BRICS'i 'Küresel Güney' ve gelişmekte olan ülkeler için son fırsat olarak değerlendirebilir miyiz?

2 saat önce
Mehdi Ferec
Etiketler İngiliz ekonomist Jim O'Neill BRICS
A+ A-

İngiliz ekonomist Jim O'Neill, 2001 yılındaki araştırmasında "BRIC" terimini ortaya attığında, bu kavramın yirmi yıldan kısa bir süre içinde somut bir kuruma ve jeopolitik bir gerçekliğe dönüşeceğini muhtemelen öngörmemişti. Bununla birlikte, yaptığı analiz, merkezinde Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin'in bulunduğu yeni bir ekonomik büyüme kutbunun yükselişine oldukça isabetli bir şekilde işaret ediyordu.

O'Neill, dolaylı da olsa G7 ülkelerini dünyadaki ekonomik güç dağılımının yapısal bir değişime doğru gittiği konusunda uyarıyor, bu değişimin de içinde bulunduğumuz yüzyılın ortalarına doğru Batı hegemonyasının sonunu getirebileceğine dikkat çekiyordu. Bugün geçmişe dönüp baktığımızda, O'Neill'ın öngörüsünün sadece bir varsayımdan ibaret olmadığını, geleceğin son derece tutarlı bir okuması olduğunu görüyoruz; nitekim bu devletler adım adım kendi ekonomik ve siyasi konumlarını sağlamlaştırarak küresel politik ekonominin baş aktörleri haline geldiler.

"BRICS" ülkeleri, kuruluşlarından itibaren Soğuk Savaş sonrası Amerika Birleşik Devletleri ve Batılı müttefiklerinin liderlik ettiği tek kutuplu sisteme meydan okuyan yapısal bir konum benimsediler. Bu duruş, özellikle Batı'nın ekonomik sistemindeki zafiyetleri gözler önüne seren 2008 Küresel Mali Krizi'nin ardından daha da belirginleşti. Bu bağlamda Rusya, Batı'nın gerilemesini bir fırsat olarak değerlendirerek 2009 yılında Yekaterinburg'da ilk resmi BRICS zirvesine ev sahipliği yaptı. Açıklanan hedef; çok kutuplu bir uluslararası sistem geliştirmek ve ABD'nin gölgesindeki finansal ve siyasi kurumlara olan bağımlılığı azaltmaktı. Her ne kadar kolektif bir girişim olarak resmedilse de her üye devlet BRICS'i, çoğunlukla Batı tahakkümündeki çerçevelerde daha önce ötekileştirilmiş olan kendi stratejik hedeflerini ilerletmek için bir araç olarak kullandı.

Şi Cinping döneminde Çin'in BRICS stratejisi, ideolojik açıdan çok daha tutarlı ve sistematik bir görünüm sergiliyor. Pekin üç boyutlu bir strateji izliyor: Birincisi; Çin "Küresel Güney"i (Global South) hem bir kitle tabanı hem de koruyucu bir kalkan olarak görüyor ve kendini gelişmekte olan ülkelerin ana savunucusu olarak konumlandırıyor. "Şi", BRICS aracılığıyla Batı'nın liberal demokrasisinin normatif tekeline son vermeye çalışarak devlet merkezli kalkınmaya ve siyasi istikrara vurgu yapan alternatif bir yönetişim modeli sunuyor. İkincisi; Çin, ekonomik işbirliğini giderek artan bir oranda güvenlik söylemiyle harmanlıyor. Şi, son zirvelerdeki konuşmalarında açık bir şekilde BRICS işbirliğini tek taraflı yaptırımlara ve dış müdahalelere karşı savunma ile ilişkilendirdi ki bu da ABD'nin Tayvan, Güney Çin Denizi ve Çin'e yönelik ambargolarına örtülü bir göndermeydi. Üçüncüsü; Çin, "Dijital Yuan"ın uluslararasılaşması, ticareti ABD yaptırımlarından korumak için Çin ödeme sistemlerinin yaygınlaştırılması ve altın ile gümüş alımları gibi alternatif altyapıların geliştirilmesi yoluyla ABD'nin finansal hegemonyasını kırmak için çok daha sert bir tutum benimsedi.

BRICS'in jeopolitik önemi, örgütün durağan bir forumdan kurumsal bir bloğa evrildiği 2023 Johannesburg zirvesinde belirgin bir şekilde arttı. BAE, Mısır, Etiyopya ve İran gibi yeni üyelerin kabulü ve ardından 30'dan fazla ülkenin daha katılım talebinde bulunması, bölgesel güçlerin Batılı kurumlara alternatif bulma konusundaki susuzluğunun bir göstergesi niteliğinde. Çin'in Şanghay'daki "Yeni Kalkınma Bankası"na (NDB) öncülük etmesi, Batılı mekanizmalara kıyasla daha esnek ve siyasi açıdan daha tarafsız bir kalkınma finansmanı sunduğu için bu eğilimi daha da güçlendirdi. Daha sonrasında Endonezya'nın da sürece dahil olmasıyla BRICS'in etki alanı Güneydoğu Asya'ya kadar uzandı ve gerçek anlamda bölgeler arası bir platform olma vizyonunu pekiştirdi.

