Veysel Başçı
Modern İran edebiyatının efsanevî şairi Mehdi Ahavan Salis, toplumsal çöküşü, sessizliği ve içsel donuşu anlattığı o karanlık şiirlerinden birini şu dizeyle bitirmişti: “Bir Kawa gelmeyecek belli… Keşke bir İskender gelse”. Bu ifade bir şiirin son dizesinden ziyade çağın ruh hâli gibi bir şeydi. Ahavan Salis, yakın zamanda öldürülen İran’ın dini lideri Ali Hamaney ile de yakın dostluğuyla bilinen biri.
Ahavan Salis, Hamaney’in cumhurbaşkanlığı döneminde kendisine teklif edilen Kültür Bakanlığı görevini nazikçe reddetmişti. O dönem “sanat” üzerine kitap kaleme alan ve sağ eli henüz tuttuğu için de birlikte setar çaldıkları dostu ve hemşerisi Hamaney’e dürüst olduğu gibi halkına karşı da hep böyle olmuştu Ahavan Salis. Ama ilk dönem iktidarın yakınında durup ona mesafe koyabilmiş nadir şairlerdendi.
Mitolojik ve tarihsel imgeleri çağdaş siyasal ve toplumsal durumla iç içe ören ve modern İran toplumunun ruh hâlini bu epik örgüye taşıyarak en sert ve en karamsar dizelerle anlatan bir şairdi. “Ümid” (M. Omid) mahlasıyla yazdığı şiirlerinde hep aynı gerilimli tarihsel anlatılar olurdu. Tarih ile şimdi, umut ile çöküş, direniş ile teslimiyet arasındaki o ince, o kırılgan çizgi şiirlerinin ana mottosuydu hep.
Ahavan Salis bugün yaşasaydı herhalde seksenlerde Hamaney’in yüzüne karşı tuttuğu o gerilimli aynanın aksini iki bin yirmilerde bir kez daha görecekti belli ama görememişti. “Seni Seviyorum Ey Kadim Memleket” diyerek koca bir halkın ruh hâlini kayda geçirip çekip gitmişti 90’lı yıllarda.
“Kawa mı İskender mi?” adını taşıyan şiiri de işte onun o kadim ama gerilimli anlatı dünyasından geriye kalan en çarpıcı izleklerden biri olmuştu. Şiirin son dörtlüğündeki, “Bir Kawa gelmeyecek belli… Keşke bir İskender gelse” dizesi bir tespitten öte bir temenniydi onun için. Ve onun bu temennisi, şiirle yatıp şiirle kalkan bir toplumun kendi iç dinamiklerine olan güvenini yitirdiği anın da ifadesiydi. Artık kurtuluş içeride aranmıyordu, dışarıdan beklenir olmuştu buna göre. Ve bu, sadece bir yön arayışı da değildi, bir kırılma noktasıydı. Bugün İran muhalefetinin de devletinin de içine düştüğü psikolojik eşik de tam olarak bu değil miydi? Yitirilen umut ile çaresizlik arasında sıkışmışlık, bol gerilimli bir akıl tutulması.
Ümid’in söz konusu bu şiiri “Rivayet” olup Şehram Nazerî’nin tenor sesiyle buluştuğunda ise bireysel çabanın ötesinde edebî bir şiir olmaktan çıkmış, kolektif bir hafızaya dönüşmüştü. Artık bu, bir şairin de değil, bir coğrafyanın ağıdı sayılırdı (https://l24.im/a1Kq).
“Nabzı atmayan şehrin mezarlığında / alaca baykuşların bile sesi duyulmaz” dizeleri, bugünün savaş atmosferini neredeyse sinematografik bir gerçeklikle resmediyordu o seste. Sesin çarptığı teller, “Dertliler bile duyarsız / öfkeliler desen gamsız, feryatsız” diyordu. İşte bu noktada mesele artık baskı da sayılmazdı, katıksız bir tükenmişlik hâliydi. İnsanın acıya bile tepki veremediği bir eşik hissediliyordu o seste ve o şiirde… Tarihsel olarak en tehlikeli anlar, bu sessizliğin hâkim olduğu anlardı ki son İran savaşı da bu sesi ve o şiiri bir kez daha hissettir olmuştu.
Çünkü İran coğrafyası, haritaların çizdiği sınırların ötesinde; mitlerin, efsanelerin, imparatorlukların, yıkımların ve yeniden doğuşların üst üste bindiği çok katmanlı sönük bir hafızanın adıydı. Ümid’in şiirindeki bu sönük hafıza, yalnızca geçmişi saklamazdı içinde, bugünü de barındırırdı, hatta geleceği de belirlerdi. Zira tarih boyunca dışarıdan gelen her gücün bir süre sonra bu sönük katmanlar arasında eriyip yok olduğu ezoterik bir döngü söz konusuydu onun yaşadığı o coğrafyada. Seleukoslardan Araplara ve Moğollara kadar içeriye girenin bir daha çıkamadığı gerçek üstü hikâyeler ülkesiydi orası çünkü. İşte bu tarihsel gerçeklikten olsa gerek bugün yaşanan savaş ve gerilimde salt güncel bir kriz olamazdı. Yaşanan şey kesintisiz akıp giden kadim bir anlatının yeni baştan sahneye konulmasıydı sadece. Ve bu anlatının merkezinde bu sefer iki güçlü arketip vardı: Ümid’in “Kawa ile İskender’i”. Biri içeriden doğan isyanın, diğeri ise dışarıdan gelen müdahalenin simgesiydi…
İç isyan mı dış müdahale mi?
