Veysel Başçı
Rivayet o ki, Nizamü’l-Mülk’ün henüz genç sayılan oğlu İzzü’l-Mülk, Belh Seferi’nden Rey’e yeni dönmüş olan Melikşah’a yönelik diplomatik nezaket sınırlarını zorlayan bir davranışta bulunur. İzzü’l-Mülk’ün bu tavrı saray düzeninde bir hayli rahatsızlık yaratır. Bunun üzerine Melikşah, İsfahan’da bulunan kudretli vezirine sert bir mektup kaleme alır: “Bre vezir” der, “Senin şu kendini bilmez oğlunun ettiği edepsizlikte neyin nesi? O önündeki divitle mürekkebi aldığımda gücünden geriye pek bir şey kalmayacağını bilmez misin?” Nizâmü’l-Mülk bu tabii, bu tehdit dolu sözlerin altında kalır mı? Öyle bir cevap verir ki Melikşah’a, tarih boyunca vezir ile sultan arasındaki gerilimlerin en keskin özeti gibi okunur Siyasetnâme metinlerinde: “Peki” der, “elimdeki kalemi, önümdeki mürekkebi aldınız diyelim, başınızdaki o taç yerinde kalır mı sanırsınız?”
Bu kısa ama çarpıcı atışma, yalnızca tarihî iki şahsiyetin restleşmesi değildir elbet. İran siyasal geleneğinin en derin hakikatlerinden birini açığa çıkaran küçük ama önemli bir anekdottur. Zira bu ülkede iktidar ile bürokrasi arasındaki denge, her zaman görünmez ipler üzerinde yürümüş ve yürütülmüştür. Ve bu ülkenin siyasal geleneğinde devletin aklı ve işleyişi, öyle sanıldığı gibi her zaman tek bir adamın tekelinde de olmamıştır. Çoğu zaman kılıç ile kalem, yani siyasal güç ile bürokratik akıl arasındaki kırılgan fakat zorunlu dengenin sürekliliğiyle olmuştur. Ancak bu süreklilik arz eden iplik kimi zaman gerilmiş, kimi zaman gevşemiştir. Mesela Melikşah ile Nizamü’l-Mülk arasında cereyan etmiş bu hassas karşılaşmanın ipliği, yüzyıllar sonra başka bir formda yeniden gerilecektir. Bu sefer Kacarlardan Nasıreddin Şah döneminde, gücünün zirvesine çıkan devletin kudretli Sadrazamı Emir Kebir başroldedir. Ancak o da, reform iradesiyle sarayın yerleşik güç ağlarına dokunduğu anda, Kaşan’daki Fin Bağı hamamından yükselen buhara yazdırılmış bir akıbetle, kendi kurduğu düzen tarafından sessizce tasfiye edilmiştir. Ve böylelikle devletin modernleşme hamlesi ile saray içi iktidar refleksleri arasındaki çatışmalar, yine o aynı soruyu fısıldamıştır insanlara: “Yahu bu devleti kim yönetiyor, kılıç mı, kalem mi?”
Ve bu tarihsel sorunun modern çağdaki karşılığı olarak bu sefer de Muhammed Ali Furuği yani “Zekâü’l-Mülk” beliriveriyor siyasi arenada. Yirminci yüzyılda İran devlet aklının en kritik eşiklerinde belirleyici rol oynamış bu isim, yalnızca bir siyasetçi de değildir. Devletin kendini yeniden kurma kapasitesinin de simgesi olmuş bir isimdir. Onun şahsında, geleneksel vezirlik ile modern teknokratlık arasında hassas köprüler kurulmuştur. Kendisine ita edilen “Zekaü’l-Mülk” lakabı da tesadüfî değildir elbet. Bu unvanın kökleri, babası Hüseyin Furuği’nin Kacar Sarayı’nda kazandığı itibara kadar dayanmaktadır. Lakap, adeta bir aile mirası gibi kuşaktan kuşağa devredilmiştir. Ailenin kökleri ise daha geriye, Bağdat’tan İsfahan’a, içerisinde Yahudi kimliğinin de olduğu pek çetrefilli bir tarihsel arka plana kadar uzanmaktadır. Bu yüzden o dönem Zekaü’l-Mülk lakabı yalnızca bir isim değildir, bir siyasal metafordur. Aklın, stratejinin ve devlette sürekliliğin de adıdır.
