Kürt ulusal tarihinin süreklilik arz eden baskı, inkâr ve imha pratikleriyle şekillenmiş olması, bu sürecin yalnızca askeri ya da idari yöntemlerle açıklanamayacağını göstermektedir.
Kürt milletine yöneltilen şiddet, çoğu zaman kaba zorun ötesine geçen, zihinsel ve kültürel alanı da kuşatan ideolojik aygıtlarla desteklenmiştir. Bu aygıtların başında ise, Ortadoğu bağlamında dinin siyasal iktidar tarafından araçsallaştırılmış biçimi gelmektedir.
Din, bu bağlamda bireysel inanç alanını aşarak, ulusal kimlikleri bastıran, tarihsel hafızayı silikleştiren ve boyun eğdirme kültürünü meşrulaştıran bir düzenek olarak işlev görmüştür.
İslam’ın Kürt coğrafyasındaki tarihsel serüveni, çoğunlukla eşitler arası bir kültürel etkileşim biçiminde değil; Arap merkezli bir siyasal ve teolojik hiyerarşi içerisinde şekillenmiştir. Bu hiyerarşi, Kürtleri çoğu zaman kendi tarihsel ve kültürel bağlamlarından kopararak, “ümmet” adı altında tanımsız, kimliksiz ve edilgen bir kitleye indirgemiştir.
Kürt dili, hafızası ve ulusal varlığı, bu çerçevede tali bir konuma itilmiş; itiraz ve direniş pratikleri ise dini söylemlerle bastırılmaya çalışılmıştır. Böylece din, bir inanç sistemi olmaktan ziyade, Kürt milletinin siyasal özneleşmesini engelleyen bir ideolojik örtüye dönüştürülmüştür.
Bu süreçte dikkat çekici olan, baskının yalnızca dışsal zor aygıtlarıyla değil, aynı zamanda Kürt toplumunun içine nüfuz eden ahlaki ve zihinsel kodlar aracılığıyla da sürdürülmüş olmasıdır. Sabır, kader, tevekkül ve itaat gibi kavramlar, tarihsel bağlamlarından koparılarak, Kürtlerin maruz kaldığı yapısal adaletsizlikleri olağanlaştıran bir dilin parçası haline getirilmiştir.
Ulusal taleplerin ertelenmesi, fitne ya da kardeş kavgası olarak sunulmuş; özgürlük arayışı, kutsal olana karşı gelmekle eşdeğer kılınmıştır. Bu durum, Kürt toplumunda yalnızca baskıya maruz kalmayı değil, aynı zamanda bu baskıyı içselleştirmeyi de beraberinde getirmiştir.
Ortaya çıkan tablo, Kürt meselesinin salt dış düşmanlar ya da sömürgeci devlet politikalarıyla açıklanamayacağını göstermektedir. Kürt milletinin yaşadığı trajedilerde, dinin siyasal bir ideolojiye dönüştürülerek Kürt kimliğine karşı kullanılması merkezi bir rol oynamıştır. Bu ideolojik dönüşüm, farklı tarihsel dönemlerde ve farklı devlet yapıları altında benzer biçimlerde yeniden üretilmiştir.
Arap, Türk ya da Fars kimlikleri altında örgütlenen siyasal iktidarlar, dinin homojenleştirici ve disipline edici yönlerinden faydalanarak Kürtleri kendi ulusal perspektiflerinden uzaklaştırmayı başarmıştır.
Bu bağlamda, son yıllarda Kürt coğrafyasında ve çevresinde yaşanan kitlesel şiddet pratikleri, dinin siyasal araçsallaştırılmasının ulaştığı yıkıcı boyutları açık biçimde ortaya koymuştur.
Dinsel sloganlar eşliğinde gerçekleştirilen katliamlar, kadın, çocuk ve yaşlı ayrımı gözetmeksizin yürütülen vahşet, dinin ahlaki bir sınır koyucu olmaktan çıkıp, sınırsız bir şiddetin meşruiyet zemini haline getirildiğini göstermektedir. Bu şiddet biçimi, rastlantısal ya da marjinal değildir; aksine, uzun yıllar boyunca inşa edilmiş ideolojik bir altyapının kaçınılmaz sonucudur.
Kürt toplumunun bu süreçteki en kırılgan noktalarından biri, ulusal birliğin sürekli ertelenmesi ve kolektif iradenin parçalı yapısı olmuştur. Din eksenli siyasal söylemler, Kürtler arasındaki farklılıkları derinleştirirken, ortak ulusal paydaların inşa edilmesini zorlaştırmıştır. Bu durum, yalnızca dış aktörlerin manipülasyonuyla değil, Kürt toplumunun kendi içindeki eleştirel düşünce eksikliğiyle de ilişkilidir. Kutsallaştırılmış değerler karşısında suskunluk, zamanla teslimiyetçi bir politik kültürün yerleşmesine zemin hazırlamıştır.
