Cezayir'den Suriye'ye Kürtlerin süreklilik arz eden terk edilişi

Dün 03:36
Hüsamettin Turan
Etiketler Cezayir Ortadoğu uzlaşma Kürtler
A+ A-

Modern uluslararası sistemin kuruluşundan itibaren Kürt milleti, devlet merkezli dünya düzeninin dışında bırakılmış, egemenlik, temsil ve kendi kaderini tayin hakkı gibi temel siyasal kategorilerden sistematik biçimde mahrum edilmiştir. Bu durum yalnızca bölgesel devletlerin baskıcı politikalarıyla açıklanamaz; aksine büyük güçlerin şekillendirdiği küresel düzenin yapısal bir sonucudur.

Kürtlerin tarih boyunca tekrar eden biçimde yarı yolda bırakıldığı, kullanıldığı ya da yaygın ifadeyle satıldığı yönündeki kolektif algı, duygusal bir söylemden ziyade uluslararası ilişkilerin işleyiş mantığıyla doğrudan bağlantılıdır. Bu gerçeklik, tekil olaylara indirgenemeyecek kadar süreklilik arz eden bir siyasal çizgiye işaret eder.

I. Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı İmparatorluğu’nun tasfiyesiyle Ortadoğu yeniden düzenlenirken Kürtler bu sürecin öznesi değil, nesnesi olarak konumlandırıldı.

Sykes-Picot düzeni Kürt coğrafyasını dört ayrı devletin sınırları içine hapsetti; Sevr’de belirsiz biçimde tanınan haklar Lozan’da tamamen ortadan kaldırıldı. Bu aşamadan itibaren Kürt meselesi, uluslararası sistemde hukuki ve siyasal görünürlüğü olmayan, devletlerin iç düzenlemelerine terk edilmiş bir sorun alanına dönüştürüldü.

Yeni kurulan ulus devletler kendi kimliklerini inşa ederken Kürt varlığını ya inkâr etti ya da zor yoluyla bastırdı. Uluslararası toplum ise bu süreci istikrar ve egemenlik gerekçeleriyle meşrulaştırdı.

Soğuk Savaş yıllarında Kürtler, büyük güçler arasındaki rekabetin dolaylı unsurlarından biri hâline geldi. Kürt hareketleri zaman zaman Sovyetler Birliği’ne, zaman zaman ABD’ye karşı bölgesel baskı aracı olarak değerlendirildi. Ancak bu ilişkiler hiçbir zaman eşitler arası, ilkesel bir siyasal ittifaka dönüşmedi.

Kürtlerin talepleri tanındığı için değil, başka aktörlere karşı geçici avantaj sağladıkları ölçüde destek gördü. Bu destek, çıkar dengeleri değiştiği anda geri çekildi.

1975 Cezayir Antlaşması bu ilişkinin en çıplak ifadesidir. İran ile Irak arasındaki sınır pazarlığında Kürtler masada yoktu; kaderleri, bölgesel dengeler adına kararlaştırıldı. Kürtlere verilen destek bir gecede kesildi ve bunun sahadaki bedelini Kürt toplumu ödedi.

Bu olay, tarihsel bir istisna değil, küresel sistemin Kürtlere bakışının tipik bir örneğidir. Henry Kissinger’ın Cezayir sürecindeki rolü ile 21. yüzyılda Donald Trump’ın Suriye’den çekilme kararı arasında zihinsel bir kopukluk değil, açık bir süreklilik bulunmaktadır.

Kissinger döneminde Kürtler İran-Irak dengesi adına feda edilirken, Trump döneminde Kürtler iç politika hesapları ve küresel pazarlıklar uğruna bir gecede gözden çıkarılmıştır.

Trump’ın Paris İklim Antlaşması gibi tüm insanlığı ilgilendiren bir mutabakatı dahi pazarlık konusu yapabilmesi, Kürtlerin neden bu kadar kolay harcanabildiğini anlamak açısından açıklayıcıdır.

Burada sorun kişisel öngörüsüzlük, anlık bir gaf ya da diplomatik hata değildir. Ortada bilinçli, planlı ve süreklilik arz eden bir emperyal tercih vardır.

21. yüzyıla girildiğinde uluslararası sistem, demokrasi, insan hakları ve yerel aktörlerin güçlendirilmesi gibi söylemler üretmiş olsa da bu normatif dil Kürtler söz konusu olduğunda büyük ölçüde retorik düzeyde kalmıştır.

