15 Ocak 2026 tarihinde Milano’daki Camera del Lavoro’da CGIL, anlamlı bir başlık taşıyan bir buluşmaya ev sahipliği yaptı: “Türkiye ve Kürt meselesi: Rojava sadece bir hayal değil, politik bir zorunluluktur.”
Bu toplantı sıradan bir tartışma değildi; Kürt meselesinin marjinalleştirilmekten çıkarılıp tarihsel, politik ve insani boyutlarıyla yeniden ele alındığı, nadir ve gerekli bir dinleme alanıydı.
Bugün Türkiye’deki otoriter muhafazakârlığa karşı en önemli demokratik ve laik alternatiflerden birini temsil eden Kürt dünyasının sesini doğrudan dinlemek, Avrupa’nın artık görmezden gelemeyeceği bir gerçeklikle yüzleşmek anlamına geliyor. Rojava ideolojik bir ütopya değildir; demokratik konfederalizm, halklar arası birlikte yaşam, kadın özgürleşmesi ve öz-yönetim temelli bir politik laboratuvardır. Parçalanmış bir Ortadoğu’da somut bir barış olasılığı sunmaktadır.
Sezai Temelli (Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi) başta olmak üzere Kürt ve Türk siyasi ve sendikal temsilcilerinin katkılarından, İtalyan siyaseti ve sivil toplumunun verdiği desteğe kadar pek çok nitelikli müdahale arasında beni en derinden etkileyen konuşma, bugün diasporada yaşayan eski Kürt siyasetçi İdris Baluken’e aitti.
Baluken, Batı’daki Kürt diasporasını yalnızca baskının pasif bir sonucu olarak değil, henüz tam anlamıyla ortaya çıkmamış bir politik özne, potansiyel bir güç olarak ele aldı. Birlikten, sorumluluktan ve gelecekten söz etti. Ve her şeyden önemlisi, temel bir soruyu gündeme getirdi: Bugün Kürt diasporası ne yapabilir ve ne yapmak zorundadır?
Yanıt hem basit hem de radikal: Çocuklara yatırım yapmak.
Kültüre, bilgiye ve eğitime yatırım yapmak. Çünkü henüz tam anlamıyla işlenmemiş olanı, inkâr, sembolik şiddet ve baskıyla yaralanmış bir halkın kolektif bilinçdışını gelecek kuşaklar taşıyacaktır.
Yıllardır etnopsikiyatri, kültürlerarası psikoloji ve pedagoji alanında çalışıyorum. Göçmenler arasında, diasporanın parçalanmış hikâyeleriyle büyüdüm. Pek çok sürgün topluluk tanıdım; ancak biri beni özellikle etkilemiştir: Ermeni diasporası.
Ermenistan bir devlet olarak büyük bir jeopolitik güç değildir. Buna rağmen Batı’daki Ermeni diasporası olağanüstü bir kültürel, entelektüel ve sembolik güç inşa etmiştir. Hafızaya, eğitime ve söze yatırım yapmıştır.
Bugün Kürt diasporası da, çoğu zaman ağır ayrımcılık koşullarından yola çıkarak, önemli bir ekonomik istikrara ulaşmıştır. Bu durum Türkiye’de, inşaat gibi stratejik sektörlerin büyük ölçüde Kürt girişimcilerin elinde olmasına rağmen bunun nadiren dile getirilmesiyle; Avrupa’da ise özellikle Almanya’da açıkça görülmektedir. Almanya’da Kürt nüfus sayısal olarak Türk nüfusundan fazladır; ancak sistematik biçimde görünmez kılınmaktadır.
İşte tam da bu güç —ekonomik, demografik ve kültürel— tarihsel olarak korkuyu ve baskıyı beslemiştir. Kürtler kimliklerini her dile getirdiklerinde susturuldular: keyfi tutuklamalar, zorla kaybetmeler, faili meçhul cinayetler… Bu şiddet yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda derin bir sembolik şiddetti ve Kürt halkının etnik bilinçdışına kazınarak diasporayı kaçınılmaz kıldı.
İşlenmemiş yaralar yok olmaz.
Kuşaklararası travma aktarımı üzerine yapılan çalışmaların ve Yahudi tarihindeki gözlemlerin gösterdiği gibi; korkular, suskunluklar, sırlar ve yaslar kuşaktan kuşağa aktarılır, kimi zaman epigenetik düzeyde bile. Çocuklarda, torunlarda, sonraki kuşaklarda yeniden ortaya çıkar.
Belki de Baluken’in konuşması beni bu kadar derinden etkiledi; çünkü bana dokunuyordu. Ben de erken yaşta ayrımcılıkla karşılaşmış bir göçmen çocuktum. Bugün ikinci kuşaklarla, toplumun çok erken ve çok sert biçimde etiketlediği çocuklar ve gençlerle çalışmam tesadüf değildir. Birilerini “kurtarmak” için değil, onlara onurlarını geri vermek için. Çünkü kimse nerede doğacağını seçmez.
Ve bunu, yıllarca cezaevlerinde kültürel arabulucu olarak çalışmış bir kriminolog olarak da söylüyorum: Fırsat vermek safdillik değildir; önlemedir.
Hepimiz çocuklarımıza bir şey aktarırız: acı ya da bilinç, korku ya da söz.
Bugün Kürt diasporasının tarihsel bir sorumluluğu vardır.
Ekonomik imkânlar mevcuttur. Şimdi bu imkânları bilgiye, eğitime ve konuşabilen, kendini savunabilen, hak ve sorumluluklarının farkında olan bir entelektüel sınıfın inşasına yatırmanın zamanıdır. Ancak bu şekilde Rojava hayali, uzak bir istisna olarak görülmekten çıkıp paylaşılan bir politik zorunluluk hâline gelebilir.
Olası bir barıştan söz etmek, bugün her zamankinden daha fazla, bu seslere alan açmak demektir.
Ve onları gerçekten dinlemek.
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)
Yorumlar
Misafir olarak yorum yazın ya da daha etkili bir deneyim için oturum açın
Yorum yazın