Pehleviler: Modern İran’da vitrin hanedanlığı
Furuğî’nin sahip olduğu o akıl ve o siyasi kariyer, bir devlet adamlığından çok bir devlet aklı mühendisliği olarak da okunabilir. Zira Kacarlar’dan Pehlevi Hanedanı’na geçiş sürecinde, darbelerin, anayasal kırılmaların ve iktidar mücadelelerinin tam ortasında yer alan bu ülkede, elindeki görünmeyen iple bir denge unsuru olarak devletin sürekliliğini sağlamaya çalışmıştır. Ancak tarih bu! Çoğu zaman sahnedeki aktörleri değil, vitrindeki figürleri hatırlamaya meyyaldir ya hani! İşte o dönemde de birçok kişi Furuğî’yi değil, üç kuşağa yayılacak “Pehlevileri” görmüş, onları parlatmaya başlamıştır.
Oysa aileye Pehlevi (soy) ismini bahşeden ve onları bu ismin çağrıştırdığı o şatafatlı İran geçmişine yapay bir köprüyle bağlayan kişi de bizzat Furuği’dir. Furuği’nin özellikle de Eşkani ve Sasanilerin kalbi konumundaki “Pehlev” ismini seçmesi ise tesadüfî değildir elbet. Yani ortada anlatıldığı gibi öyle kökleri derinlere uzanan bir hanedan ismi yoktur, modern dönemin masa başında ince düşünülerek üretilmiş, cilalanmış ve sonra da vitrine konulmuş bir silsile ismi vardır sadece.
İşte bu vitrinsel durumdan olsa gerek, bugün o “ödünç isimle” kendisini ülke yönetiminin doğal varisi gibi gören, Batı mahallesinde şah kesilen o taçsız Pehlevi’nin de durumu bu ailenin trajedisinden ziyade bir mizah malzemesi sayılabilir ancak. Çünkü taşıdığı ismin menşeinden dahi kopuk dolaşan bu oğlanın, tarih dersi verircesine ülkesine rota çizmeye yeltenmesi, en fazla tarihsel kökleri tartışmalı bir hanedan temsilcisinin uzaktan parmak sallamasına tekabül edecek kadar keskin olabilir. Oğulun bugünkü hali, aslında babasının karikatürleşmiş bir devamından ibarettir. Ama dedesi Rıza Şah döneminde Furuği gibi isimler sayesinde düşünen, hesaplayan, denge kuran akıllar vardı… Bunlar da Dede Şah’ın ham gücünü bir “devlet aklına” benzetebiliyorlardı. Yani ortada imece usulü de olsa bir mimari vardı, kaba da olsa ekip işi bir inşa faaliyeti söz konusuydu. Bugün ise ne o hanedanın vitrine sürülen temsilcisinde ne de onu parlatmaya çalışan küresel odaklarda bir gelecek tasavvuru, bir siyasal mühendislik ya da kurucu bir akıl vardır. Sadece eski bir binanın önünde poz verip kendini malik sanan bir figür ortalıklarda dolaşıyor o kadar. Ve bu dolaşımın en ibretlik tarafı da kendi siyasal varlığını dahi tahkim edememiş bu figürün, kalkıp da, asırlardır Zagros’un iki yakasını ifade eden “Pehlev” bölgesinin kalbinde oturan otokton Kürtler üzerinden hakkını arayanları tehdit etmesi, köklü İran medeniyetinin ayrılmaz cüzü olan bu kesimleri “tecziye-taleplikle” suçlamasıdır… Kendi yarasına merhem olamayan, ama başkasına hekim kesilen bu keskin zihniyetin elinde evet bir krallık/şahlık iddiası vardır, fakat ortada ne taç, ne taht, ne de o tacı taşıyacak bir akıl söz konusudur…
Kalem ile taç arasında: Bir havuz başında sönen devlet aklı
