Yurdum benim, şahdamarım! Ahmet Arif’in içeriden bir yerlerden ölümcül yara almış malum sözüyle başladık. Aklımda hiç çıkmayan, ciğerlerime kök salan, nefesimi kesen, beni rahat yatağımdan eden, oraya buraya savuran, yaralı bir albatros gibi alaşağı eden bir söz. Söz deyip geçmeyelim. Söz vardır ki bir ömrün yerini tutar, söz vardır ki bir halkın bütün acılarının ifadesi olur. Bu da öyle bir söz.
Şahdamarım kesilmişken ben nasıl başka şeylerden bahsedebilirim. Ki bu şeylerin içinde ileri teknolojik bilişsel açılımlar, gökdelenlerce çevrelenmiş yeni nesil teminatlar, köstebeklerin hiç uğramayacağı güvenli yerler de var. Veyahut bir namlunun ağzına sürülmüş bir gül, süngünün ağzına takılmış Brecht yüreği veyahut İngeborg Bachmann’dan çalınmış bir satır. Fark etmez. Ben ölürken, can damarım kesilmişken…
Ölüyorum diyorum, can çekişiyorum. Ömrünün sonuna gelmiş bir fil gibi son nefesimi verecek bir yer arıyorum, bulamıyorum. Her yer kana batmış, her taraf kirletilmiş. Şerha şerha kan akıyor şahdamarımdan. Mallarme’nin gözlerinde gökyüzüne bakıyorum. İçimdeki kuğular sesini ve sözünü kaybetmiş olabilir donmuş göllerin içinde. Faun ile Debussy arasına görünmez engeller girmiş olabilir. Gökyüzünün sonsuz maviliğini yakalamaya çalışırken ayaklarımın altındaki zemin kaymış olabilir. Deniz meltemleri ruhumun kıyılarında esmiyor olabilirler. Olsun. İnadına
Dicle’nin kenarına oturup demli bir kaçak çay içiyorum, bir stran tutturuyorum, bir şiire asılıyorum. Bu haldeyken yine de Amed’i düşünüyorum. Nasıl olacağını düşünüyorum. Sonumu. Süratle kan kaybediyorum. Yıldızlar akıyor üzerime, ay yağıyor damla damla. Şahdamarım kesilmiş, fena ölüyorum. Üşüyorum cebimdeki yorgun bir mayıs akşamıyla. Can damarım fena kesilmiş. Son yalnızlığım, seni bırakıp gideceğimi mi sanıyorsun. Gidemem. Çünkü gidecek başka yerim yok. Ya burada yaşarım ya da ölürüm. Başka yerde ne yaşamaya ne de ölmeye niyetim var. Yaşamasını seviyorum yine de kesmiyorum umudumu yaşamaktan. Geçmişim, yaşadıklarım, dahası yaşayamadıklarım buna müsaade etmiyor. Bu hakkı kendimde göremiyorum. Üzgün bir kar tanesi misali susup eriyorum. Bir türlü gerisini getiremiyorum.
Bir damarım daha kesiliyor ince bir vakitte, göçler kurulmuşken dağların eteğinde. Gecenin karanlığında yol bulamıyorum ve bütün ölümlerden bir pay çıkarıyorum kendime. Her yüzde kesilmiş bir parçam, her yüzde ertelenmiş bir sevdam, her yüzde mahzun gülüşlerim. Ne çok masalım ne çok öyküm ne çok hikâyem. Bir ben bilirim şahdamarı kesilmişken özgürlük şarkıları okumanın ne demek olduğunu. Ve Ayşe Şan’ın sesinde yolunu kaybetmenin hüznünü. Bir ben bilirim gönüllü çıktığım o yolculuklardan neden hiç geri dönmek istemediğimi. Dönmek zorundaydım. Hep döndüm. Bir gün hiç gitmemek üzere…
Dünya değişiyor, diyorlar. Yamyam küre, can almaya devam ediyor. Doğrudur ama hiç değişmeyen şeyler vardır acılarım gibi. Hep aynı yerde, aynı vaziyette can çekişiyorum, ölüyorum. Havada asılı kalan çığlığımdan öteye gidemiyorum. Çığlığımı aşamıyor sesim. Bu ölümün soğuk sesidir dilimin ucuna asılmış. Ne yapsam boş, gerisi gelecektir, önü alınamayacaktır. Ne yapsam fayda etmez, ay karanlığın yüreğini yırtacaktır.
Hiç değişmeyen gerçeğim. Yurdum benim lal yalnızlığım, dile gelmez hasretim. Kancasında evlatlarım, küçük bedenlerim, otuz üç kurşun. Keskin bir korku kesiyor genzimi. Yok olursam, vurulursam, unutulursam, ağlarsam. Değişen çok şey olur hayatımızda; fakat kurşunun adresi hiç değişmiyor yurdumda: Kalbim benim, dinamit kuyusu, mayın tarlası… Yine de sevda sözleri atıyorum kuyuya, aşk yeminleri ekiyorum tarlaya. Başka çarem olmadığı için.
Aklıma Olcas Süleymanoğlu’nun bir sözü geliyor. Başka bir söz işte: Çiçek açar mı çelik, türkü söyler mi toprak? Şimdi inanıyorum ki çiçek açarmış çelik, türkü de söylermiş toprak. Sözlerin hakikati, bütün bir ifadesi... Ve mezar oluyor hasretime yurdumun ağustos akşamları. Yaşam bir başka oluyor böylesi demlerde. Bınevş kokusu ve evlat hasreti aynı kalıpta eriyor. Güneş bir garip hüzünle terk ediyor yurdumu. Kırlangıç yuvalarına, çocukların annesine babasına sarılmasına, ezanın su ile buluşmasına, toprağın soğuk sulara doymasına benziyor. Ve ben kan kaybetmeye devam ediyorum. Şahdamarım kesilmiş, can damarım kan kaybediyor süratle.
İşte böyle, hiç yoktan vururuz kendimizi, yalnızlık sözlerinde teselli ararız. Her şeyimizle yurdumuza benzeriz yani. O eski imgenin kıvrımlarında, can çekişen Van kedisinin çaresizliğinde. Beyaz gelecek, kapımı çalacak. Bahar olacak her yer. Gelmedi Beyaz. Gelemedi belki de.
Kesilmiştir bir kere şahdamarımız, ne desek boş. Hangi Mardin korkusunu getirsem fayda etmez merhem olmaz, hangi İdil ateşini getirsem ısınmaz toprak işlemez demir, hangi Muş yolunu getirsem giden gelmez, hangi Cizre ağrısına asılsam da çıkmaz geçmişin izi ruhumdan, hangi Fırat uzaklığını getirsem de sonu gelmez özlemlerimin. Bilirim lakin söz geçiremem kalbime.
Güzel bir ölüm düşlüyorum sadece bütün zamanların üzerinde. Bana benzeyen, yurdumu anımsatan, geçmişimi ayaklandıran, geleceğime ayna tutan bir ölüm düşü benimkisi. Biliyorum, ölümün başladığı yerde yazılacak hikâyem. Biliyorum, zor olacak, acı verecek, sancılı geçecek, kan kusturacak hikâyemiz; ama yazılacaktır muhakkak, yazılacaktır sözümüz: Yurdum, benim şahdamarım. Yurdum benim mütemadiyen kanayan yaram.
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)
Yorumlar
Misafir olarak yorum yazın ya da daha etkili bir deneyim için oturum açın
Yorum yazın