başının sol tarafındaki yara izini gösterdi ve sözlerini şu cümleyle tamamladı:
“Evet, bunu yapan bu adam.”
Soran Abdullah Haci, orada 7 ay 8 gün boyunca ağır koşullar altında kaldığını anlattı. Ardından,
“Bana baksın Sayın Yargıç!” diyerek sanığa dönmek istedi. Yargıcın talimatıyla Acac başını kaldırıp baktığında, Soran sözlerine devam etti:
“Bize sadece kirli su ve bayat ekmek veriliyordu. Orada ölüp toprağa gömülen 10’dan fazla kişiyi hatırlıyorum.”
Duruşma sırasında tanıklardan Fazile Muhammed Mahmud’un talebi üzerine, avukatların dahi bulunmadığı kapalı bir görüşme gerçekleştirildi. Görüşmenin ardından Fazile’ye bu talebinin nedeni soruldu.
Fazile, bazı anlatımların hassasiyeti nedeniyle isimleri korumak istediğini belirterek, sanığın kendisini dikkatle dinlemesini istediğini ifade etti.
Fazile’nin anlatımı, salonda dikkatle dinlenen ifadeler arasında yer aldı. Tanıklığı, yaşananların ayrıntılı biçimde aktarılması açısından öne çıktı.
Duruşmada daha sonra Halepçe’den gelen tanıkların da ifadelerine başvuruldu. Kimyasal saldırıların ardından İran’a sığınan ve daha sonra geri dönen bazı kişilerin tutuklanarak Nugra Salman’a gönderildiği yönündeki anlatımlar da kayda geçti.
Yargıç, mübaşire seslenerek yeni bir tanığın çağrılmasını istedi:
“Ali Arif içeri gelsin.”
Ali Arif, kürsüde şu ifadeleri kullandı:
“Açlık ve hastalık birçok kişiyi etkiledi. Amcam Allahkerem’i kaybettik.”
Yargıç, ismi tekrar ederek kısa bir süre duraksadı ve teyit etmek istedi:
“Adı Allahkerem mi?”
Ali Arif,
“Evet” yanıtını verdi.
Mahkeme salonunda bu diyalog kısa bir şaşkınlığa yol açsa da, tanık ifadeleri devam etti.
Bağdat’taki bu duruşma, tanıkların bireysel anlatımlarıyla ilerlerken, geçmişte yaşananların farklı yönlerini ortaya koymayı sürdürüyor. Her ifade, yıllar sonra mahkeme kayıtlarına geçen bir hafıza parçası olarak yerini alıyor.
Ancak mahkeme dışında Ali bana şunları söyledi: "Acac’ın bir anne ve oğula ne yaptığını bilsen dayanamazsın. Orada anlatamadım; çocuk onların isteğini kabul etmediği için onu öldürdüler ama anne sağ kaldı."
Acac’ın yüzü, tüm tanıkların ihtiyacı olan tek şeydi! Hepsi ona "bana bak" diyordu. Celladın o zayıf ve bitkin yüzü, yıllardır ağır bir yük taşıyan yorgun bedenlerine bir nebze hafiflik veriyordu. Vatanın da istediği buydu: Acac’a bakmak.
Niştiman Ali Hurşid, "Annem kucağında küçük kardeşimi emziriyordu, o sırada Acac geldi. Kabloyu kardeşimin yanağına öyle bir vurdu ki orada çukur açıldı. Sonra kabloyu annemim memesine vurdu. Yıllar geçtikçe o yara kansere dönüştü, annem şimdi kanser tedavisi görüyor," dedi.
Acac’ın bebeklerin ölüm kampına çevirdiği o kucaklar çoktu. 64 yaşındaki Selme Muhammed Robitan, bebeğini emzirirken Acac’ın kamçısıyla en büyük acısını yaşamıştı.
Yargıç: "Oğlun o an mı öldü?"
Selme: "Hayır, ertesi gün."
Yargıcın tanıklara en çok sorduğu sorular; Acac’ın işkenceleri, cinsel saldırılar, cesetlerin nasıl saklandığı ve gömüldüğü üzerineydi.
26 kişi tanıklık etti ve salonu öylesine kanlı hikayeler ve trajik sahnelerle doldurdular ki, herkes Ali Hasan Mecid (Kimyasal Ali) ve Saddam Hüseyin ile aynı cezayı almasını bekliyordu. Ancak yargıç, "Karar duruşması haftaya ertelenmiştir" dedi.
Bu tür duruşmalar genel anlamda bir adalet sürecidir ve kurbanların sitem dolu hikayelerine bir nebze de olsa yanıt vererek onları rahatlatır. Ancak devletin Acac’ın ellerine vurduğu o kelepçeden daha önemlisi, siyasi sistemlerin bir daha yeni "Acac’lar" üretmesine izin vermemesidir.
Rasafa İstinaf Mahkemesi’nden ayrılırken herkes Acac için farklı bir ölüm biçimi öneriyordu. Kimi onu yakmak istiyor, kimi Nugra Salman’a götürüp orda asmayı hayal ediyordu. Ama avukat Ayad Kakeyi onlara başka bir şey söyledi: "İdam edilmese de olur; bırakın o tek kişilik hücresinde tüm hayatını ölümü düşünerek bitirsin."
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)
Yorumlar
Misafir olarak yorum yazın ya da daha etkili bir deneyim için oturum açın
Yorum yazın