BRICS, finansal işbirliğinin yanı sıra "SWIFT"e rakip olacak alternatif ödeme sistemleri gibi paralel bir ekonomik altyapı inşa etmeye de başladı. Bu değişim, Washington'da BRICS'in yalnızca ekonomik bir konsorsiyum değil, aynı zamanda sistematik bir meydan okuma olduğu algısını sağlamlaştırdı. Bu çerçevede "Şi"nin stratejisinin güvenlik boyutu çok daha fazla önem kazanıyor. BRICS ile güvenlik meseleleri arasındaki artan koordinasyon, örgütün Batı gücünün temel dışavurumu olan "NATO" ile karşılaştırılmasına yol açtı. "Grönland" gibi stratejik meselelerin ABD siyasi söyleminde yeniden ortaya çıkması ve Washington'un Latin Amerika gibi bölgelerdeki yoğun çabaları, BRICS'in genişleyen hegemonyasını dengeleme çabasını yansıtıyor. ABD'nin müdahaleleri ve yaptırımları, özellikle Venezuela ve İran ile ilgili olanlar, BRICS'in nüfuz alanının daha fazla konsolide olmasını engellemek için defansif bir yanıt olarak yorumlanabilir.

Bu arada, özellikle Trump'ın Grönland'ı satın alma bahsinin ardından NATO ve Batı ittifakı içindeki iç çatlaklar giderek daha fazla gün yüzüne çıkıyor. Danimarka Başbakanı, ABD'nin bir başka NATO üyesine (Danimarka toprağı olan Grönland gibi) saldırması halinde, bunun kolektif savunmanın temel prensibini ihlal edeceği için fiilen NATO ittifakının sonu anlamına geleceğini açıkça ifade etti. Çin ve Rusya da özellikle Trump döneminin korumacı ticaret politikalarına bir yanıt olarak, ekonomik diplomasi ve "kazan-kazan" (win-win) söylemi aracılığıyla bu çatlaklardan faydalandı. ABD yaptırımlarının ardından Pekin'in Kanada ile olan ilişkileri, bu stratejinin bir örneğidir. Kanada yapısal olarak G7 ve NATO'nun bir parçası olmasına rağmen, Pekin'e yönelik diplomatik yeniden hizalanması, ABD müttefiklerinin Washington'un tek taraflı politikaları karşısındaki derin endişesinin bir işaretidir. Aynı dinamik, stratejik seçeneklerini çeşitlendirmek için BRICS'e büyük ilgi gösteren Macaristan, Slovakya ve Türkiye gibi NATO üyelerinde de görülmektedir.

Gelecekteki uluslararası sistemin "NATO" tarafından mı yoksa "BRICS" tarafından mı şekillendirileceği sorusu henüz yanıtlanmamış olsa da, eğilimler Batı bütünlüğünün aşınmasına ve merkezinde Çin veya Doğu Bloğu'nun olduğu ağların genişlemesine işaret ediyor. Washington, tek taraflı eylemlere öncelik veren bir politika izleyerek, çıkarları kendi stratejik gündemiyle örtüşmeyen ortaklarını kaybetme riskiyle karşı karşıya. Buna karşın Pekin'in altyapı yatırımlarına, kalkınma finansmanına ve kurumsal kapsayıcılığa dayanan "yumuşak güç" (soft power) yaklaşımı, ağır ideolojik koşullar dayatmaksızın daha geniş bir ortaklar çemberini kendine çekmesini sağladı. Üstelik bu durum, Pekin'in dostlarının yardımına koşma konusundaki tüm belirsizliğine ve ağırlığına rağmen gerçekleşiyor!

İlginç bir şekilde BRICS, "Şi ve Modi"nin 2024 yılında Kazan'da düzenlenen BRICS zirvesinde bir araya geldiğinde Çin-Hindistan ilişkilerindeki iyileşmede görüldüğü gibi, çatışmalarla dolu bir geçmişe sahip devletler arasında bile pragmatik işbirliğini kolaylaştırdı. Eş zamanlı olarak Çin, Afrika ve Latin Amerika'daki konumunu sağlamlaştırarak devasa kalkınma projelerini ve doğal kaynak çıkarımını kontrol eder hale geldi. Bugün BRICS, dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 45'ini ve küresel gayrisafi yurt içi hasılanın (GSYİH) üçte birinden fazlasını oluşturuyor ve birçok temel göstergede G7'yi geride bırakmış durumda. Dolayısıyla, O'Neill'in başlangıçtaki öngörüsü bir teoriden çıkıp açık bir küresel gerçekliğe dönüşerek, giderek daha fazla "Küresel Güney" tarafından yönlendirilen çok kutuplu bir sistemin doğuşuna işaret etmektedir.

 

(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)

 

Yorumlar

Misafir olarak yorum yazın ya da daha etkili bir deneyim için oturum açın

Yorum yazın

Gerekli
Gerekli