Peki İran İslam Cumhuriyeti’nde bugün bir devlet aklı var mı? Haşimi Rafsancani yaşasaydı belki var diyebilirdik ama o da saray entrikalarının gölgesinde, bir hamamın sıcak kurnasında tarihten silinen Emir Kebir gibi, modern İran’ın daha sofistike ama en az onun kadar sert güç mücadeleleri içinde, bir havuz başında sessizce sahneden el çektirilmişti. Oysa Rafsancani devlet aklı geleneğinin belki de son temsilcisiydi İran’da. Onun ölümü, yalnızca bir siyasetçinin kaybı değil, aynı zamanda bir denge mekanizmasının da çöküşü anlamına geliyordu. Mekânlar değişmişti, fakat devlet ile iktidar arasındaki gerilim aynı kalmıştı. Onun ardından İran siyasetinde gözle görülür bir boşluk oluştu. Devlet aklının yerini kısa vadeli hesapların, fraksiyonel çekişmelerin ve güç mücadelelerinin aldığı bir dönem başladı. Bürokrasi ile iktidar arasında ince bir ip üzerinde yürüyen ustaların yerini, o ipin üzerinde gösteri yapan fakat denge kurmak yerine gerilimi artıran siyasal cambazlar aldı. Bugün İran’ın içinden geçtiği gerilimli atmosferde en fazla hissedilen şey Rafsancani’nin esnek siyasetiydi ki o da şu demekti: Krizi soğukkanlılıkla yönetebilecek bir devlet aklının yokluğu. Bu yüzden, bütün eleştirilere rağmen, Rafsancani’nin temsil ettiği o “ara denge” hali ve serinkanlı tutum, bugünün sert kutuplaşmaları içinde neredeyse kaybolmuştur. Oysa İran tarihinde devlet hiçbir zaman yalnızca hükümdarın iradesine dayanmamıştı. Hükümdar Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi de olsa, o gölgeyi ayakta tutan da çözen de, kalem ile taç arasında gerilen o görünmez ipliklerdi. O iplikler ki ince, kırılgan ve çoğu zaman da ölümcül bir denge unsuru olarak var olmuştular.
Ve bugün
Bugün gelinen noktada ise o denge zayıflamış, ip daha da incelmiş, cambazlarsa çoğalmıştır. Fakat o ip üzerinde yürüyebilecek kudrette bir akıl -bir Nizâmü’l-Mülk, bir Zekâü’l-Mülk ya da bir Emir Kebir- henüz sahneye çıkmış değildir. Ve bu ülke, belki de uzun bir aranın ardından yeniden devlet aklını arayan bir ülke görünümüne savrulmuş durumdadır. Oysa İran siyasal geleneği, tarih boyunca yalnızca görünür iktidar sahipleriyle değil, çoğu zaman devletin yönünü tayin eden güçlü ve merkezi “gölge aktörler” üzerinden şekillenmiştir. Bu nedenle İran devlet tecrübesi, farklı güç merkezlerinin kontrolsüz biçimde çoğaldığı ve devlet aygıtı içerisinde birbirini dışlayan seslerin yükseldiği dönemleri daima bir kırılma ve istikrarsızlık emaresi olarak hatırlamaktadır. Dolaysıyla bugün askeri yahut siyasi farklı aktörlerin birbirinden bağımsız yön tayin etmeye çalışması, İran’ın tarihsel devlet refleksi açısından derin krizlere, iç çözülmelere ve otorite aşınmalarına işaret etmektedir. Ve kuşkusuz bu hassas denge daha fazla aşınırsa, İran yakın gelecekte yalnızca iktidar mücadelelerine değil, devletin kendi iç mimarisini sarsacak tarihsel kırılmalara da şahit olacaktır
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)
Yorumlar
Misafir olarak yorum yazın ya da daha etkili bir deneyim için oturum açın
Yorum yazın