Gece düşmüş gözlerine milim milim. Erir karanlık huzmeler. Kıyamete hazırlanır yaşlı dünya bir damla suda. Ben görmüyorum. Yağmur yağmış eylülün parmak uçlarına. Dokunuyorum.
Seninle uyanıyorum. Bu vakitler, başka vakitler. Savruk benliğim, geçmişimden azade, senden ziyade.
Bir şarkıdır zaman, alır götürür seni uzaklara. Her dem ellerinde ufalanan... Bir şarkıdır zaman, sesinle çoğalan. Sözlerin kelam ilminden, kıymeti batınından menkul… Gider ayrılıklar baladı. Ölür genç ozanlar, mağribi akşamlar, ahkâm kesenler. Bir çırpıda, bir heybede… Yeke yek, iç içe. Sözler hercaimenekşedir. Şemzina’nın kıvrımlarında vurulur kar taneleri. Ben seni beklerim bütün dönemeçlerin sonunda, bütün uçurumların kenarında.
Yanar mekân. Üşür kardelenler. Üşür Mizgin’in babası uzak dağ mezarında. Üşür bir cumartesinin kapısında kör topal bir umutla bekleyen analar. Ve kahrına durur kelebekler. Bir tepenin başında döner dünya. Yalnız mezarlar. Bir bankın gölgesinde bekler kayıtsız serviler. Anavatanına ağlar Farid’in kemanı kör bir uçurumda.
Allah’ım, bugünler, sonra belirli belirsiz bu yüzler ve şirazesi kopmuş bu hatıralar.
Neden kaçar benden sesler. Sessizliğe de yaranamıyorum. Kendimde kalıyorum hep. Bir yol arıyorum imkânsız olduğunu bile bile. Nerede başlar bir yol, nerede biter. Senin yolun.
Bir muammanın kalbinde debelenirken ahir zaman kıyametleri. Pelüş yapraklar, hüzünle sarmaş dolaş.
Gam keder kurulmuştur yine Dicle’nin kerevetine. Bir ben ağlarım, bir Dicle ağlar. Kaderimize, sahipsiz gömülen genç ölülerimize, geçmiş ve gelecek arasında asılı kalmış çocuklarımıza, kınasına aşklarını kazıyan kızlarımıza ağlarız. Sadece ağlarız, hep ağlarız. İçim Dicle dolar, nehir gözyaşlarıma boğulur. Mevsimler dalında unutulur. Bir umut deriz, uzaklara bakarız. Bir umut Mezopotamya kadar asil, Karduklar kadar kadim, Kawa kadar isyankâr.
Kime benzer, bu mezar. Soyulmuş taşı, silinmiş gözü kaşı. Kime benzer, bu narçiçeği. Geldi mi bahar. Allah’ım! Bir suyun başında bekler ikindi yağmurları. Sevmek paylaşmakmış. Bir fırtına öncesinde, içten içe ağlamakmış. Yerinden fırlayacakmış gibi atıyor kalbim. Paslı demirlere tutunuyorum. Kayıyor ayaklarımın altındaki yaşlı dünya. Yerküre, yer beni, bitirir bedenimi, kemirir benliğimi. Bilir işini yerküre. Bir kalıpta dökülür kuşlar. Semazenlere öykünür göçmen kuşlar.
Bir manastırın serinliğinde bekler yamyassı umutlar. Samet. Kaşlarından sorgu hücrelerine asılır. Rojhat. Uzaklarda bekler umutlar. İbrahim ve Hasan… İki güvercin yavrusu… Giden gitmiştir can. Avutmaz yine de kalanlar. Neye yarar anılar ve parlak umutlar, uzun beyaz yarınlar. Neye yarar, ayakta durmak ya da yıkılmak. Uzanır uzaklara ayrılık şarkıları, sevda türküleri. İki kanalda da kanlı gözyaşları…
Allah’ım, yaşamak, savrulmak. Boyalı saçlar, kaslı bedenler ve mesai saatlerine mahkûm edilmiş ödünç ömürler. Ertelenir aşklar. Selim’in düşleri sonra… Gece vardiyaları, usul usul erir gar müdavimleri. Sayılı günler, ne haber! Bir yol başlar gözlerinden. Genzime kurulur doklar. Bir liman çizerim ellerine. Zamanı beklerim. Yenilirim. Bilenirim. Agirê Jiyan’ın Hêlîn’inin gölgesinde durur mühletimiz: Gewrê bozê rindikê, çavreşê, çavbelekê…”
Ben seni beklerken ömrüm hazan olur. Bir yüz görümlüğüdür tarifsiz olan. Her kapının ağzında bekleyen… Bir yüz görümlüğüdür hayat ölümün parmak uçlarında. Bir yüz görümlüğüdür mumun aydınlığında hikâyesini arayan pervane. Ben seni beklerken kopar kıyamet. Bir Amok koşusudur bugünden yarına kalacak olanlar.