Eleştirel bir perspektif geliştirmek, bu noktada hayati bir önem taşımaktadır. Bu eleştiri, bireylerin kişisel inançlarını hedef almayı değil; dinin, Kürt milletinin tarihsel ve siyasal varlığına karşı nasıl konumlandırıldığını sorgulamayı amaçlamaktadır. İnancını bireysel alanında yaşayan bir yaklaşım ile, dini toplumsal ve siyasal alanın mutlak belirleyeni haline getiren ideolojik yaklaşım arasında niteliksel bir fark bulunmaktadır. Kürtlerin yaşadığı sorun, birincisiyle değil; ikincisinin tarihsel olarak Kürt kimliğini bastırmak için sistematik biçimde kullanılmasıyla ilgilidir.
Bu çerçevede, Kürt ulusal bilincinin yeniden inşası, yalnızca politik ya da askeri stratejilerle sınırlı düşünülemez. Zihinsel ve kültürel bir dönüşüm olmaksızın, kalıcı bir özgürlük perspektifi geliştirmek mümkün değildir.
Kürtlerin kendi tarihlerini, mitlerini, direniş geleneklerini ve düşünsel miraslarını yeniden sahiplenmeleri; bunları dışsal ideolojik kalıplardan bağımsız olarak değerlendirmeleri gerekmektedir. Din, bu süreçte ya bireysel bir inanç alanına çekilmeli ya da siyasal iktidar ilişkileriyle kurduğu bağ açıkça teşhir edilmelidir.
Kürt milletinin karşı karşıya olduğu tarihsel meydan okuma, yalnızca var olma mücadelesi değil; aynı zamanda kendisine dayatılan ideolojik çerçevelerden özgürleşme mücadelesidir. Bu özgürleşme, kutsal addedilen hiçbir söylemi dokunulmaz kabul etmeyen, eleştirel aklı merkeze alan ve ulusal onuru temel alan bir bilinçle mümkündür. Ulusal birlik söylemi, bu bilinçten yoksun olduğunda, içi boş bir retorikten öteye geçememektedir. Gerçek birlik, ortak bir tarihsel yüzleşmeyi ve kolektif sorumluluğu gerektirir.
Kürtlerin yaşadığı acıların, yalnızca başkalarının suçlarıyla açıklanması, Kürt toplumunun öz eleştiri kapasitesini zayıflatmaktadır. Tarihsel süreçte yapılan hatalar, ertelenen hesaplaşmalar ve sorgulanmayan ideolojik bağımlılıklar, bugünkü kırılganlığın önemli nedenleri arasında yer almaktadır. Bu bağlamda, Kürt ulusal mücadelesinin geleceği, hem dışsal baskı mekanizmalarına karşı durabilme hem de içsel zihinsel prangalardan kurtulabilme becerisine bağlıdır.
Ortadoğu’nun kaotik siyasal yapısı içinde, din merkezli ideolojilerin giderek daha saldırgan ve dışlayıcı biçimler aldığı bir dönemde, Kürtlerin seküler, ulusal ve insani bir perspektifi güçlendirmesi hayati bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır. Bu perspektif, ne kültürel köksüzlüğü ne de inanç düşmanlığını ifade eder; aksine, hiçbir inancın ulusal iradenin yerine geçirilmemesini savunur. Kürt milletinin tarihsel deneyimi, bu ayrımın yapılmadığı her durumda ağır bedeller ödendiğini açık biçimde göstermektedir.
Bu metin boyunca tartışılan meseleler, yalnızca teorik bir çözümleme değil; aynı zamanda Kürt milletinin tarihsel hafızasına yöneltilmiş bir yüzleşme çağrısı niteliği taşımaktadır. Kürtlerin, kendilerine yabancılaştırılmış ideolojik yapıların farkına varması ve bunları sorgulaması, ulusal varoluş mücadelesinin ayrılmaz bir parçasıdır. Bu sorgulama, ne geçici bir öfkenin ne de konjonktürel bir tepkinin ürünü olarak görülmelidir; aksine, uzun soluklu bir düşünsel ve politik yeniden yapılanmanın başlangıcı olarak ele alınmalıdır.
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)
Yorumlar
Misafir olarak yorum yazın ya da daha etkili bir deneyim için oturum açın
Yorum yazın