Bugün İran sahasında tanık olduğumuz bu iki arketip üzerinden gelişen gerilim, ilk bakışta modern jeopolitik dengelerin sonucu gibi görünse de, aslında İran’ın o bol gerilimli tarihini zamanın ruhu ve diliyle en çarpıcı biçimde ifade eden bir meseleydi. İç isyanın miti olan Kawa’nın tam karşısında dış müdahale miti Büyük İskender duruyordu o şiirde. O da yalnızca bir fatih değil, dışarıdan gelen düzen kurucu bir kurtarıcı olarak görülüyordu. Seleukos İmparatorluğu ile birlikte İran coğrafyasına taşınan Batı mirasının dış müdahaleci tarihsel prototipiydi. Yani bir anlamda kurtuluşun, İranlıların o çok sevdiği çağdaş Saoştyant’ın/Mehdi’nin dışarıdan geleceği inancıydı. Ancak tarih, bu inancın çoğu zaman yeni bir tahakküm biçimiyle sonuçlandığını gösteren örnekleriyle de doluydu.
Bir de Kawa’nın temsil ettiği bir iç muhalefet vardı elbet. Kendi arasında bile ittifak kuramayacak kadar çok parçalı görüntü veren bir muhalefet. Ve bu çok parçalı muhalefete yöneltilen kritik sorulardan birisi de Kawa’nın soyundan olan “Kürtlerin “N” yapacağı” sorusuydu.
Tarihsel olarak bakıldığında Kürtler, neredeyse İran tarihinin her büyük kırılmasının merkezinde yer almıştılar. Kadisiye’den Nihavend’e, Deylem’den Pave’ye kadar uzanan hat, Kürtlerin sürekli bir mücadele coğrafyasında konumlandığını anlatmaya yetiyordu zaten. Ancak onların bu coğrafik konumu, çoğu zaman özne değil, nesne olma hâliyle rivayet edilmişti. Yani Kawa’nın soyundan gelseler bile, çoğu zaman tarihi yazan değil, tarihin rüzgârında savrulan aktörler olarak anılmıştılar hep. Onların bu durumu, Ümid’in şiirindeki “Kawa”ydı belli ki. Çünkü Kawa, efsanede zalim Dehak’a karşı isyan eden demirciydi. Halkını kurtarmış, zulmü yıkmıştı. Ancak en kritik anda tacı ve tahtı yani iktidarı iki eliyle Feridun’a takdim etmişti. Bu Stockholm sendromundan daha ağır bir sendromdu. Hem de mitolojinin o bir hayli geniş omuzlarına dahi ağır gelecek bir cinsten. Kawa’nın zaferini başkasına devrettiği sendromsal durum, Prometheus’un Sonsuz Cezası’ndan daha ağır bir trajediydi aslında. Ve bu trajediye göre isyan edilirdi edilmesine ama yönetilemezdi, yönetim Kawalara haramdı çünkü. Bu, basit bir haramlık helallik hikâyesi de değildi, mitsel-tarihsel kırılmanın en dip noktasıydı. Çünkü bu davranış biçimi, zaferin sürekli olarak başkalarına devredildiği bir döngüyü başlatmıştı. Bugün İran’daki muhalif Kürt partilerin karşı karşıya olduğu en temel mesele de tam olarak Kawa’nın önündeki işte bu tercih olarak belirecekti. Kürtler “N” yapacaktı?
Kazanılan mücadelenin başkaları tarafından yönetilmesine doğru bir serüven mi başlayacaktı yine? Şahname’nin gölgesi, tekrar Kürtlerin başı üzerinde mi devinecekti? Firdevsi’nin, “Kunun Kord ez an tohme dared nejad / İşte Kürtler o soydandır” dediği bir Kawa daha mı yoldaydı? Sadece bir köken anlatısı olmayan Firdevsi’nin bu tasviri, bir kader anlatısı olarak mı kalacaktı yoksa kendini yeniden mi var edecekti? Ve her isyan, sonunda başka bir iktidarın kuruluşuna mı hizmet edecekti tekrar? Bu tarz-ı siyasetin adı Ümid’in şiirinde umudunu kaybettiği sendromun diğer adı olmayacak mıydı? Öyleyse Kürtler “N” yapacaktı?
İşte bugün çok uzak olmayan coğrafyamızda yaşanan bu savaş, tam da bu iki arketipin arasında sıkışmışlığı gösteren bir savaş olarak tekrar billurlaşacaktı. Kawa ile İskender’in arasında sıkışmışlık hâli. İçeriden doğacak bir Kawa beklentisi ya da dışarıdan gelecek bir İskender umudu, tıpkı şiirin başlığındaki gibi. Ancak her iki yol da belirsizliklerle doluydu. Şiirin o karanlık dizelerinde olduğu gibi,“Bu bir gecedir evet / ama ardında gün de yoktur.”
Kawa mı İskender mi? Bu döngünün dışına çıkılabilecek miydi? Eğer çıkılmazsa, tarih bir kez daha mı kendini tekrar edecek ve şans, Kawa ile İskender’den değil de tekrar Şah İsmail’den yana mı olacaktı? Peki, bu savaştan ne çıkacaktı? Ümid’in dediği gibi, “sadece yalın bir yalan mı?/ Yoksa koyu bir aldatmaca mı?”. Savaş gerçekten ne üretecekti? Bir hakikat mi… yoksa yalnızca daha ustaca yazılmış bir yanılsama mı? Ve o en kritik soru yeniden geri dönecekti: Kürtler “N” yapacaktı?
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)
Yorumlar
Misafir olarak yorum yazın ya da daha etkili bir deneyim için oturum açın
Yorum yazın