Eşikteyim ben. Eşikteki eşkıya. Kalbinin içinde bulur musun beni? Taşlar suya düşüyor. Dağlar yürüyor ağaçların kılcal damarlarında. Azledilirim yaşamdan. Çekilir emellerim büsbütün hiç yoktan. Ah, Melan! Bir gün daha düşerken sermayeden... Elden gider geçmiş günler, anılar. İçimde eski zaman masalları. Bir hawar sonra, bin figan…
Bu şehri tutacağım yeniden ellerinden. Seni saracağım. Yaşam akıp gidecek önümden. Seni göreceğim. Bilemezsin, nasıl kayar yıldızlar, nasıl yitirilir rengârenk düşler, kundağındaki bebeler, kelepir gönüller, içinden sürgün edilirken taze umutlar ve aşklar. Bir çırpıda. Bilemezsin ötesini. Bildiklerinle kalırsın.
Islak kaldırımlarda beklerken kuş ölüleri, yaprak cesetleri, insan izleri… Almaz hızını neon lambalar, esrik gülüşler, porselen öfkeler. Şimdi nerede kaldı eski dostlar? Yine Hawar! Sultan, bir su kıyısında unutuldu, anılarıyla beraber. Mihriban, kengerlerin gölgesinde daldı en derin uykusuna. Gördüm. Gördüğümde yanında kimseler yoktu. Bir daha dağlara bakıp ezbere bildiği o tek şarkısını okumayacak Ruken: Evîna min... Diyemeyecek. Öylece, sessiz kalacak, uzaklara mıhlanmış gözlerle. Sonra efsaneler. Guernica’dan arta kalan kalıntılar gibi sırıtan ve insanlığın ar damarına batan.
Bu işler böyle miydi ustam. Desen desen minarenin gölgesinde raks ederken şakkı kamer, bir mucizenin izinde dünya böyle döner miydi ustam. Ben bilmezdim lakin şahit oldum. Akşamdı… Ay bulutlarla elim sende oynuyordu. Bir ay kaçıyordu, bir bulut. Bulut gözlerini kapatıyordu, sonra ay, ebe... Böyle devam etti bir vakit, ezan-ı Muhammediye yükselirken yerden göğe. Bir çocuk koşuyordu. Bir taş tebessüm ediyordu, koşan çocuğa.
Ve sonbahar ağlıyordu. İnce gizli yaşları avuçlarımıza düşüyordu. Sen susuyordun. Damla damla eriyordun. Ben ses etmiyordum. Gücüm yetmiyordu. Avazım çıktığı kadar bağırmak istiyordum. Sen biliyordun. Lakin susuyordun. Kelimelere gücün yetmiyordu. Sesin ezanı dinliyordu. Bulutlar kaçıyordu. Ay kovalıyordu. Eski bir mucizeyi anımsatıyordu her şey.
Başlar önüne düşecek birazdan. Çocuk, genç, taze, yaşlı bütün başlar. Nakşına dolacak bütün şehirlerim, dostlarım, arkadaşlarım ve çocuklarım. Geride bir yerlerde kalacak vedam. Ben, eşikteki eşkıya, hikâyesine bakıp kan ağlayan, mumun aydınlığında ölüme yazılan pervaneye öykünen. Ben, eşikteki eşkıya. Eski dünyanın sürgünü, yeni dünyanın yersiz yurtsuzu.
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)
Yorumlar
Misafir olarak yorum yazın ya da daha etkili bir deneyim için oturum açın
Yorum yazın