Kürtler artık tamamen inkâr edilmemekte, ancak tam anlamıyla tanınmamaktadır. Yeni dönemin anti-Kürt düzeni, açık dışlama yerine kontrollü dahil etme, askeri işbirliği karşılığında siyasal statüsüzlük ve sürekli ertelenen vaatler üzerinden işlemektedir.

Kürtler sahada vazgeçilmez, masada ise ertelenebilir aktörler olarak konumlandırılmaktadır.

Irak’ta 2003 sonrası oluşan tablo, Kürtlerin fiili kazanımlar elde edebildiğini ancak bu kazanımların uluslararası hukukla güvence altına alınmadığını göstermiştir. Kürtlerin statüsü, merkezi devletin ve bölgesel güçlerin onayına bağımlı bırakılmıştır.

2017 bağımsızlık referandumu, bu sınırın ne kadar sert olduğunu ortaya koymuştur. Demokratik bir irade beyanı olarak değerlendirilebilecek bu adım, uluslararası sistem tarafından istikrarsızlık tehdidi olarak kodlanmış; Kürtler yalnız bırakılmakla kalmamış, kolektif biçimde cezalandırılmıştır.

Aynı aktörlerin başka coğrafyalarda benzer süreçleri desteklemesi, uluslararası hukukun evrensel değil seçici biçimde işletildiğini açıkça göstermiştir.

Suriye iç savaşı ise 21. yüzyıl anti-Kürt zihniyetinin daha rafine bir versiyonunu ortaya koymuştur. Kürtler IŞİD’e karşı sahadaki en etkili güçlerden biri olarak görülmüş, küresel kamuoyunda meşruiyet kazanmıştır. Ancak bu meşruiyet siyasal tanınmaya dönüşmemiştir.

Kürtler askeri sorumluluk üstlenen, bedel ödeyen, fakat karar mekanizmalarından dışlanan bir konumda tutulmuştur. Kürtlerin güçlenmesi, desteklenmesi gereken bir hak olarak değil, dengelenmesi gereken bir risk olarak algılanmıştır.

Bu tablo,

Kürtlerin her dönemde büyük güçlerin çıkar masasında geçici müttefik, taktik ortak ya da daha açık ifadeyle harcanabilir unsur olarak görüldüğünü göstermektedir. Devletsiz bir milleti oyalamak, umutlandırmak, belirli aşamalarda teşvik etmek ve uygun görülen anda yüzüstü bırakmak, küresel siyasetin Kürtlere yönelik değişmeyen yöntemlerinden biri olmuştur.

Amaç

Kürtleri tamamen yok etmek değil, hiçbir zaman tam özne hâline gelmelerine izin vermemektir. Kürt meselesi bu nedenle çözülmeyen ama yönetilen, dondurulan ama kapanmayan bir dosya olarak tutulmuştur.

Ancak tarih tek taraflı yazılmaz. Kürtler bu süreci pasif biçimde yaşamamış, bedelini ödemiş ve hafızasına kazımıştır. Cezayir’de yaşananlar, Suriye’de tekrar eden terk edilişler, referandum sonrası uygulanan kolektif baskılar ve sürekli ertelenen statü vaatleri, Kürt siyasal bilincinde derin ve kalıcı izler bırakmıştır. Bu deneyimler, Kürtlerin uluslararası sisteme yönelik algısını kökten dönüştürmüş; dış desteğin koşullu, geçici ve güvenilmez doğası açık biçimde görülmüştür.

Bu nedenle Kürt meselesi artık yalnızca bir hak arayışı değil, aynı zamanda bir hafıza ve hesaplaşma meselesidir. Kürtler bu gerçeği yaşadı, bedelini ödedi ve unutmayacak bir tarihsel bilinç geliştirdi.

Yaşananlar talihsiz kazalar olarak değil, tekrar eden bir düzenin parçası olarak okunmaktadır. Hatırlayan bir millet, aynı masada aynı biçimde yer almayı kabul etmez. Kürtler, kendilerine reva görülen bu düzeni kayda geçirmiştir. Ve bu kayıt, yalnızca hatırlamak için değil, affetmemek içindir.

(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)

Yorumlar

Misafir olarak yorum yazın ya da daha etkili bir deneyim için oturum açın

Yorum yazın

Gerekli
Gerekli
 

Son paylaşılanlar

İkbal Dürre

Suriye: Bölünmeye doğru adım adım

Suriye, etnik ve mezhepsel fay hatları boyunca yeniden şekillenirken, merkezi devlet modeli hızla anlamını yitiriyor. Yaşananlar geçici değil, kalıcı bir kırılmaya işaret ediyor.